· 7 dk okuma

İsimsiz Karakterli Filmler

İsimsiz Karakterli Filmler

Hazırlayanlar: Gubse Tokgöz, Levent Tanıl

Sinema dünyasında isimlerini bir kenara bırakıp karakterleriyle andığımız pek çok film var. Sahip olduğu özelliklerle ana hikayeyi zirve noktalara taşıyarak bambaşka bir boyut kazanmasına yardımcı olan karakterler, bu sayede mevcut filme gizem ile birlikte psikolojik derinlik de yüklemeyi başarıyor. Bazen başrol, çoğu zaman ise yan karakter olarak karşımıza çıkan bu kahramanlar, sahip oldukları potansiyele gizem katarak, hikayenin merak olgusunu zirvelerde tutmayı sağlıyor. 

Sinema tarihinde yer alan isimsiz karakterler aslında ikiye ayrılıyor; bunların birincisini hiçbir hitap şekli bulundurmayan filmler oluştururken, ikincisini ise lakaplarıyla hitap edilen karakterler oluşturuyor. Clint Eastwood’un Dollars Trilogy’deki üç farklı lakabı buna örnek verilebilecekken, Antichrist’ın herhangi bir hitap şekli kullanmaması da bir diğerine örnek verilebilir.

Kimi zaman kafalarda soru işareti yaratmak, kimi zaman ise karakterlerin toplumsal düzen içerisindeki konumuna vurmak yapmak için kullanılan bu tekniğin önde gelen örneklerini derledik. Üzerinde pek de düşünülmeyen bir konu olan “isimsiz karakterlerin” dikkat çekilmeye değer bir konu olduğunu düşünüyor, iyi okumalar diliyoruz.

Dollars Trilogy – Clint Eastwood (1964 – 1966)

Sergio Leone tarafından 1964-66 yılları arasında çekilen ve Spaghetti Western türünün başyapıtı olarak kabul edilen Dolar Üçlemesi, aynı zamanda The Man With No Name Trilogy olarak da biliniyor. Filmin bu şekilde anılmasını sağlayan ise, başrol oyuncusu Clint Eastwood’un canlandırdığı karakterin belli bir isme sahip olmayarak her filmde farklı bir lakap alması. Serinin ilk filmi olan Bir Avuç Dolar’da (1964) Joe olarak hitap edilen Eastwood, ardından gelen Birkaç Dolar İçin filminde ise (1965) Manco lakabını alıyor.  İspanyolca’da “çolak” anlamına gelen Manco kelimesinin burada lakap olarak kullanılması,  karakterin ateş ettiği anlar haricinde her şeyi tek eliyle yapıyor olmasından ileri geliyor. Serinin son filmi olan İyi, Kötü ve Çirkin’e gelindiğinde ise artık Sarışın olarak hitap edilen bu baş karakter, kimilerine göre filmde edindiği yer bakımından “The Good” olarak da adlandırılıyor. Aslında Eastwood’un günümüzde dahi genel olarak  “Sarışın” diye anılmasına karşın, üçlemenin her filminde ayrı bir lakabının olması, serinin farklı bağlamlarla karşımıza çıktığının bir göstergesi oluyor.

The Lost Highway – Robert Blake (1997)

David Lynch sinemasının sürreal imgeler ve bilinçaltı karışıklıklarıyla sarmaş dolaş ettiği filmi Kayıp Otoban; Fred ve Renee çiftinin bir sabah evinin önünde esrarengiz bir video kaset bulmasıyla başlamaktadır. Video kasette eve gizlice girilmiş ve çift uyurken kayda alınmıştır. Sürekli artmakta olan kaset sayısı ve Fred’in eşinin kendisini aldattığı şüpheleriyle tedirgin edici bir konuma ulaşan film, bir gece Fred’in katılmış olduğu partide yanına yaklaşan gizemli bir adamın anlattıklarıyla daha da garip bir hal alır. Gizemli adam aynı anda iki yerde olabileceğini yaptırdığı bir telefon görüşmesiyle Fred’e ispat etmiştir. İşte bu sahneden itibaren ise film pek çok kırılma noktasını da beraberinde getirir. Robert Blake’in canlandırmış olduğu gizemli adam karakteri, Lynch’in Kayıp Otoban’ında adeta ara bulucu görevi üstlenir. Film boyunca gözlerini hiç kırpmayan ve kaşsız olan bu adam, Fred’in yanındayken onun ev telefonunu cevaplayarak filmi bambaşka bir boyuta taşır. İlerleyen sahnelerde birkaç kez daha karşılaşmış olduğumuz bu karakter, sahip olduğu gizem ve korkutucu bakışlar eşliğinde attığı kahkahalarla sinemanın en garip ve kendine özgü isimsiz karakterlerinden biri olarak görülmektedir.

