İzleyenleri Derinden Etkileyen 10 Rahatsız Edici Film!
Korku filmlerini izlemeyi neden seversiniz? Karakterler oradan oraya koştururken, etrafa kanlar saçılırken koltukta rahat bir şekilde oturuyor olduğumuz ve kendimizi hiç olmadığımız kadar güvende hissettiğimiz için mi? Bir ihtimal… Peki ya film olduğunu bilseniz de tüm gerilimi ruhunuzun derinliklerinde hissettiğiniz hikayelere ne demeli? Sadece izlediğimiz halde yaşamış gibi bir hisse büründüğümüz, sinema salonundan çıksak bile o atmosferden kurtulamadığımız, uykularımızı kaçıran, günlerce etkisinden kurtulamadığımız ve ikinci kez izlemeye cesaret edemediğimiz filmler… Biz sizler için bu filmlerden 10 tanesini seçtik, peki sizin koltuklarınızda huzurunuzu kaçıran adını dahi duyduğunuzda rahatsız olmanıza neden olan filmler hangileri?
İzleyenleri Derinden Etkileyen 10 Rahatsız Edici Film!
The Exorcist – 1973

Vizyonla buluştuğu dönem çok konuşulmuş, film setinde ve kadronun başına ilginç şeylerin gelmesiyle lanetli film olarak anılan The Exorcist, kült korku filmlerinden biri! 12 yaşında olan Regan’ın gün geçtikçe garip hareketler yapmaya başlamasının ardından, Regan’ın annesi onu doktora götürür. Ancak hiç bir sonuç alamaz. Son olarak bir rahibe gitmeye karar veren anne, bir efsane olmuş olan şeytan çıkarma yöntemi önerisiyle karşı karşıya kalır…
Salo or the 120 days of Sadom – 1975

Dört adamın kendi iktidarlarını kurdukları ve orada kendilerine ait yarattıkları ritüelleri gerçekleştiren The 120 Days of Sodom; hikayeyi ele alış tarzıyla ve din-faşizm eleştirisiyle oldukça konuşulan ve sinema tarihine damga vurmuş bir yapım. Fiziksel ve psikolojik şiddetin bireyin gücünü gösterme biçimi olduğunu gösteren filmin hikayesi 1944 yılında Nazi Almanyası’nın kontrolünde Kuzey İtalya’da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan ve “Salò Cumhuriyeti” olarak da bilinen faşist İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde geçer. Görsel şiddet ve sadizm görüntüleriyle vizyona girdiği dönem oldukça ses getiren filmin gösterimi bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanmıştır.
Funny Games – 1997

İki gencin bir aileyi rehin alması sonrası yaşanan olayları konu alan Michael Haneke imzalı Funny Games; aslında sert bir burjuvazi eleştirisi olarak karşımıza çıkar. İki genç tarafından tatil için gittikleri evde şiddete maruz kalan çekirdek bir ailenin; Anne, Georg ve küçük oğulları Georgie’nin yaşadıklarını anlatan film, olağan şiddete farklı bir bakış açısı sunar. Şiddet sahnelerini göstermemesine rağmen gerilimi fazlasıyla hissettiren Haneke’nin bu yapımı; tercih ettiği beyaz renginden ve eleştirel bakış açısından dolayı Kubrick’in A Clockwork Orange’ı hatırlatır. Soğukkanlı bir gerilim hikayesi sunan film; izleyiciye ‘belki de bunların sebebi sensin’ bakışı atabildiği için Haneke’nin ve sinema tarihinin en rahatsız edici filmleri arasında anılır.
Battle Royale – 2000

Bir sınıf her beraber bir gezi için yola çıkmaktadır. Otobüsün içerisinde hepsi aynı tip formayla bezenmiş öğrenciler bulunmaktadır. Bu öğrenciler yolculuğun bir kısmında topluca uyuyakalır ve uyandıklarında artık formalarının okul dışında başka bir anlamı daha vardır. Sinema tarihinde bir anda çok başka bir pencere açan ve eleştirdiği toplumsal düzen ile insanlık harmanını çok başarılı bir şekilde yürüten film Battle Royale izlediğiniz anda sizi Açlık Oyunları serisine götürecek çünkü aynı tema üzerinden ilerleyen bir konu hakim. Bir ölüm yarışı ve bir kazanan yani hayatta kalan. Anca Battle Royale bunu fantastik ögeler üzerinden değil çok gerçekçi lise öğrencileri üzerinden yaratıyor ve oyun başlıyor!
Irreversible – 2002

Genellikle romantik-komedi filmlerin vazgeçilmezi olan Paris şehri bu kez Gaspar Noe imzasını taşıyan Irreversible’de alışagelmiş büyüsünden çokça uzak, hatta rahatsız edici bir atmosferle karşımızda! Ölüm ve cinselliğin derinliklerine inen yönetmen kırmızının ağırlığını üzerimizde hissettiğimiz on dakikalık açılış sahnesiyle bile bizi ekran başında huzursuz etmeyi başarır. Kendine özgün tekniğiyle ve anlatım tarzıyla klasik örneklerden ayrılan Irreversible, insanın içinde barınan kimi zaman gizli olan kimi zaman ise açık edilen şiddet dürtüsünü ortaya koyar. Sert bir öyküyü sert bir dille anlatan Noe, Irreversible’de geriye doğru anlatmayı tercih ettiği hikayesiyle, müzikleriyle, renkleriyle, şiddetin yoğunlukla hissedildiği sahneleriyle sarsıcı bir film yaratmayı başarır.
Dogtooth – 2009

The Lobster’ın yönetmen koltuğunda gördüğümüz; Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un diğer filmi Dogtooth, üç kardeşin anne ve babalarıyla birlikte, paralel bir evrende gerçekleşiyormuşçasına yabancılaştığımız, farkında olmadan tutsak oldukları bir evde geçer. Tanrı’yı, devleti hatta aileyi kutsal kabul edilen normlarla donatan toplum için birey yavaş yavaş önemini kaybeder. Dogtooth bu kutsal olarak kabul edilen varlıkların en küçüğüne ‘aile’de kurar hikayesini. Sorgulamadan kabul edilen yargıları tekrardan düşünmemize neden olduğu için bizi zorlayan ve oldukça rahatsız eden bir yapım olan Dogtooth’ta Lanthimos, yarattığı atmosferle Michael Haneke’yi, ele alış şekliyle ise Lars Von Trier’i hatırlatır.
Antichrist – 2009

Sarsıtıcı başlangıç sahnesiyle bizi filmin daha ilk dakikalarında kendi yarattığı karanlık dünyaya dahil eden yönetmen filmde çocuklarını kaybeden, Williem Dafoe ve Gainsbourg’un canlandırdığı bir çiftin olayları unutmak için bir dağ kulübesine gitmesini ve orada gerçekleşen olayları ele alır. Çiftin çaresizliğini, yaşadıkları travmayı epik bir anlatımla ele alan Von Trier, diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de görsel bir şölen hazırlar. Çiftin içinde bulundukları durumu, çocuklarını kaybetmelerini ve bu konuda yaşadıkları pişmanlığa olan hapsolmuşluğu anlatan Anticrist, gerçekçi anlatımıyla ve oldukça karanlık atmosferiyle Von Trier’in en başarılı yapıtlarının arasına adını yazdırırken Gainsbourg’un da gösterdiği performans göz kamaştırıcıdır!
Martyrs – 2009

Kanlar içine bulanmış bir şekilde bir mezbahadan çıkarken gördüğümüz Lucie’yle başlar film. Bir süre boyunca orada esir kalan ve o süre boyunca sürekli fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan Lucie için olanları unutmak çok kolay değildir. Hikaye 15 yıl sonraya geçerek devam eder. Bu kez Lucie için saflar değişmiştir. On beş yıl önce hapsolmasından sorumlu olarak gördüğü kişilerden intikam alma amacıyla, oldukça normal bir yaşam sürdükleri görülen bir ailenin evine girer; artık Lucie için esaret döneminin intikam zamanı gelmiştir. Elinde tuttuğu tüfekle tüm aile fertlerini öldüren Lucie, en yakın arkadaşı Anna’yı arayıp cesetleri gömme konusunda onun yardımını ister. İntikamının esiri olan ve onun uğruna bir aileyi katleden Lucie’yi bırakmayan bir şey daha vardır. O da on beş yıl önce mezbahadan kaçarken gördüğü kendisi gibi yaralanmış halde olan kızın hayali. Oluşturduğu o imgeyi bir canavar olarak tanımlayan Lucie, intikamını almasına rağmen hala o imgeden kurtulamamıştır.
Serbian Film – 2010

Srđan Spasojević’in yönettiği ve izlemesi oldukça zor olan A Serbian Film; bir karısı ve bir oğlu olan eski bir porno oyuncusunun büyük bir maddi ödeme için son bir kez daha kamera karşısına geçmeyi kabul etmesiyle başlayan bir oyunu ele alır. Bu porno filmi ünlü bir yönetmen tarafından yönetilecektir ama film sanki her zaman izlenen bir yol ile ilerlememektedir; pedofili, nekrofili ve çocuk istismarı gibi temaları içeren film gerçek ölümlerin kayıtlarından oluşmaktadır. Porno oyuncusu filmde daha fazla oynamayacağını söyleyince ise bir anda kendini üç gün sonrada bulur…
Raw – 2017

İstanbul Film Festivali’nin en beklenilen, belki de abartısız en çok sevilen filmlerinden biri olan Raw; yarattığı atmosferiyle birçok seyircinin rahatsızlanmasına sebep olmuş; son yılların en kanlı gerilim filmlerinden biri! Vejetaryen bir aileden gelen Justine, aile geleneğini izleyerek lisans eğitimi için Veteriner Hekimliği Fakültesi’ne girer. Yurtta, okul geleneği olan bir ritüel esnasında çiğ et yemeye zorlanır. O andan sonra hayatı elinde olmadan değişmeye başlar. Julia Ducournau ilk uzun metrajında bir büyüme hikâyesini beden üzerine kurulu korkunun alanına ustalıkla taşıyor ve baştan sona diken üzerinde izlenen, şaşırtıcı, rahatsız edici ve hayranlık uyandırıcı bir tür filmine imza atıyor…
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →