Kadınların Yönettiği 20 Şahane Feminist Film!
Hollywood sınırları içerisinde yapılan araştırmalara bakacak olursak yaklaşık 15 erkek yönetmenin karşısında yalnız bir kadın yönetmen bulunuyor. Daha önce Hollywood’un sektör içerisindeki kadınlara karşı takındığı cinsiyetçi tavrına sesini yükselten kadınlardan biri olan Maggie Gyllenhaal haberimizde de bahsettiğimiz gibi San Diego Devlet Üniversitesi’nde Televizyon ve Filmlerde Kadın Çalışmaları Merkezi’nin yaptığı bir araştırmaya göre 2014 yılının en çok kazandıran 100 filminin sadece yüzde 12’sinde başrolde kadın oyuncular yer alıyor. Bu rakamlar 2013 yılında yüzde 3’ün, 2002 yılında ise yüzde 4’ün altındaydı. Araştırmalara göre son 20 yılda en çok gişe yapan 2000 filmin ekibinde yer alan kişilerin ise sadece yüzde 22’si kadındı.
Birçok alana olduğu gibi sinema sektörüne de işlemiş olan patriarkayla mücadele eden ve filmleriyle cinsiyet kimliği, heteronormative, nesnelleştirme gibi kavramları yıkan yönetmenler, kadınlar üzerindeki kalıplaşmış yargıları kaldırıp kadın ve kadın tarihine ilişkin meseleleri keşfetmekle uğraşıyor. Filmlerde kadın temsiline büyük bir yer açan ve feminen bir bakış açısıyla cinsiyetçiliği yerle yeksan eden ve dünyanın dört bir yanından seçtiğimiz kadınların yönettiği bu filmlere göz atalım.
Kadınların Yönettiği 20 Feminist Film!
Wadjda (2012)

Haifaa Al-Monsour‘un yazdığı ve yönettiği Wadjda, Suudi Arabistan’ın birçok ilklerini üstlenir. Tamamı Suudi Arabistan’da çekilen ilk uzun metrajlı film olmasının yanı sıra ayrıca yine tamamı bir kadın yönetmen tarafından çekilen ilk filmdir de. Wadjda, bisiklete olan sevgisi ile yaşadığı coğrafyada bir kadın olmanın getirdiği engeller arasında mücadele veren 10 yaşındaki bir kızın öyküsünü konu alıyor.
A Girl Walks Home Alone at Night (2014)

İran’ın ilk vampir filmi olan A Girl Walks Home at Night, Ana Lily Amirpour‘un yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı filmidir. Film, İran’da bulunan tekinsiz sokaklarıyla ünlenmiş Bad City kasabasında geceleri yapayalnız gezinen ve kasabayı tüm lanetlerden arındırmak için suçluların peşine düşen bir kadın vampirin hikâyesini konu alıyor.
Caramel (2007)

Ortadoğunun dinî çatışmalarının yoğun şekilde yaşandığı ve iç savaşa sürüklenen ülkelerinden birisi olan Lübnan’ın başarılı yönetmenlerinden Nadine Labaki, aynı zamanda başrolünde yer aldığı Caramel filmiyle ülkenin siyasi karmaşasına çok da değmeden Beyrut’un bir mahallesinde yer alan güzellik salonunda bir araya gelen beş Lübnanlı kadının öyküsünü anlatır.
Where Do We Go Now (2011)

Nadine Labaki, Caramel‘den 4 yıl sonra çektiği Where Do We Go Now ile bu kez tam da Lübnan’da yaşanan dinî çatışmayı merkezine alarak Caramel‘de göstermediği siyasi altyapıyı gözler önüne seriyor. Labaki bu filminde Lübnan’ın küçük bir kasabasında bir arada yaşayan Müslüman ve Hristiyan halkı, aslında kasabanın dışında var olan siyasi ve dinî sorunlardan uzak tutmaya ve sonu gelmeyecek ölümleri el birliğiyle bitirmeye çalışan kadınları konu alıyor. Yer yer dram yer yerse mizahla beslenen filmin başında izlediğimiz cenaze sahnesinde yer alan şu sözlere değinmeden geçmeyelim: “Burada anlatacağım hikâye, dinlemek isteyen herkes içindir. Bu hikâye oruç tutanların, dua edenlerin, mayınlarla çevrilmiş yalnız bir köyün kızgın güneş altında kalpleri kırılmış iki grubun, bir haç veya bir hilâl uğruna kanlanmış ellerin, geçmişi dikenli teller ve silahlarla çevrili barışı seçmiş bu yalnız yerin hikâyesidir.”
Women Without Men (2009)

Tahranlı yazar Shahrnoush Parsipour‘un 1990’da yayımladığı aynı isimli kitabından uyarlanan Zanan Bedun-e Mardan (Women without Men) İran asıllı Amerikalı yönetmen Shirin Neshat tarafından yönetildi. Kitabın yayımlandığı dönemde İran’da politika konuşmanın yasak olmasıyla gelen pek çok zorluk Neshat‘ın filmi İran dışında çekmesiyle daha özgürce konuşabildiği bir film yapmasına imkân tanıdı. Film, 1953 darbesi döneminde Tahran’da yaşayan dört İranlı kadının kesişen hayatlarını, bir bahçede avuntu ve özgürlük bulmalarını konu alıyor. Film, aynı zamanda İran’ın o dönemdeki siyasi ve toplumsal yaşantısına bu dört farklı kadının bakış açısından bir seyir sunuyor.
One Sings, The Other Doesn’t (1977)

Fransız Yeni Dalga’nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Agnés Varda, One Sings, The Other Doesn’t filmiyle birbirinden farklı iki kadının dostluklarını anlatıyor. 70’li yıllarda Fransa’daki Kadın Hareketinden beslenen Varda, bu filmiyle de tüm farklılıklara rağmen ayakta kalan bir kız kardeşliğin inşa ettiği kadın dostluğunun üzerinde duruyor ve 70’lerde kürtaj hakkı için verilen mücadeleye değinmeden geçmiyor.
The Sisters Üçlemesi (1979, 1981, 1988)

Yeni Alman Sinemasının öncü yönetmenlerinden Margarethe von Trotta; Sisters or the Balance of Happiness, Marianne and Juliane ve Three Sisters filmleriyle oluşturduğu The Sisters üçlemesiyle dönemin siyasi karmaşasına geçmeden gelenekselleşmiş toplumda kadın rollerini reddederek kız kardeşlik bağına vurgu yapıyor.
The Body Beautiful (1991)

İngiltere-Nijerya kökenli yönetmen Ngozi Onwurah‘ın hem kendisini hem de annesini konu alan otobiyografik filmi The Body Beautiful, kanser sonucu iki memesi alınan İngiliz anne ve mankenlik kariyerine adım atan siyahi kızı üzerinden beden imgesi ile cinsel ve ırksal kimliğin etkilerini konu alıyor. Onwurah filmde ağırlıklı olarak beyazların egemen olduğu endüstride siyahi bir model olmaya, beyaz İngiliz bir anne tarafından büyütülmeye, annesiyle olan derin ilişkisine ve annesinin cinsel yaşamına odaklanıyor.
Daughters of the Dust (1991)

Afro-Amerikan bir kadın olan Julie Dash, yazdığı ve yönettiği bu ilk uzun metrajlı filminde Güney Carolina ve Georgia kıyılarında yaşayan bir ailenin üç nesil kadınıyla yirminci yüzyılda da süregelen Gullah kültürünü irdeliyor.
Song of the Exile (1990)

Hong Kong Yeni Dalganın önemli isimlerinden Ann Hui, bu yarı otobiyografik filmde kültürel çatışmalar ve kimlikler üzerinde duruyor. Hong Kong’a dönüşü ve annesiyle olan ilişki etrafında toplanan sorunlarını ele aldığı Song of the Exile ile Hui, ataerkil bir kültürde kendisini alenen ifade ederek bu kültürün karşısında feminist bir duruş sergiliyor.
The Headless Woman (2008)

Yeni Arjantin Sinemasının yönetmenlerinden Lucrecia Martel, The Headless Woman‘da bir kadının geçirdiği kazadan sonra hafıza kaybı sonucu yaşadığı psikolojik kırılmayı anlatıyor. Politik bir alt metne de sahip olan filmde ülkenin karanlıkta kalan politik ve sınıfsal mücadelelere ve 70’ler ve 80’lerdeki diktatörlüğün günümüz Arjantinine zuhur etmesine de değiniyor.
I was a Teenage Serial Killer (1993)

Underground filmlerin kraliçesi olarak anılan Sarah Jacobson, I was a Teenage Serial Killer ile ilk yönetmenlik deneyimini edindi. 27 dakikalık bu siyah beyaz filmde cinsiyetçi erkeklerden usanan 19 yaşındaki bir kadının onları öldürmesi etrafında şekilleniyor. Filmi çektiğinde 22 yaşında olan Jacobson 1998’de verdiği bir söyleşide kendisini her zaman feminist bir yönetmen olarak tanımladığı ifade etmiş ve “Feminist sözcüğünden korkmuyorum. Biliyorum, bazı insanlar için bu olumsuz çağrışımlar demek. Fakat yapmak istediğim şeye diğer insanların ahmaklıklarının zorbalık etmesine neden izin verecek mişim ki, değil mi?” diyerek açıklama yapmıştı.
Orlando (1992)

Virginia Woolf‘un Orlando: A Biography adlı romanından Sally Potter tarafından uyarlanan Orlando, Elizabeth Devrinde soylu bir erkek olan ana karakterin yavaş yavaş bir kadına dönüşmesi üzerinden kadın ve erkeğe biçilmiş cinsiyet rollerini ve cinsiyet kimliğini sorguluyor.
Meshes of the Afternoon (1943)

Ukrayna asıllı Amerikalı avant-garde filmlerin yönetmen Maya Deren bu deneysel kısa filminde rüyavari imgelerle bireysellik ve içsel bir kadın bakış açısını yansıtıyor. Yeni Amerikan Sinemasının kilit isimlerinden biri olan Deren, filmleriyle David Lynch gibi çağdaşı olan birçok yönetmeni de etkilemiştir.
Between Heaven and Earth (1992)

Belçikalı yönetmen Marion Hänsel‘in bilimkurgu çizgisinde seyreden varoluşsal ve feminist alegoriler taşıyan bu filmi, hamile bir kadının doğmamış çocuğunun doğmayı reddetmesiyle içinde bulunduğu dünyayı sorgulamaya başlamasını konu alıyor.
Sisters in Law (2005)

Kamerunlu Florence Ayisi ve İngiltereli Kim Longinotto ikilisinin yönettiği Sisters in Law, Kamerun’daki kadın yargıçların; suistimal edilmiş, tecavüz edilmiş ve yok sayılmış kadın ve çocuklar için adalet arayışını ve toplumlarını değiştirmek için attıkları adımları, verdikleri mücadeleleri konu alıyor.
School without an End (1983)

1970’lerden beri feminist filmler yapan İtalyan yönetmen ve senarist Adriana Monti‘nin en bilinen filmlerinden biri olan School without an End (Scuola Senza Fine) bir grup eski ev kadınının etrafından dönen hikâyeleri konu alıyor. İkinci bir okul bitirdikten sonra eğitimin devam ettiğini düşünen bu kadınlar öğretmenlerinin yardımıyla bir araştırma ve çalışma grubu oluştururlar.
I Am (2011)

Hindistanlı bağımsız filmlerin yönetmeni aynı zamanda feminist ve aktivist olan Sonali Gulati‘nin uzun metraj belgesel filmi I Am 11 yıl sonra Yeni Delhi’ye dönen eşcinsel yönetmenin yaşadıklarını konu alıyor. Yurduna döndüğünde annesinin ölümüyle yüzleşen yönetmen belgeselde diğer eşcinsel bireylerin aileleriyle tanışıp konuşuyor.
Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975)

Belçikalı yönetmen Chantal Akerman‘ın yazdığı ve yönettiği Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles dul bir ev kadınını ve hayatını idame ettirebilmek için seks işçiliği yapan annesinin yaşamını konu alıyor. Film, sinema tarihindeki ilk feminen başyapıt olarak anılır.
Wendy and Lucy (2008)

Amerikan Bağımsız Sinemasının yönetmenlerinden Kelly Reichardt‘ın bu filmi, hayatına sıfırdan başlamaya çalışan ancak kalp kırıcı engellerle karşılaşan genç bir kadının hikâyesini konu alıyor. Film, aşırıya kaçmadan işlediği duygusallığıyla cinsiyet ve sosyal eşitsizlik meselelerini ele alıyor.
Melike Ölker
219 yazı · 1993 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı’nda ise lisans öğrencisi.
Yazarın diğer yazılarını gör →