Antichrist – Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg (2009)

Lars Von Trier’in en etkili yapımları arasında bulunan Deccal, vizyona girdiği dönemde yönetmenin diğer birçok filmi gibi sansasyon yaratmıştı. Kısaca değinecek olursak film, çocuklarının ölümünden sonra çiftin yaşadığı travmada, kadının duyduğu suçluluk duygusuna karşılık erkeğin bunu ortadan kaldırma çabasını anlatıyor; ancak erkeğin gireceği bu çaba başarılı olmaktan öte, içinde bulundukları sürecin daha da derin ve karanlık noktalara varmasına sebep olacaktır. Kadının hissettiği sorumluluk dolayısıyla yaşadığı psikolojik travma, çiftin Eden bahçesine gelmesiyle bir nevi anlam kazanır. Zira, Adem ile Havva’nın kovulduğu cennet bahçesi olarak geçen Eden, kadının kendini daha da fazla sorgulamasına sebebiyet vererek, dinler ve mitler üzerinden lanse edilen varoluş çelişkisine gönderme yapar. Film, vizyona girdiği dönemde her ne kadar “kadın karşıtı” olarak görülmüş olsa da, aslında kadının içinde bulunduğu toplumsal konuma mitlerin de etkisiyle derinlemesine inerek, onun yaşadığı süreçler karşısındaki çaresizlikle ortaya çıkan altbenliğini gözler önüne serer. İşte bu sebeplerledir ki Deccal’de, kadının ve erkeğin isimleri yoktur. Karakterler “she” ve “he” olarak geçer; çünkü varoluşları gereği gereksinim duymazlar.

12 Angry Men – Tüm Oyuncular (1957)

Bir tek mekan filmi olarak isimsiz karakterleri içerisinde barındırmakta olan 12 Öfkeli Adam; cinayet suçlamasıyla idama mahkum edilen bir gencin davasına bakan 12 jüri üyesinin diyalogları üzerinden şekillenmektedir. Birbirlerine isimlerinden ziyade numaralarıyla seslenmekte olan jüri üyeleri neredeyse filmin sonuna kadar da bu gizemi sürdürmektedirler. İki jüri üyesinin binadan ayrılmaları esnasında birbirlerine isimlerini söylemesi dışında hiç isim kullanılmayan filmde; davalı “çocuk”, tanıklar ise  “yaşlı adam” ve “karşı sokaktaki kadın” olarak anılırlar. Sidney Lumet’in ilk filmi olma özelliği taşıyan 12 Öfkeli Adam; karakterlerin kurmuş olduğu gerçekçi diyaloglar ve bir dakika bile sıkılmadan izlenilebilecek akıcı kurgusu sayesinde, sinema dünyasına isimsiz ve bir o kadar da ilginç karakterler armağan etmiştir.

Reservoir Dogs – Steve Busvemi, Quentin Tarantino, Edward Bunker (1992)

Quentin Tarantino’nun sinema dünyasına yönetmen olarak hızlı bir merhaba dediği ilk uzun metraj filmi Rezervuar Köpekleri; alakasız diyaloglar ve alışılmışın dışında ilerleyen kanlı şiddet sahneleriyle dönemin en dikkat çekici filmlerinden biri olmuştur. Beş kişilik hırsızlık çetesinin bir mücevher dükkanını soymaya çalışmalarını anlatan filmde, karakterlerin çoğu kendilerine takmış oldukları renklerle hitap etmektedirler. Steve Buscemi’nin Bay Pembe, Tarantino’nun Kahverengi ve Edward Bunker’in Bay Mavi’yi canlandırmış olduğu Rezervuar Köpekleri, klasik sinema kurgusundan çok öte ilerleyen hikaye akışı ve sürekli el değiştiren hakimiyet olgusuyla başarılı bir kara film örneği olarak da lanse edilmektedir. Harvey Keitel, Michael Madsen ve Tim Roth’un diğer renkleri canlandırmış olduğu film, büyük bir bölümünü tek mekan içerisinde ilerlettiği hikayesi sayesinde kendine has karakterler üretmeyi başarmıştır.

Gemide – Ella Manea (1998)

Genellikle erkek hikayeleri üzerinden şekillendirmiş olduğu filmleriyle tanınan yönetmen Serdar Akar; ilk uzun metraj denemesi olan Gemide ile Türk Sineması’na unutulmaz karakterler kazandırmayı başarmıştır. Bir kum kosterinin kaptanı ile tayfları arasındaki sağlıksız iletişimi merkezine alan film, Romen asıllı bir fahişenin bu dört erkeğin arasına düşmesiyle de yaşanan iktidar çatışmalarını gözler önüne serer. Aslında film boyunca ismi olmayan bu kadını karakterler arasında bir çeşit obje olarak izleriz.  Güzelliğinin yanı sıra, sessiz ve çaresiz bir konumda olan fahişenin ismini asla öğrenemeyiz. Daha sonralarda bu filmle paralel kurguda ilerlemekte olan başka bir hikayeyi anlatan Laleli’de Bir Azize’de de karşılaştığımız bu karakter; bedeni üzerinden şekillenen film içerisinde bazen sıradan, bazen ise önemli bir role bürünerek, kendisine isimsiz karakterli filmler listesinde yer buluyor.

Dogtooth – Tüm Oyuncular (2009)

Yunan Yönetmen Yorgos Lanthimos’un Oscar adaylığı da bulunan filmi Köpek Dişi, kimi kaynaklara göre korku-komedi türünde geçse de çoğunlukla dram kategorisinde yer alıyor. Film, Vigana Dentata adı verilen bir rahatsızlığa sahip olduğu inancında olan genç kızın yaşadıklarını anlatırken derin psikolojik / sosyolojik ögeler barındırıyor ve kimi komedi olarak görünebilecek noktalarda dahi izleyiciyi sorgulamaya itiyor. Psikanalizde kadın cinsel organının diş barındırdığı ve bu nedenle ilişki sırasında erkeklik organını koparacağı inancına dayanan hastalık hikayenin çıkış noktasını oluştururken, film aynı zamanda ele aldığı aile kavramı üzerinden kamusal hayata göndermeler de yapıyor. İçinde barındırdığı sistem eleştirisini ise karakterlerine herhangi bir isim vermeden yalnızca “anne”, “baba”, “çocuk” ifadeleriyle vurguluyor. Böylece “fert” olgusu öne çıkarak “birey” arkada kalmış ve vurgulanmak istenilen eleştiri ile isimsiz karakterler bir bütünlük sağlamış oluyor.

Drive – Ryan Gosling

James Sallis’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan Sürücü, Hollywood’da dublör olarak çalışan ve üstün araba kullanabilme yetisinden faydalanarak geceleri soygunlara katılan bir karakterin hikayesini anlatıyor. Ryan Gosling’in canlandırdığı bu karakterin geçmişi hakkında filmde detaylı bir bilgi verilmediği gibi, aynı zamanda karakterin ismi hakkında da bir bilgilendirmede bulunulmuyor. Gosling, güzel komşusu Irene ile tanışmasının ardından gelişecek olayları takiben, hem onun hem de ailesinin hayatını kurtarmaya çalışıyor. Hossein Amini tarafından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda oturan isim ise Nicolos Winding Refn. 64. Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülü alan Refn’in başarısına, Ryan Gosling’in başarılı oyunculuğu da eklenince ortaya Oscar adaylığı da bulunan bol ödüllü ve başarılı bir yapım çıkıyor.

Tabutta Rövaşata – Ayşen Aydemir (1996)

Dönemin Rumeli Hisarı’nı mesken tutarak sokaklarda yaşamaya çalışan sıradışı bir araba hırsızının hikayesini anlatan Tabutta Rövaşata filminde; boynuna doladığı sarı fuları, kederli sigara içişleri ve en önemlisi de çaresizliği siper ettiği kadın bedeniyle Ayşen Aydemir’in canlandırmış olduğu Eroin Bağımlısı Kız karakteri, karanlık ve değişik bir dilde ilerlemekte olan filmin en vurucu sahnelerinde başrolü üstlenmektedir. Sokaklarda sersefil bir şekilde yaşamakta olan Mahsun’un kendisine aşık olmasını son fırsat olarak gören ve yine onun açmış olduğu odada kendisini pazarlayarak büyük hayal kırıklıkları yaratan karakter, baştan sona varoşluk içeren filmde gerçekçi hayatın sokaktaki peri kızlarını temsil eder. Karakterlerin ne olursa olsun asla ismini sorma gereksinimi duymadığı bu kadın, filmin sonlarına doğru “Mahsun beni Taksim’e götür” feryatlarıyla hafızalarda yer edinmektedir.

 

Fight Club – Edward Norton (1999)

Chuck Palahniuk’ın aynı adlı romanından uyarlanan Dövüş Kulübü, kuşkusuz ki David Fincher’ın sinemaseverlere kazandırdığı en büyük yapıtlardan ve listenin de “olmazsa olmaz” filmlerinden. Film, birçok algı kapısını açarak karakterler hakkında çeşitli tartışmalara konu oldu ve halen daha oluyor; ancak kesin olan bir nokta var ki; günümüze kadar yapılan Edward Norton’ın canlandırdığı karakter hakkındaki Jack / Tyler tartışmaları yersiz kalıyor. Zira film, Norton’ın canlandırdığı karakter hakkında “anlatıcı” haricinde hiçbir bilgi vermiyor.

Dövüş Kulübü, listeye Edward Norton’ın karakter çelişkisi dolayısıyla aldığımız bir film olsa da, içinde halen daha çözülmeye devam eden birçok öge barındırıyor. Bu noktada da fazla uzatmadan, karakterlerin varoluş sorunsalı hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →