Jean-Paul Sartre’dan Esinlenen Varoluş Üzerine 10 Film!
Jean-Paul Sartre, romandan denemeye, tiyatro oyunundan içinde yer aldığı eylemlere kadar çok yönlü ve felsefesini varoluşçuluk üzerine şekillendirmiş ve dünyaya bu konuda büyük katkılarda bulunmuş Fransız bir düşünür. Simone de Beauvoir ile birlikte birbirlerinin hem yol arkadaşları olmuş hem de dünyayı birlikte istedikleri gibi şekillendirmeye çalışmışlardır. Sartre’ın olduğu yerde Beauvoir’dan Beauvoir’nın olduğu yerde Sartre’den söz etmemek tam da bu sebeple çok doğru olmaz. Çünkü birlikte birbirlerini şekillendirmiş felsefe tarihinin iki önemli isminden bahsediyoruz. Tüm bunlar bir yana Sartre genellikle pessimist görülen ancak kendisinin bir noktada optimist olduğunu iddia ettiği varoluşçu felsefe, Sartre’ın o dönemde içinde bulunduğu özgürlük mücadelesi ve Marxist tavırla da birleşince aslında bir yandan devinimci bir noktaya da bürünmüş oldu.
İnsanın önce insan olarak yani bir varlık olarak var olduğunu sonrasında ise seçimleri ve kararlarıyla öz’ünü oluşturduğunu vurgulayan Sartre, felsefesini basitçe açıklamak için şöyle örnekler:
“Örneğin savaş zamanı bir genç askere çağırılmaktadır. ama aynı zamanda hasta olan annesi yatalaktır. bu durumda çocuğun seçimleri önemlidir. çocuk anne sevgisi dolu olduğu için evde kalacak ya da ülke sevgisi dolu olduğu için askere gidecek değildir. çocuk, askere gittiği için ülke sevgisi ile dolmuş olacak ya da annesi ile kaldığı için anne sevgisi ile dolmuş olacaktır.”
Şimdi Sartre’dan ve onun felsefesinden esinlenen filmleri inceleyelim.
Jean-Paul Sartre’dan Esinlenilen Varoluş Üzerine 10 Film!
No Exit (1962)

Jean-Paul-Sartre’ın aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlanan The Exit’in yönetmenliğini, Orson Welles jenerikte yer almasa da Tad Danielewski ve Orson Welles birlikte üstleniyor. Sartre’ın oyununu senaryolaştıran isim ise George Tabori olarak karşımıza çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Viveca Lindfors ve Rita Gam karşımıza çıkıyor. Oyunun orijinal ismi ise Huis Clos, dört tarafı kapalı alan anlamında kullanılıyor. Yanı sıra Sartre’ın Huis Clos oyununun Cameron Diaz’ın rol aldığı The Box – Kutu filminde de tartışıldığını belirtmek gerek. Sartre’ın varoluşa yaklaşımı kendisinden sonra verilen sanat eserlerinin özellikle edebiyat ve sinema alanlarının birçoğuna sirayet etmiş durumda. Ölmüş üç kişinin kapalı bir alanda birbirleriyle kurdukları diyalog üzerine şekillenen oyunun temel mesajı ise bir bakıma Sartre’ın en ünlü sözlerinden biriyle özetlenebilir: “Cehennem başkalarıdır.”
I sequestrati di Altona (1962)

İtalyan sinemasının gelmiş geçmiş en başarılı yönetmenlerinden biri olan Vittorio de Sica’nın da yolu elbette Sartre’la kesişti. Yine Jean-Paul Sartre’ın oyunundan sinemaya uyarlanan film oyuncu kadrosunda Sophia Loren ve Maximilian Schell’i barındırıyor. Türkçeye Altona Mahkumları olarak çevirebileceğimiz oyunda Nazizm ögeleri sıkça kullanılıyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından bir savaş suçlusunun babasının evinde kapanması üzerinden işleyen filmde Sartre’ın hem varoluşçuluk düşüncesini hem de politik tavrını görmek mümkün.
Ex Machina (2015)

Ex Machina, son dönemin en ses getiren yapay zeka filmlerinden biri. Elbette hem izleyici hem de eleştirmenler tarafından gördüğü bu ilgiyi filmin temeline konumlandırılan felsefesinden alıyor. Ava, bir yapay zeka olmasının yanı sıra gerçek anlamda bilinç kazanmış ve etrafındaki insanları düşünceleriyle yönlendirebilir/manipule edebilir konuma gelmiş bir robot. Bu noktada Sartre’ın varoluşçuluk felsefesiyle ne gibi bir ortak noktasının olduğu düşünülebilir ancak Ava’ya öz’ünü kazandıran aslında tam da bu verdiği kararlar ve yaptığı seçimler olarak karşımıza çıkıyor. Alex Garland’ın yazıp yönettiği Ex Machina’da Alicia Vikander, Domhnall Gleeson ve Oscar Isaac rol alıyor.
Shame (2011)

Başrolünde Michael Fassbender’ın rol aldığı Shame filminin yönetmen koltuğunda Steve McQueen oturuyor. İşinde başarılı, hayat şartları yerinde ve kadınlar tarafından oldukça çekici bulunan yakışıklı ve başarılı bir erkeğin varoluşsal krizinin konu edildiği bir film olan Shame, insanın özüne, isteklerine ve tatminsizliklerine yönelik oldukça yerinde tespitlerde bulunuyor. Bireyin kendisine yabancılaşması ve utanç duygusuyla iç içe geçmiş bir bulantının resmedildiği Shame’de insanın özü yine verdiği kararlara dayanıyor. Nitekim son sahnedeki belirsizlik de karakterin kararının yönetmen tarafından izleyiciye sunulmaması sebebiyle oluşuyor.
Being John Malkovich (1999)

Spike Jonze’un yönetmenliğini üstlendiği, Charlie Kaufman’ın senaryosunu kaleme aldığı Being John Malcovich’in oyuncu kadrosunda ise John Cusack, Cameron Diaz, Catherine Keener ve tabii ki John Malcovich’i görüyoruz. Bir kukla ustası olan Craig Schwartz’ın modern hayatla mücadelesinin arkasında John Malcovich’in zihnine giden bir kapının bulunmasıyla gelişen olaylar anlatılır. Modern toplumun yapısını, endüstriyel bir tüketim toplumuna döneşen ve aynılaşan bireylere getirdiği eleştiri üzerinden varoluşu sorgulayan Being John Malcovich bir noktada Sartrecı öz kavramının temellerini arıyor.
Bulantı (2015)

Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski ile oldukça içli dışlı olan filmografisine eklediği son halkalardan biri bu kez Sartre’ın Bulantı’sından esinlerek başladığı ancak sonrasında başka bir filme evrilen Bulantı. Bu kez başrolü kendisinin oynadığı filmde Yeraltı filminin yakaladığı başarıya erişebildiğini söylemek ne yazık ki güç ancak yine de Zeki Demirkubuz’un temelinde vicdan sorgulamasının yer aldığı karakterleri Ahmet’te de sürdürdüğünü söylemek mümkün.
Ta’m e guilass (1997)

Geçtiğimiz yıl sinemanın en büyük kayıplarından birini yaşayarak sonsuzluğa uğurladığımız Abbas Kiarostami’nin Kirazın Tadı filmi için söyleyebileceğimiz en önemli tanımlamalar kesinlikle minimalist ve varoluşçu bir film olduğudur. Varoluş gibi büyük bir karmaşayı bir de filmin kendi yapısıyla iyice karıştırmaktan oldukça uzak ve hatta oldukça minimal çizgilerle varoluşu sorgulanabilir kılarak daha da derinleştirdiği söylenebilir. Bir adamın İran’da dolaşarak, intihar ettikten sonra bir kiraz ağacının altında yer alacak mezarına toprak atacak insan arayışını konu alan film bu aramanın bir getirisi olarak ölümü normalleştirir.
Au Hasard Balthazar (1966)

Robert Bresson’un sevilen filmlerinden biri olan Au Hasard Balthazar – Rastgele Baltazar, bir eşekle genç bir kızın arkadaşlığını konu ediyor. İnsanların kötü davrandığı Baltazar ve kendini yeni yeni bulmaya çalışan genç bir kız olan Marie’nin aynı lens kullanımıyla da eşlendiği filmde, hem dönemin sınıfsal şartlarına hem de varlığın neliğine dingin ve gerçekçi bir bakış sunulur.
The Seventh Seal (1957)

Ingmar Bergman’ın en iyi filmlerinden biri olan The Seventh Seal, bir şövalyenin ölümü, yaşamı dolayısıyla hayatın anlamını sorgulamasını konu alır. Özellikle satranç sahnesiyle bilinirliğini koruyan The Seventh Seal, içinde barındırdığı hayat sorgulamasıyla varoluşçuluğa dolayısıyla Sartre’a paralel bir çizgide ilerler. Bu ögeleri sıklıkla Bergman filmlerinde görmek mümkün olsa da The Seventh Seal’in ön plana çıktığı söylenebilir.
Kış Uykusu (2014)
Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü filmi Kış Uykusu, varoluş krizini temel alan en önemli filmlerden biri. Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın karakteri, bir entelektüelin içine düştüğü varoluşsal sancı aslında yaratıcı düşüncenin kendini doğurduğu en önemli sancıdır. Kış Uykusu’nda da her ne kadar olaylardan ziyade durum ön planda gibi görünse de karakterlere varlıklarının yanı sıra özlerini kazandıran verdikleri kararlar ve yaptıkları seçimlerdir. Gitmek ve kalmak arasındaki seçim ile susmak ve konuşmak arasındaki seçimler bu noktada oldukça benzerdir.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →