İzlenmesi Gereken 15 Dans Filmi
İçten içe dışarı çıkıp dans etme isteğiniz olduğu halde koltuk ve yastık size daha rahat geliyorsa ve kendinizi “Ben aslında dans edenleri izlemeyi tercih ederim” derken buluyorsanız, ya da “Sinema tarihine daha farklı bir bakış açısından yaklaşmak istiyorum” diyorsanız; ilginizi belki de dans filmlerine yönlendirebilirsiniz?
Öncelikli olarak belirtmemiz gerekir ki, akademik anlamda bir anlam ayrımı olmamasına karşın dans filmleri, barındığı büyük şemsiyeden dolayı farklı alt başlıklara ayrılıyor. Bu dalları basit bir şekilde adlandıracak olursak; “dans konulu olan filmler”, “performans filmleri” ve “müzikaller” olarak sınıflandırabiliriz. Tüm bu dalları bir araya toplayıp sunmaya çalıştığımız bu dosyada “dans” kavramını öne çıkaran filmlere yer vermeye çalıştık. Dolayısıyla “The Blues Brothers”, “Les parapluies de Cherbourg” gibi filmler için daha sonraki dosyalarda görüşme sözü veriyoruz.
Müzik ve dans filmleriyle dolu başka dosyalarda da görüşmek üzere diyor, sizi sanatın en betimleyici dallarından biri olan dansın görsel şölenine bırakıyoruz.
İyi seyirler…
Pina (2011)
Wim Wenders’in yönetmenliğini üstlendiği Pina, 30 Haziran 2009’da hayatını kaybeden ünlü Alman koreograf Pina Bausch’a bir saygı duruşu niteliği taşıyor. “Café Müler”, Sacré du Printemps”, “Kontakthof”, “Vollmond” gibi eserlere yer verilen film, tam anlamıyla Pina’nın yarattığı sanat formunu yansıtıyor. Aslında Bausch henüz hayattayken projeye başlayan Wim Wenders, sanatçının ölümünün ardından projeyi yarım bırakmayı bir süre düşünmüş; ancak ardından devam ederek tamamlamaya karar vermiş. 2011 yılında 3D olarak vizyona giren bu belgesel, dansla ilgilenenlerin mutlaka izlemesi gereken yapımlar arasında yer alıyor.
Black Swan (2010)
Nathalie Portman’a En İyi Kadın Oyuncu Ödülü de getiren Black Swan, kuşkusuz ki vizyona girdiği tarihte en çok konuşulan filmlerden biriydi. Kuğu Gölü Balesi’nde saf ve masum beyaz kuğuyu olduğu kadar, kötüyü simgeleyen siyah kuğuyu da canlandırması istenen Nina’nın içinde yaşadığı ruhsal çatışmaları resmeden filmin; yönetmenlik koltuğunda ise Requiem for a dream, Pi, Fountain gibi yapımlarından tanıdığımız usta yönetmen Darren Aronofsky oturuyor. Black Swan, hem sinematografisi hem de psikolojik çatışmalar sunduğu senaryosuyla dans filminin hakkını veren yapımlar arasında yer alıyor.
Mao’s Last Dancer (2009)
Daha 11 yaşındayken Pekin Dans Akademisi’ne seçilerek balet olmak adına köyünden ayrılan ve dünyanın en başarılı baletlerinden biri olmayı başaran Li Cunxin’in hayatını anlatan Mao’s Last Dancer, şüphesiz ki son yılların en başarılı dans filmlerinden. Cunxin’ın kaleme aldığı otobiyografisinden uyarlanan film, dansçının hayatından yola çıkarak Çin’in kırsal bölgelerinde yaşanan yoksulluğa ve kültür devriminin sanat üzerindeki etkisine dikkat çekiyor. Yönetmenliğini Bruce Beresford’un yaptığı film, biraz “batıdan bakış” sunuyor olsa da, dans alanındaki en başarılı yapımlar arasında yer alıyor ve izlenmeyi hak ediyor.
Moulin Rouge! (2001)
Dans filmlerinin usta isimlerinden Baz Luhrmann’ın yönetmenliğini üstlendiği Moulin Rouge!, 21. yüzyılın en başarılı yapımları arasında bulunuyor. Nicole Kidman ve Ewan McGregor’ın başrollerini paylaştığı film, Paris’in bohem hayatına dahil olmak adına şehre gelen yazar Christian ile, Moulin Rouge’da sahne alan kabare oyuncusu Satine arasında yaşanan ulaşılmaz aşkı konu ediniyor. Satine’in ölümcül hastalığı ve kabare sahibinin kıskanç tutumu dolayısıyla aşılması zor olan engellerle dolu aşkın sınandığı film, sekiz dalda aday gösterildiği Akademi’den En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Kostüm Tasarımı dallarında Oscar ödülleriyle dönmüştü. Christian ve Satine aşkınının, kabare sahibi Jim’in çift üzerinde uyguladığı psikolojik ve fiziksel baskının ele alınarak betimlendiği Tango de Roxanne sahnesi ise, Moulin Rouge’un en dikkat çekici dans sahnelerinden biriydi. Hafızasını tazelemek ve sahne hakkında bir fikir sahibi olmak isteyenler için:
Billy Elliot (2000)
İngiltere’nin kuzeyinde, madencilerin zorlu çalışma koşullarına bir tepki olarak greve girdiği 1984 yılındayız. Babası tarafından gönderildiği boks kursunda bir gün, spor salonunun kenarında gerçekleştirilen bale provalarına tanık olan 11 yaşındaki Billy, şahit olduğu bu provaların içine de girerek hayatında hep hissettiği dansçı ruhunu keşif sürecine çıkar. Boks eldivenlerinden kurtulup bir balet olmanın hayalini kuran Billy, abisine ve babasına bunun bir “kız dansı” olmadığını kanıtlamaya çalışırken, geri adım atmaksızın ısrarla yaptığı açıklamalarla onları ikna etme sürecine girecektir. Billy’nin kelimelerle ifade edemediği noktalarda ise, dansı onun yerine konuşacaktır. Stephen Daldry’nin yönetmenliğini üstlendiği film, sosyo-ekonomik koşullar ve toplumsal engeller karşısında dahi sanatta umudun yitirilmemesi gerektiğini göstermesi açısından dikkate değer bir yapım sunuyor.
Dancer in the Dark (2000)
Lars Von Trier’in senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Dancer in the Dark, Trier ve Björk’ün bir araya gelmesiyle hiç kuşkusuz ki baş döndürücü etki yaratan bir yapım niteliği kazanıyor. Genetik bir hastalığı nedeniyle yavaş yavaş görme yetisini yitiren Selma (Björk), oğlunun da aynı hastalığa yakalanacağının bilincinde olduğundan onu ameliyat ettirebilmek adına para biriktirmeye çalışır. Bir fabrikada oldukça seri halde çalışan ve gece vardiyalarına da kalan Selma, konu oğlunun geleceği olunca yapmayacağı şeyleri de yapabilecek hale gelir. Filmin başından sonuna kadar tanık olduğumuz Björk’ün mutluluk ifadesi, Selma’nın karşı karşıya olduğu dramatik yaşamıyla tam bir zıtlık içindedir; ki böylece umutsuzluğun içinde umudunu kaybetmeyen bir kadın vurgulanır. Kendi hayal dünyasında ayrı bir yaşamı olan Selma’nın, masallarla örülü dünyasından sonra gerçekliğe dönüş yaptığı noktalar ise, hızla giderken aniden yapılan fren hissi yaratabilecek niteliktedir. En İyi Müzik dalında Oscar adaylığı da bulunan filmin en etkili sahnelerinden olan “I have seen it all”; “Göremiyorsun, değil mi?” sorusuna Selma’nın verdiği, “Görülecek ne kaldı ki?” cevabıyla gelişir. İzlemeyenler ya da hatırlamak isteyenler için işte o sahne:
Shall We Dance (1996)
1940’lı ve 50’li yılların müzikallerine imza atan Rodgers ve Hammerstein’ın, The King and I yapımındaki Shall We Dance adlı parçasından ismini alan film, 90’lı yılların en başarılı dans filmleri arasında yer alıyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini Masayuki Suo’nun üstlendiği film, rutin bir hayata sahip olan ve evi ile işi arasında mekik dokuyan Shohei’nin (Koji Yakusho), bu monoton günlerinden birinde dans kursu ilanıyla karşılaşması sonucu gelişen hayatını ele alıyor. Yaşamında hissettiği boşluğu dansın doldurabildiğini gören Shohei, Japonya’da dansın kuşkuyla yaklaşılan bir kavram olmasından ötürü ise gittiği kursu gizliyor; ancak bu sanat isteği, kocasının yüzünde beliren mutluluk ifadesinin ne olduğunu anlamaya çalışan karısının, dedektiflerle işbirliğine gitmesine de neden oluyor. Acaba dans sadece salonla mı sınırlıdır? Uzakdoğu sinemasının başarılı bir örneğini sunan film, dansla ilgilenenlerin mutlaka izlemesi gereken yapımlar arasında yer alıyor.
Strictly Ballroom (1992)
Moulin Rouge!, Romeo and Juliet, The Great Gatsby gibi filmlerinden tanıdığımız Buz Luhrmann’ın yönetmenlik koltuğundaki ilk deneyimi olan 1992 yapımı Strictly Ballroom, Luhrmann’ın daha ilk filmiyle ses getirebilmesini sağlayan yapımı olarak karşımıza çıkıyor. Salon dansı filmlerinin en “absürd” örnekleri arasında yer alan film, Avustralya Dans Federasyonu’nun düzenlediği bir yarışmaya katılacak olan deneyimli dansçı Scott’ın (Paul Mercurio), danstaki kuralsız hareketleri sonucu partnerinin kendisini terk etmesiyle girdiği yeni partner arayışını konu ediniyor. Birbirinden renkli, bir o kadar da hırslı karakterler arasında, sakin ama başına buyruk hareketleri dolayısyla dikkat çeken Scott’a destek veren ve kendisine partneri olmayı teklif eden kişi ise, henüz amatör bir dansçı olan Fran (Tara Morice) olunca, filmin olay örgüsündeki en önemli adımı atılmış oluyor. Fran’in kendisine anlattığı “yarım yaşamak” hikayesinden yola çıkan Scott, kendi ideolojisine sarılıp hayatını “tam yaşamak” istese de, geçmişin izleri ile üzerinde oluşan baskı onu yalnız bırakmayacaktır.
Dirty Dancing (1987)
Bir yaz kampında dans öğretmenliği yapan Johnny (Patrick Swayze) ile kampa tatile gelen Baby’nin (Jennifer Frey) arasında oluşan yakınlaşmanın aşka dönüşümünü anlatan Dirty Dancing, hiç kuşkusuz dans filmleri tarihinin en popüler yapımları arasında yer alıyor. Dans öğretmenliği yapan biri olarak Baby’nin babası tarafından düşük sosyal sınıftan geldiği ve “hızlı hayat” yaşadığı düşünülen Johnny, bir nevi zengin kız karşındaki fakir ama gururlu genç olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman güldürebilecek boyutta klişe kullanımları bulunmasına karşın, birçok filme öncülük etmiş ve kalıcı olmayı başararak ilham kaynağı olmuş olan bu film, Emile Ardolino’nun yönetmen olarak ismini duyurmasını da sağlayan yapım olarak dans filmleri tarihinde yerini alıyor. Dirty Dancing, günümüz filmlerinde yapılan göndermeleri anlamlandırabilmek ve video kliplerde kullanılan belli noktaları çözümleyebilmek adına izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.
Flashdance (1983)
Hayatını kaynakçılık yaparak kazanan ve dansa duyduğu tutkuyu geceleri sahneye çıktığı mekanda yaptığı gösterilerle dışa vuran Alex’in (Jennifer Beals), en büyük hayali bale okuluna girip profesyonel bir dansçı olabilmektir. Gözlerini kapayıp karanlıkta müziği “görmeye” çalışan Alex’in, en büyük destekçileri ise büyükannesi ve aşk yaşamaya başlayacağı patronu olur. Sonunun, yazdığımız şu cümlelerden sonra dahi belli olduğu film, motivasyon verici yapısı ve ilham verici karakteristiğiyle 1980’lerin klasikleri arasında yer almayı başarıyor. Modasever izleyicilerin 80’ler okuması olarak da ele alabileceği film, ayak altına geçirilen tozluklar gibi trendlere yol açmasıyla da dikkat çekiyor. Birçok yapımda sahneleri modernize edilen filmin yönetmen koltuğunda ise; Lolita, Unfaithful ve Fatal Attraction gibi filmlerinden tanıdığımız Adrian Lyne oturuyor.
Grease (1978)
Dans/müzikal dendiği zaman ilk akla gelen filmlerden olan Grease, kuşkusuz ki sinema tarihinin klasikleri arasında yer alıyor. Saturday Night Fever’da sergilediği performansından bir sene sonra çekilen bu filmle “yakışıklı grup lideri” rollerinin vazgeçilmez olduğunu kanıtlayan John Travolta ile, 1974 Eurovision Şarkı Yarışması’nda dördüncülük derecesi alan Olivia Newton-John’un başrollerini paylaştığı film, lise yıllarında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor. Yazın tanışan ve kayıt oldukları okulda yeniden karşılaşan çift, klasik Amerikan lise çağı filmlerinin içinde barındırdığı birçok klişeyi sunmaktan geri durmazken, kullanılan klişelerin ise kimi zaman pozitif bağlamda değerlendirebileceğini de kanıtlıyor. Filmin yönetmenliğini üstlenen ve Blue Lagoon filmiyle hafızalardaki yerini sağlamlaştırmayı başaran Randal Kleiser’ın, bu filmle Travolta’nın oyunculuk, Newton’ın ise ses sanatçılığı konusundaki yıldızlarını parlattığı söylenebilir.
West Side Story (1961)
William Shakespeare’in Romeo ve Juliet eserinden ilham alınarak modern zamanlara uyarlanan ve iki farklı sokak çetesinin yaşadığı çatışmaların ortasında birbirine kavuşmaya çalışan aşıkları konu edinen West Side Story, dans/müzikal filmlerine ilgisi olan, olmayan her sinemaseverin izlemesi gereken yapımlar arasında yer alıyor. Jerome Robbins ile Robert Wise tarafından yönetilen ve ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesi kararı alınan filmin, 10 Oscar ödülü bulunuyor. Başrol oyuncuları olan Natalie Wood ile Richard Beymer’ın başarılı performansları aracılığıyla hayat bulan film, günümüzde de güncelliğini hiç kaybetmeden müzikal olarak sergilenmeye devam ediyor.
Singin’ in the Rain (1952)
Stenley Donen ve Gene Kelly’nin yönetmenliğini üstlendiği Singin’ in the Rain hakkında fazla söze gerek yok gibi. Lafı fazla uzatmadan, efsane olmuş şu sahne ile sizi baş başa bırakıyoruz:
The Red Shoes (1948)
Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız gibi masallarıyla tanınan Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in, bir diğer eseri olan Kırmızı Pabuçlar’dan ilham alınarak beyazperdeye uyarlanan The Red Shoes, tüm zamanların en iyi dans filmleri arasında yer alıyor. Orijinal hikayesinde satın aldığı ayakkabıların sihirli çıkmasıyla dans etmeden duramayan, bunun sonucunda da ayaklarını kestiren bir kızın anlatıldığı masal, film uyarlamasında ise yetenekli bir balerinin keşfinin ardından sahnelenecek olan gösterinin hazırlıkları ve tüm süreç boyunca yaşanan ilişkileri odağına alıyor. Sinema tarihinde önemli bir yer tutan ve iki Oscar ödülü de bulunan The Red Shoes’un yönetmenlik koltuğunda oturan isimler ise Michael Powell ve Emeric Pressburger oluyor. İkilinin beraber imza attığı birçok yapımdan biri olan The Red Shoes, hem güçlü uyarlama senaryosu, hem de başarılı sinematografisi ile mutlaka izlenmesi gereken yapımlar arasında yer alıyor.
Swing Time (1936)
Erwin S. Gelsey’in hikayesine bağlı olarak beyazperdeye aktarılan Swing Time, Büyük Bunalım’a kadar yaşanan “Jazz Age” döneminin en güzel örneklerinden birini oluşturuyor. George Setevens’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde yer alan oyuncular ise, müzikal tarihinin en başarılı isimlerinden Fred Astaire ile Ginger Rogers. Film kısaca, arkadaşları tarafından galeyana getirilerek kendi düğününü kaçıran Lucky’nin, Margaret’ın babasını ikna edebilmek ve girdiği iddiayı kazanmak için gösterdiği çabayı anlatıyor. Film, sinema tarihinde önemli bir inceleme yapmanızı sağlarken aynı zamanda eğlenceli vakit geçirmenizi de sağlayacaktır.
Gubse Tokgöz
44 yazı · İstanbul’da doğdu, küçük yaşta denize bağımlı oldu. Balıkçılar gerçekçi, balıklarsa hayalperest tarafını geliştirdi. Gazetecilik okuyup, sinemaya merak salarak iki tarafını da tatmin etmeye çalıştı. Hayatını okuyarak, yazarak ve fotoğraf çekerek geçiriyor. Bunların yanında şarap ve peyniri de bulunca inanılmaz mutlu olup “Bir de Stan Getz çalsan şairane olacak” diyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →