Karakterlerin Çıldırdığı 15 Muhteşem Film
“Beni siz delirttiniz, evet evet siz delirttiniz beni
Uçaklar, rüşvetler ve mobilyalar ve ahlak üstüne nutuklar”
– Beni Siz Delirttiniz, söz-müzik: Cem Karaca
Sinemanın delilerle, psikolojik rahatsızlık çeken kişilerle, psikiyatristlerle ve akıl hastaneleriyle olan ilişkisi oldukça eskiye, sinemanın çocukluk yıllarına dayanır. İlk örneklerinden bu yana deliliğin sinemadaki temsili genelde komedi unsuru olarak kullanılmıştır. Bu anlamdaki deli uzunca yıllar akli yetersizliğinin neden olduğu gülünç davranışlar sebebiyle izleyiciye eğlenceli anlar yaşatırken; ne yapacağını kestiremediğimiz deli imgesi özellikle korku türünün en önemli ögelerinden biri olmuştur. Karakterlerin Çıldırdığı 15 Muhteşem Film dosyasını hazırlamamıza ilham kaynağı olan delilik ise toplumsal olaylar, iktidar hırsları, saplantılar, yalnızlık, iletişimsizlik, ahlaki çöküşler sebebiyle zihinlerde bir kırılmaya sebep olmuş ve bir noktada sistemin yarattığı gerçeklik algısından kaçış olarak okunabilecek bir delirme ya da çıldırma eylemidir.
Aşağıda, kronolojik bir sırayla bulacağınız tüm filmler, karakterlerin belirli bir aşamadan sonra yavaş yavaş aklını yitirmeye ve deliliğe yönelmeye başladığı en başarılı örnekleri arasından seçilmiştir. Konuyla alakalı olmasına rağmen bu dosyada göremeyeceğiniz filmler ise sizleri hayal kırıklığına uğratmasın, sonuçta bu dosyanın güçlenmesini sağlamak en çok da siz okuyucuların ellerinde. O halde, karakterleri ile onların bilinçaltında gelişen çatışmalı ilişkilerini beyazperdeye yansıtmış ve biz izleyicileri aklın mayın tarlalarına doğru bir yolculuğa çıkarmış yönetmenlerin filmlerine göz atmaya ne dersiniz?
Karakterlerin Çıldırdığı 15 Muhteşem Film
1. M – Fritz Lang (1931)

Alman Dışavurumcu Sineması’nın en güçlü temsilcilerinden biri olan Fritz Lang’in ilk sesli filmi olma özelliğini taşıyan M; bir film noir (kara film) klasiği olarak da dikkatleri üzerine çeker. M, Nazilerin iktidara gelmesinden hemen önce Alman toplumunun özellikle sokakta yaşadığı gerginliği ve paranoyayı yansıtmasıyla büyük beğeni toplamış bir gerilim filmidir.
Alman polisi seri cinayetler işleyen bir çocuk katilini yakalamakta güçlük çekmekte ve bu durum halk üzerinde büyük bir tedirginlik uyandırmaktadır. Polisin katili bir türlü yakalayamayışı sadece halkı olduğu kadar dilencileri, hırsızları ve çeteleri de etkilemeye başlar; çünkü giderek artan polis baskısı onların da işlerini aksatmıştır. Bu sebeple organize suç grupları ve dilenciler de bu azılı katilin peşine düşerler. Filmde başlarda katilin yüzünü görmeyiz; sadece gölgesi ve sürekli aynı tonda çaldığı ıslığı duyulur. Kulağı oldukça keskin kör bir baloncunun ıslığı teşhis etmesi ve akabinde suç çetelerinin katili yakalamak için kurduğu plan devreye girince, bu azılı çocuk katili polisten önce suç çetelerinin eline düşer. Akabinde; çetelerin kendi içinde bir mahkeme kurarak yargılamaya başladığı çocuk katilinin, aslında ne denli zayıf ve kendini kontrol etmekte güçlük çeken bir akıl hastası olduğunu öğreniriz.
Nazilerin iktidara gelmesi ile birlikte yasaklanan M, Alman toplumunu karamsar bir bakış açısıyla resmettiği ve suç örgütleri ile polis teşkilatını aynı kefeye koyduğu için Fritz Lang’in başını oldukça ağrıtmıştır. Peter Lorre’un, M filmindeki katil rolünde, sinema tarihinin en iyi oyunculuk performanslarından birini sergilediğini de söylemeden geçmeyelim.
2. Shock Corridor – Samuel Fuller (1963)

Birbirinden sıra dışı filmler çekerek kendisinden çılgın yönetmen diye bahsetmemizi sağlayan Samuel Fuller’in Shock Corridor’u; ‘Karakterlerin Çıldırdığı 15 Muhteşem Film’ dosyasının kesinlikle olmazsa olmazlarından biri. Huzursuz edici filmler arasında da bir numaraya oynayabilecek, kültleşmiş bir klasik olan Shock Corridor’un; Milos Forman’ın Guguk Kuşu ya da Martin Scorsese’nin Shutter Island gibi psikolojik dram filmlerinin ilham kaynağı olduğunu da belirtmek gerek. Bir akıl hastanesindeki cinayetleri çözmek için oraya girmeye karar veren, kendisini Pulitzer ödülü almaya şartlamış hırslı bir gazetecinin başından geçenleri anlatan Shock Corridor; sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi Amerikan toplumu eleştirilerinden de biridir.
Hırslı bir gazeteci olan Johnny Barrett (Peter Breck) hem Pulitzer ödülü almak hem de bir türlü çözülemeyen cinayeti çözmek için hasta numarası yaparak akıl hastanesine girer. Yaptığı plan dahilinde üç görgü tanığı ile görüşecek, böylece hem cinayeti çözmüş hem de arzuladığı ödülü kazanmış olacaktır. Fakat Johnny’nin aşırı hırsı ve yaşadığı tanıklıklar kendi akıl sağlığının da çökmeye başlamasına ve delirme eylemlerinin ayyuka çıkmasına sebep olacaktır.
Küçücük bir detay olarak; Bernardo Bertolucci imzalı The Dreamers filminin hemen başında sinemada film izleyen ana karakterimizin izlediği filmin Shock Corridor olduğunu da belirtelim.
3. Repulsion – Roman Polanski (1965)

Roman Polanski’nin Amerika serüveninden hemen önce Londra’da geçen son Avrupa filmi Repulsion; afiş tanıtımında yazdığı şekliyle ‘bir bakirenin rüyalarının korkunç dünyası beyazperdenin korkunç gerçeğine dönüşüyor’ düsturunu sonuna dek doğrulayan bir film. Günlük hayatlarımızda hepimizin yaptığı sıradan hareketleri delilik emaresi olarak ele alan ürpertici bir korku ve gerilim filmi. Roman Polanski’nin Rosemary’s Baby ve The Tenant filmi ile birlikte oluşturacağı Apartman Üçlemesi’nin ilk filmi olarak dikkatleri çeken Repulsion; dünyadan ve gerçeklik duygusundan yavaş yavaş kopmaya başlayan bir kadının akıl sağlığını nasıl yitirdiğinin öyküsü.
Londra’da bir apartman dairesinde evli bir adamla ilişki yaşayan ablasıyla birlikte yaşayan Carol, ablasının on günlük bir tatile gitmesi sonucu evde yalnız kalır. Yavaş yavaş gerçeklik algısını yitirip histerik dereceye varıncaya dek akıl sağlığını yitirmeye başlayan Carol’ın yaşadıkları, klostrofobik bir mekanın duygusal bir mayın tarlasına dönüşümünü de hızlandırır. Repulsion; bizleri kişisel korkularımız içinden gerçeküstü bir yolculuğa çıkarırken sinema tarihinin en şok edici psikolojik gerilim filmlerinden biri olarak da hafızalarımıza kazınıyor.
Repulsion filmindeki Carol rolüyle tüm zamanların en iyi kadın oyuncu performanslarından birine imza atan Catherine Deneuve ise oyunculuk eğitimi adına özellikle ders alınması gereken bir performansa imza atıyor.
4. Macbeth – Roman Polanski (1971)

Dünyaca ünlü oyun yazarı William Shakespeare’in en güçlü yapıtlarından biri olan Macbeth trajedisi birçok defa hem TV’ye hem de sinema filmlerine uyarlandı. Ama Polonyalı yönetmen Roman Polanski’nin Macbeth uyarlaması bugüne dek sinemaya aktarılmış en başarılı Macbeth olarak gönüllerde taht kurdu. Cinayet ve büyücülük yoluyla İskoç Kralı’nın tahtını ele geçiren ve iktidar hırsının önünü alamayarak delirmeye başlayan Macbeth’in karanlık hikayesi Polanski’nin ellerinde, orijinal esere de sonuna kadar sadık kalınarak, acımasız ve kanlı bir uyarlamaya dönüşüyor.
Kralına sadık bir asilzade olan Macbeth’in karşılaştığı üç büyücü, ona, bir sonraki İskoç Kralı’nın kendisi olacağını söyler. Macbeth’in güçlü ve hırslı karısı Lady Macbeth bu kehaneti öğrendikten sonra Macbeth’i kaderindeki bu iktidar yolculuğuna çıkması için kışkırtmaya başlar. İskoç Kralı Duncan bir gün Macbeth’in şatosunda kalmak isteyince, Macbeth’in karısı Lady Macbeth Duncan’ı öldürüp kocasını tahta çıkarmanın planlarını yapar. Karısının planlarını uygulamaya geçiren Macbeth sonunda İskoç tahtını ele geçirir. Fakat Macbeth’in bu iktidar yolculuğu ve önüne geçemediği hırsları öz yıkıma, çıldırıp delirmeye başlamaya, histeriye ve birçok insanın katliamına yol açacaktır.
Shakespeare’in en kanlı ve şiddet içeren başyapıtlarından biri olan Macbeth’i; görselliklerinden oyunculuk performanslarına dek itinayla işlemiş Roman Polanski imzalı Macbeth uyarlamasını ıskalamayın derim.
5. Aguirre, The Wrath of God – Werner Herzog (1972)

Yeni Alman Sineması’nın en güçlü temsilcilerinden biri olan Werner Herzog’un uluslararası alanda da tanınırlığını sağlamış kültleşmiş başyapıtı Aguirre, The Wrath of God; Fitzcarraldo (1982) ve Cobra Verde (1987) ile birlikte epik ve tarihi bir üçlemeyi oluşturur. Gözünü iktidar hırsı bürümüş ve bu hırs uğruna akli dengesini yitirmeye başlamış acımasız bir İspanyol fatihinin iktidar yolculuğunu işleyen film, özellikle görsel tarzı ve anlatım stili ile Francis Ford Coppola’nın 1979 yılında yapacağı Apocalypse Now filmine de esin kaynağı olmuştur.
1560 yılında efsanevi altın ülkesi El Dorado’nun peşine düşen ve Peru’daki İnka topraklarını yağmalamaya başlayan gruba Don Pedro de Ursua liderlik etmektedir. Koşullar zorlaşmaya başlayınca Ursua El Dorado hayalinden vazgeçip, geri dönmeye karar verir. Fakat gözünü iktidar ve şöhret hırsı bürüyen yardımcısı Don Lope de Aguirre bu fikre karşı çıkar. Aguirre, isteği kabul edilmeyince başkaldırır. Aguirre’nin acımasızlığından korkan askerlerin boyun eğişiyle birlikte varlığı bile henüz bilinmeyen El Dorado’ya doğru geri dönüşü olmayan, amansız bir yolculuk başlar. İktidar arzusuyla yanıp kavrulan Aguirre’nin kişisel hırsları sonunda katıksız bir deliliğe kadar varacak ve Aguirre kendisiyle birlikte yanındakileri de ölüme sürüklemekten çekinmeyecektir.
Senaryosuyla, kurgusuyla ve özellikle de Aguirre rolündeki Klaus Kinski’nin efsanevi performansıyla unutulmaz bir sinema macerası yaratan Aguirre, The Wrath of God’ı mutlaka izleme fırsatı yakalayın.
6. Network – Sidney Lumet (1976)

Reyting oranlarını yükseltmek adına türlü yollar ve hileler deneyen TV ve medya dünyasının oldukça güçlü bir eleştirisini ortaya koyan Network bir Sidney Lumet klasiği. Peter Finch, William Holden, Faye Dunaway ve Robert Duvall’dan oluşan yıldızlar geçidiyle özellikle medya dünyası içindeki kirli gerçekleri ortaya koyan Network; bir televizyon şebekesinin, kaybetmiş olduğu reyting oranlarını geri kazanmak için kaçık bir eski haber spikerinden -anchorman- nasıl istifade ettiğini gözler önüne koyuyor. Sidney Lumet’nin kendi hayatından da izler taşıyan Network’ün kara komedi ve dram ögelerini harmanlayarak ortaya enfes bir bileşen çıkardığını üzerine basarak söylemek gerek.
Howard Beale uzun yıllardır UBS Akşam Haberleri isimli programda haber spikerliği yapmaktadır. Reytingleri günden güne düşmekte olan Beale çalışma arkadaşlarının birinden iki hafta içerisinde kanaldan kovulacağı bilgisini alır. Aldığı bu haberle depresyona giren Beale, ertesi akşamki canlı yayında, gelecek Salı günü gerçekleştirilecek canlı yayında intihar edeceğini duyurur.
Network’te Amerikan medyası için çizilen tablonun bugün tüm dünya genelinde ve özellikle de ülkemizde aynı şekilde döndüğüne şahit olmak ve gerçeklerden tamamen arındırılmış bir simülasyon dünyasının akıl sağlığımızı ne hale getirdiğini görmek; kitle iletişim araçlarının çok sayıda olduğu ama kamu yararına hiç olmadığı dünyamızda belki bizlere yeni ufuklar açabilir.
7. Eraserhead – David Lynch (1977)

David Lynch denince aklımıza rüyalar, kabuslar, halüsinasyonlar, gerçeküstü ögeler gelmesi elbette ki en doğalı. Blue Velvet, Lost Highway, Twin Peaks, Mulholland Drive gibi birbirinden kültleşmiş filme imzasını atan David Lynch’in 1977 yapımı Eraserhead filminin bu dosyaya girmesi ise elbette kendinden menkul bir deliliği resmetmesinden dolayı. Lynch’in kendi babalık korkularından ilham alarak çektiğini dile getirdiği Eraserhead; deforme olmuş şekilde doğmuş çocuğuna bakmayı reddeden bir adamın hikayesini anlatıyor.
Geçmişteki bir ilişkisi esnasında kız arkadaşı Mary’nin hamile kaldığını öğrenen Henry Spencer onu kendi küçük evine getirmeye karar verir. Burada mutant türünde, sürüngenimsi bir yaratık dünyaya getiren Mary’nin evden kaçmasıyla Spencer evde bu yaratık bebekle, radyatörün arkasında hayali bir biçimde gördüğü bir kadınla ve kendisini baştan çıkarmaya çalışan karşı komşusu ile baş başa kalacaktır. Birçok rahatsız edici imge, seyircinin algısını ters yüz eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, izleyiciyi bir tür deneysel sinema yolculuğuna davet eden Eraserhead, deliliğin sınırlarında gezinen yapısıyla analiz edilmesi gereken kültleşmiş bir eser.
David Lynch’in sonraki filmlerinde de baskın olan karanlık ve kaotik dünyasının bir tür erken dönem habercisi olan Eraserhead’i izlemekten uzak durmayınız.
8. The Shining – Stanley Kubrick (1980)

Dahi yönetmen Stanley Kubrick’in başyapıtlarından biri olan The Shining’in tüm zamanların en ikonik korku filmlerinden biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Türkçe’ye Cinnet olarak çevrilen filmin, dosya konumuzla birebir ilişkisi olan cinnet ve delirme meselesiyle yüksek seviyelerde alakası oluşu; The Shining’i, bu dosyanın belki de deliliği en net biçimde görebileceğimiz filmi hizasına sokar. Başrollerinde Jack Nicholson, Shelly Duvall, Danny Lloyd ve Scatman Crothers’ı buluşturan filmin, Stephen King’in aynı isimli romanından sinemaya uyarlandığını da dipnot olarak düşmek gerek.
Jack Torrance kış aylarında kapalı olan Overlook Oteli’nin bakımını üstlenerek, karısı ve küçük oğlu ile birlikte bu otele yerleşir. Medyum yetenekleri olan Torrance’ın küçük oğlu Danny, bu otelde birtakım kötü ruhların olduğunu hissetmeye başlar. Jack Torrance, yıllar önce bu otelde karısı ve iki kızını öldüren otelin eski kış bakıcısı Grady Philip Stone’un hayaletiyle tanıştığında işler iyice çığrından çıkar. Küçük Danny, babasının bu kötü ruhlar tarafından ele geçirildiğini ve yavaş yavaş aklını kaybetmeye başladığını fark eder. Jack’in kana susamış ve aklını yitirmiş bir biçimde elinde bir baltayla oğlunu ve karısını avlamaya çalışması; The Shining’in sinema tarihine girmiş efsanevi sahnelerinden biri olacaktır.
Şüphesiz biçimde, Jack Nicholson’ın kariyerindeki en iyi oyunculuk performanslarından birini sergilediği The Shining; uzun takip sahnelerinin çekimi için steadicam kameranın bu kadar uzun süre kullanıldığı ilk film olma özelliğine de sahiptir.
9. Amadeus – Milos Forman (1984)

Çek asıllı yönetmen Milos Forman’ın klasikleşmiş başyapıtlarından biri olan Amadeus; başarılı bir besteci olan Antonio Salieri ile Salieri’nin saplantıya varır derecesinde bağlı olduğu maestro Wolfgang Amadeus Mozart arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir tarihi drama. 8 Akademi Ödülü ile de taçlandırılan film, Salieri’nin aşırı saplantısından dolayı akıl sınırları dışına çıkmaya başlayan haleti ruhiyesini geri dönüşlerle (flashback) destekleyerek anlatıyor.
Viyana’da imparatorun baş bestecisi olan Salieri, kendisine bu mutluluğu yaşattığı ve böyle bir yetenek verdiği için Tanrı’ya sürekli şükreder. Bir gün bir davette Mozart ile tanışma fırsatı yakalayan Salieri, bu kaba davranışlar sergileyen adamın nasıl olur da bu kadar yaratıcı besteler yapabildiğini sorgular. Mozart’ın Salieri’yi birkaç kez küçük düşürmesiyle birlikte Salieri, Tanrı’nın kendisine ihanet ettiğini çünkü Mozart’la kıyaslandığında onun kadar yetenekli bir besteci olamadığını düşünür. Bu düşüncelerle birlikte çılgına dönmeye başlayan Salieri, hem Tanrı’ya olan inancını yitirir hem de Mozart’ı yok etmeye ant içerek Tanrı’dan alacağı intikamın planlarını yapmaya başlar.
Delilik yolunda operasal bir yolculuğa çıkaran, muhteşem koreografisi ve besteleriyle gönlümüzü çalan ve iki başrol karakterinin unutulmaz performansıyla sinemasal doruklara ulaşan Amadeus’un gerçek bir sanat yapıtı olduğu su götürmez bir gerçek.
10. Teyzem – Halit Refiğ (1986)

Karakterlerin Çıldırdığı 15 Muhteşem Film isimli bir dosyada Türkiye Sineması’ndan oldukça değerli bir filme yer vermemek olmazsa olmazdı. Sinemamızın en dahiyane yönetmenlerinden biri olan Halit Refiğ imzalı ve 1986 yılında Milliyet Senaryo Yarışması’nda Ümit Ünal’a en iyi senaryo ödülü kazandıran Teyzem; başrolündeki Müjda Ar’ın harikulade performansıyla Roman Polanski’nin Repulsion filmine benzer bir delilik ve çıldırma hikayesini konu alıyor. Bu anlamda Teyzem filminin, Türkiye Sineması’nın ürettiği delilik ve kadın temalı en iyi filmlerden biri olduğunu belirtmek gerek.
Teyzem, yeğeni Umur’un gözünden ve hatıralarından teyzesi Üftade’yi anlatmaktadır. Umur ve ailesi, babası siyasi görüşü sebebiyle polis tarafından arandığı için Ankara’dan İstanbul’a anneannesinin evine gizlenmeye gelirler. Anneannesi ve dedesinden göremediği yakınlığı aynı evde yaşayan teyzesinden görmeye başlayan Umur, teyzesine güç geçtikçe bağlanmaya başlar. Fakat teyzesinin hayatı Umur’un tahmin edemeyeceği kadar trajik bir haldedir. Yıllar sonra İzmir’den gelen Umur, teyzesine ait defterdeki yazılardan hem geçmişi hem de teyzesinin gördüğü halüsinasyonların etkisiyle akıl sağlığını yitirişine tanık olacaktır.
Toplumsal ve aile içi baskıyı, toplumda kadın olmanın zorluğunu, üvey baba tacizini ve sonunda deliliğe varan bir şizofreniyi oldukça eleştirel ve sarsıcı bir anlatımla ortaya koyan Teyzem’i kesinlikle kaçırmayınız.
11. Benny’s Video – Michael Haneke (1992)

Kendi anlatımıyla ‘kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler’ yapan Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, filmlerinde çoğunlukla modern toplum insanının rahatsız edici ahlaki çöküşünü ve sosyal tecriti ele almasıyla dikkatleri üzerine çekmiştir. 1992 yapımı bir suç dramı olan Benny’s Video yönetmenin ‘Duygusal Buzlaşma’ olarak tanımlanan üçlemesinin ikinci filmidir. 14 yaşındaki bir çocuğun çektiği videolarla kendisine yarattığı alternatif gerçeklik içerisinde nasıl kaybolmaya ve aklını yitirmeye başladığını anlatan film; şiddet dozunun yüksek olduğu sahneleriyle de hafızalarımıza kazınıyor.
Gün geçtikçe yaşadığı hayata ve ailesine karşı yabancılaşmaya başlayan Benny, vaktinin neredeyse çoğunu şiddet içeren videolar izleyerek ve kendi el kamerasıyla odasının camından çekimler yaparak geçirmektedir. Bu videoların da etkisiyle akıl sağlığını ve gerçeklik algısını yitirmeye başlayan Benny, tıpkı izlediği bir domuzun parçalandığı videodaki gibi kendi ev yapımı filmini çekmeye karar verir. Ailesinin evde olmadığı bir haftasonu evine davet ettiği kız arkadaşına da bu filmde ver veren Benny’nin, bu genç kıza yaşattığı şiddet dolu anlar tüylerimizi ürpertecektir.
Benny’s Video filminde, şiddeti ve duygusal buzlaşmayı en saf haliyle gözlerimizin önüne koyan Haneke; modern burjuvazi şiddetinin yoğunlaştığı bir dünyada bireyler arasında gelişen ilişkileri şiddete varan bir delilik üzerinden sınıyor.
12. Spider – David Cronenberg (2002)

Neredeyse yapmış olduğu her filmiyle bu dosyaya girmesi muhtemel olan Kanadalı yönetmen David Cronenberg, filmlerinde toplumsal sorunlara ve histerilere özellikle değinerek gerçeklik ve sanal gerçeklik arasındaki sınırları göstermeye gayret eder. Başrolünde Ralph Fiennes’in oynadığı Spider; gördüğü halüsinasyonlar sebebiyle akıl sağlığını yitirmeye başlamış ve korku içinde yaşayan bir adamın oldukça karmaşık olan bu akıl hastalığının gidişatını konu alıyor. Aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan Spider, tıpkı David Cronenberg’in diğer işleri gibi, çıldırma ve öfke dozunun giderek artmaya başladığı bir tempoda derilerimizin altına sızmış yara izlerini ayyuka çıkarıyor.
Akıl hastanesinden çıkıp kendisi gibi hastane ile hayat arasında sıkışıp kalmış insanlara bakıcılık yapan bir kadının yanına taşınan Örümcek lakaplı Dennis Cleng, çocukluğuna dair hatıraların yavaş yavaş yerine oturmasıyla birlikte, şizofrenliğe yol açan sebepleri bir yap-boz parçasını tamamlarcasına yerine koymaya başlar. Örümcek’in çocukluğundan tanıdığı sokakların sesleri, görüntüleri, kokuları; geçmişe dair sonsuza dek gömdüğünü sandığı hatıralarıyla birlikte yeniden canlanır.
Spider; geçmişi sorgulayan şizofren bir adamın yap-boza dönüşen hafızasında, geri kazanmaya çalıştığı akıl sağlığının belki de aklını kaybetmekten daha kötü bir şey olduğunu gözler önüne seren ve zihinlerimizdeki delilik olgusunu tersine çeviren yapısıyla, üzerinde ısrarla durulması gereken bir film.
13. There Will Be Blood – Paul Thomas Anderson (2007)

Daniel Day Lewis’in 2007 yılı yapımı Paul Thomas Anderson filmi There Will Be Blood’da son yılların en dikkate değer performanslarından birini sergileyerek gönüllerimizde taht kurması tartışılmaz bir gerçek. Hem Daniel Day Lewis’in muhteşem performansı hem de Anderson’un muazzam yönetmenlik zekasıyla modern bir başyapıt haline gelen film; nefret ve kinden beslenen bir adamın açgözlülük, hırs, ihanet, saplantı ve şiddet dolu zalimlik hikayesini konu alıyor.
Daniel Pleinview, 1900’lü yılların başlarında petrol arama çalışmalarını sürdüren bir şirketin sahibidir. Her zaman daha fazlasına sahip olmak isteyen bu adamın hayattaki tek varlığı ise küçük oğludur. Petrol buldukları bu kasabada yaşayan yerli halkın da izniyle arama çalışmalarına hız veren Daniel, kişisel hırsları sebebiyle canavarlaşmaya başlayacak ve Daniel gibi kişisel hırslarından beslenen kasabanın genç rahibi ile birlikte kendi hayatını da yıkıma sürükleyecektir.
Maddi değerler yaratma uğruna insani ilişkileri yok eden bireysel hırsların, insanoğlunu nasıl da canavarlaştırabileceğini ortaya koyması açısından muhteşem bir anlatı ortaya koyan There Will Be Blood’ın gerçek bir sinema harikası olduğunu hatırlatmak gerek.
14. Shutter Island – Martin Scorsese (2010)

Martin Scorsese’yi günümüzün en başarılı yönetmenlerinden biri olarak suç adaletsizliğini konu alan filmleri üzerinden ele almak kaçınılmazdır. Göze çarpan derecede ikonikleşmiş filmleriyle gönüllerimizde taht kuran Scorsese’nin, Samuel Fuller’in Shock Corridor isimli filminden ilham alarak yapmış olduğu filmi Shutter Island’ın bu dosya içerisinde mutlaka kendine yer edinmesi gerektiği düşüncesindeyim. Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo’yu buluşturan bu gerilim filminin Scorsese’nin olgunluk çağı harikalarında biri olduğunu da dile getirebiliriz.
Shutter Island filmi, Teddy Daniels ve Chuck Aule isimli iki polisin, Rachel Solando isimli bir akıl hastasının hastaneden kaybolması üzerine, özellikle tehlikeli akıl hastalarının tedavi gördüğü Shutter Adası isimli bölgede bulunan Ashecliffe Hastanesi’ne soruşturma yapmak amacıyla gitmesi ve daha sonra bu hastanede yaşanacak esrarengiz olayları ekranlara taşıyor. İki polisin bu hastanede karşılaştıkları isyan durumu ve gittikçe çığrından çıkmaya başlayan süreç hem davayı zora sokacak hem de iki polisin zaman içerisinde rüya ve gerçek arasındaki sınırları kaybetmesine yol açacaktır. Özellikle Teddy’nin soruşturma süresince artmaya başlayan kabusları ve halüsinasyonları, sadece Shutter Adası’na karşı değil aynı zamanda kendi aklına karşı da bir savaş açmasına sebep olacaktır.
Martin Scorsese’nin en iyi işlerinden biri olmasa da, en iyi atmosferik gerilim filmlerinden biri olarak kabul edebileceğimiz Shutter Island; muhteşem bir oyunculuk ve yönetmenlik performansıyla tahminlerimizi gizli tutmamızı sağlayan, kuşkucu ve oldukça klostrofobik bir yap-boz oyunu.
15. Black Swan – Darren Aronofsky (2010)

Black Swan; üzerine binlerce şey yazılıp çizilmiş ve muhtemelen yazılıp çizilmeye devam edecek bir Darren Aranofsky başyapıtı. Üzerine giymeye çalıştığı rolün baskısı altında ezilerek akıl sağlığını yitirmeye başladığına şahit olduğumuz bir ana karakterin, karanlık olduğu kadar rahatsız da edici bir portresi. Black Swan; başrollerinde Natalie Portman, Mila Kunis ve Vincent Cassell’i buluşturan ve Kuğu Gölü Balesi isimli oyunun etrafında gelişen olayları konu alan, tansiyonu yüksek bir psikolojik gerilim filmi.
New York’ta yaşayan genç ve yetenekli bir balerin olan Nina’nın hayattaki en büyük tutkusu her zaman daha iyi ve daha başarılı bir balerin olmaktır. Nina, eski bir balerin olan ve ona sürekli dans konusunda aşırı hırs aşılayan annesi ile birlikte yaşamaktadır. Kuğu Gölü Balesi’ni sahneye koymaya hazırlanan bale yönetmeni Thomas Leroy, bu yeni sezonda Beyaz Kuğu’yu canlandıran baş balerini değiştirmeye karar vereceğini ve bu rol için aklındaki ilk kişinin Nina olduğunu dile getirir. Fakat Leroy masum, zarif ve saf Beyaz Kuğu ile kötülüğün, şehvetin, hırsların temsilcisi olan Siyah Kuğu’yu aynı kişinin canlandırmasını istemektedir. Nina bu iki rolü de başarabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır; fakat bir rakibi vardır ve o da Leroy’u etkilemeyi başarmıştır. Beyaz Kuğu’yu harika bir biçimde sahneye koyan Nina elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen içindeki Siyah Kuğu’yu ortaya çıkaramıyordur. Lily ise Siyah Kuğu performansında Nina’nın çok önündedir. İki genç ve yetenekli balerin arasındaki rekabet dostluğa ve şehvete doğru evrilirken Nina da kendi karanlık tarafıyla yüzleşmeye başlayacaktır.
Natalie Portman’a Oscar kazandıran bir performans sergileten Black Swan, sizleri şizofreninin derin uçurumundan aşağı bakmaya davet ediyor.
Gizem Çalışır
333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →