· 4 dk okuma

İzleyeni Hiçliğin Derinliklerine Sürükleyen 10 Nihilist Film!

İzleyeni Hiçliğin Derinliklerine Sürükleyen 10 Nihilist Film!

Latincede “hiç” anlamına gelen “nihil” sözcüğünden türetilen nihilizm en salt haliyle, hiççilik, yokçuluk anlamları taşır. Nihilizme hiççilik derken basit bir yokluktan bahsetmiyoruz elbette, nihilistler her şeyin anlamdan ve değerden yoksunluğunu savunurlar. Tanrının varlığından ahlaka, irade ya da düşünce özgürlüğünden doğrunun imkanına her şeyin varlığını reddederler. Böylesine güçlü ve bir bakıma köktenci bir akım felsefe ve edebiyatta peşinden kitleleri sürüklediği gibi sinemada da hatırı sayılır ölçüde yapımı etkisi altına almıştır. Bu bağlamda konusu ya da karakterleri aracılığıyla hiçliğin derinliğine inen 10 nihilist filmi sizler için derledik.

İzleyeni Hiçliğin Derinliklerine Sürükleyen 10 Nihilist Film!

Dancer in the Dark (2000)

dancer-in-the-dark-filmloverss

Björk’ün bir hastalık sebebiyle görme yetisini gitgide kaybeden Selma karakterini canlandırdığı Dancer in the Dark, Lars von Trier’in müzikal özelliklere sahip bir filmi. İnsanın kötülüğünün yanında Selma’nın saflığı onun Amerikan olmayışına, komünist bir ülkeden gelişine yani dolayısıyla kapitalizmin insan üzerindeki etkilerine bağlanabilir. Sistemin içerisinde gitgide körleşen ve ölüme doğru giden Selma, hayalini kurduğu dans ve söylediği şarkılarla varlığını ayakta tutar. Björk’ün başarılı bir oyunculuk sergilediği filmle seslendirdiği şarkılar ise filmin yoğun duygu durumunu izleyicisine en kısa yoldan aktarabilme özelliğine sahip.

No Country for Old Men (2007)

no-country-for-old-men-filmloverss

Coen kardeşlerin sinemasında nihilizm ögelerini sık sık görmek mümkün. Ancak No Country for Old Men filminde bundan daha üst boyutta bir nihilist vurgu var çünkü filmin uyarlandığı romanın yazarı Cormac McCarthy de nihilist bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Filmin karakterlerinin tam anlamıyla nihilist bir bakış açısıyla kurgulandığı söylenebilir. Özellikle Javier Bardem’i muhteşem performansıyla izlediğimiz Anton Chigurh karakteri hiçliğin içinde kaybolmuş yapısıyla izleyiciyle buluşuyor.

Happiness (1998)

happiness-filmloverss

Tod Solondz’un 1998 yılında yönettiği, Philip Seymour Hoffman’ın henüz genç bir oyuncuyken yer aldığı ve saplantılı bir karakteri başarıyla canlandırdığı Happiness, adında vurguladığı mutluluğun dışında her şeyi konu ediyor aslında. Ancak ortada alıştığımız bir mutluluğun bulunmaması da filmin ikircikli yanlarından biri. Bu sebeple bir noktada filmin alışıldık mutluluk kalıplarının imkansızlığını gözler önüne sererek nihilist bir tavır takındığını söyleyebiliriz.

Shame (2011)

shame-image-michael-fassbender-filmloverss

Başrolünde Michael Fassbender’ın rol aldığı Shame filminin yönetmen koltuğunda Steve McQueen oturuyor. İşinde başarılı, hayat şartları yerinde ve kadınlar tarafından oldukça çekici bulunan yakışıklı ve başarılı bir erkeğin varoluşsal krizinin konu edildiği bir film olan Shame, insanın özüne, isteklerine ve tatminsizliklerine yönelik oldukça yerinde tespitlerde bulunuyor. Bireyin kendisine yabancılaşması ve utanç duygusuyla iç içe geçmiş bir bulantının resmedildiği Shame’de insanın özü yine verdiği kararlara dayanıyor. Nitekim son sahnedeki belirsizlik de karakterin kararının yönetmen tarafından izleyiciye sunulmaması sebebiyle oluşuyor.

La Grande Bouffe (1973)

the-big-feast-filmloverss

La Grande Bouff, grotesk ve nihilist yapısıyla Marco Ferreri’nin en iyi filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Konusu itibariyle dört burjuva karakterin bir araya gelip büyük bir ziyafet gerçekleştirdiği ve bu ziyafetin amacının ölüm olduğu bir kurguya sahip. Hayatın hiçliğinin en üst boyutlarda yaşandığı film, aşırı zenginliğin getirdiği karmaşık duygu durumlarını ekrana taşıyor.

 

There will be Blood (2007)

daniel-day-lewis-there-will-be-blood-filmloverss

“Ahlak nedir? Gerçekten toplumsal ahlak var mıdır ve din bu genel ahlak anlayışının hangi noktalarında nasıl konumlanır?” sorularının derinlemesine bir incelemesini içerdiğini söyleyebileceğimiz There will be Blood, Daniel Day-Lewis’in muhteşem oyunculuğuyla da birleşince unutulmayacak güzellikte hem görsel hem de felsefi açıdan doyuruculuğa sahip başarılı bir filme dönüşüyor.

A Clockwork Orange (1971)

a-clockwork-orange-filmloverss

A Clockwork Orange, Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’ın kitabını sinemaya uyarlamasıyla gerçekleşen bir film. Alex ve arkadaşları bir çete kurup geceleri umarsızca şiddet uyguladıkları, girdikleri evlerde kadınlara tecavüz ettikleri bir döngünün içerisindedirler. Çetenin diğer üyelerinin, liderliğini istememeleri sonucu polis tarafından yakalanan Alex, suçluyu topluma geri kazandırmak için ilk kez uygulanacak olan yöntemle tedavi edilmeye çalışılır. Alex üzerinde gerçekten işe yarayan bu yöntem sonucu topluma geri kazandırılan ve artık onlardan biri olan Alex’in toplumla yeniden hesaplaşması başlar. Fiziksel bir şiddetin izleyici üzerinde bırakacağı rahatsız edici etkiden çok bunu psikolojik yollarla yapan filmin yarattığı gerginlik, film bittiğinde de üzerinizde kalacak kadar etkili.

Requiem for a Dream (2000)

requiem-for-a-dream-filmloverss

Darren Aronofsky’nin 2000’li yıllara damgasını vuran filmi Requiem for a Dream, Jared Leto, Ellen Burstyn ve Jennifer Connely’nin oyunculuklarına eklenen başarılı görselliği ve müzikleriyle unutulmazlar arasında yer alıyor. Requiem for a Dream’de nihilist filmlerde genel anlamda karşılaştığımız üzere karakterlerin içsel yapılarının nihilist olmadığını aksine sosyal çevrelerinin dolayısıyla da toplumun nihilist bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Yanı sıra, uyuşturucu bağımlılığın getirdiği halüsinatif görsellik de salt bir gerçekliğin mümkünatını sorgular gibidir.

Dogville (2003)

dogville-filmloverss

Doğrudan demokrasinin işlediği bir köy olan Dogville’e bir gün, içinde bulunduğu şartlardan kaçan genç bir kadının gelmesiyle başlayan olaylarda Von Trier izleyiciyi, insan olmanın en aydınlık taraflarından en karanlık yönlerine kadar acımasız bir yolculuğa çıkarır. Herkesin birbirini tanıdığı küçük yerlerde en büyük sırların saklandığı gerçeğini izleyicinin yüzüne vurmaktan çekinmez. O adeta “hiçbir yer” olan tiyatro sahnesi, birden bildiğiniz her yer olabilir. Dogville tam da bu yüzden sarsıcıdır tam da bu yüzden nihilisttir.

Funny Games (1997/2007)

funny-games-filmloverss

Michael Haneke’nin Der Siebente Continent filmi de başta olmak üzere nihilizmin sinemada vücut bulduğu filmlere imza attığını söyleyebiliriz. Hem 1997 hem de 2007 yapımıyla nihilizme kapısını genişçe açan Funny Games, toplumsal ahlakın çerçevesini kalın çizgilerle çizdiği dünyamızın bu çizgileri silikleştiren ve izleyeni ekranın karşısında sorgulattığı kavramlarla derinden rahatsız eden bir yapıya sahip.


Ecem Şen

Ecem Şen

675 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →