Işığı Tutan Eller: Emmanuel Lubezki
Bir güneş ışığı süzmesi sizin için birçok evrende birçok farklı ansal düzlemde farklı anlamlar taşıyabilir. Bir oturma odasında baharın kapıyı her an çalabileceği bir zamansallıkta odaya vuran batan güneşin son ışık huzmeleri, havada uçuşan tozların manifesto arası olabilir ve bu ışık içerisinde uçuşan tozları seyreden kalbiniz varoluşsal bir girdabında içinde kaybolabilir ve beyniniz kalan yalnızlıkla beraber ölümün korkusunu bütün vücudunuza sarabilir. Yalnızlık, ölüm ve anlamsızlık bir anda insanlık denilen zayıf mantıksal mikroorganizmanızda her bir toz tanesinin ışık ile olan ilişkisinden doğabilir. Aynı zamanda başka bir mekansallıkta tepemizdeki bu ilahi güçle eş değer tutulan sıcak parlaklık bizim için bir savaşma ve sevişme alanı olabilir. Işığın hem kör edici atmosferi hem de isyankar, her şeyi açığa çıkaran şizofrenik yakıcılığı insanın duygularının birer yaratıcısı ve yansıması olarak bedenin bir noktasında kendine yer bulup gücünü gösterebilir. Bedenin ışıkla karşılaşma anında duyduğu karşı konulmaz varsıl duygular alanı gözün bakışında kırılmalara olanaklılık sağlayan bir çeşit güç alanıdır. Gözün ışıkla girdiği ilişki içerisindeki tarifsiz merak ve arzu kıvılcımları ışığın kendisinden gelen tanrısallığının bir yansımasıdır sadece. Göz istediğini gördüğü ve ışık da bu maddeselliği görünür kıldığı sürece gözün egemenliği altında görülen her şey ışığın ustaca yaptığı el çabukluğudur.
I Origins filmindeki görmeyen canlılar ve ışık anına dönecek olursak tanrının ve ışığın boyutsal benzerliğini de bir kez daha temsil üzerinden anımsayabiliriz. Teke indirip odaklanacağım tek boyut – kısım göz ve tanrısallık arasındaki köprü olur. Gözün görmesinin yani ışığın bir mercek içerisinden girerek belki de bizim için harikalar diyarına açılmasının tanrısal bir boyutunun olduğu filmde tartışılına ve daha sonra metafizik ile beraber gizemi yaratılan bir durum. Bununla beraber ise görmeyen bir solucanın ışıktan haberi olmaması gibi beş duyusu olan insanın nelerden haberi olmadığı sorusu izleyicinin algısı içerisinde üstün bir algısal alanda yani aslında algısının dışında soru işareti olarak yerini alıyor. Görmeyen bir solucan için ışığın varlığından söz etmek imkansızken hatta ve hatta belki düşünsel lugatta ışık için kullanılabilecek bir gösteren dilsel belirten yokken solucanın ışığın içerisinde yaşadığını maddesel algı alanında biliyoruz. Aynı şeyi insanlık içinde okuyabilir miyiz sorusu hem filmde etki eden hakiki bir metafiziksel argüman hem de gündelik hayatta düşünmediğimiz destansı bir sorunsal. Özetleyecek olursam I Origins’den gelen ilk boyut göz ve tanrısallık arasındaki bağsal birliktelik ve düşünsel boyuttaki iletişim. Görme ve görememe üzerine kurulu bir inanış üzerinden gördüklerimiz ve göremediklerimiz sorunsalı bir tanrı ve güç sorgusuna evriliyor. Fakat burada bir nokta da görmenin kendini oluşturmadaki sürecin enzimi. Işık görmenin var olmasında ‘ol’ diyen bir güç, tanrının yerini kolaylıkla alabilecek bir ilah.

Işığın kırıldığı anda renklenen dünyanın altında gören gözler olarak bizler aslında yaptığımız tek şey bize verilen doğrultusunda beynimize aldığımız açısal alanı yorumlamak. Bu yorumlar sayesinde bir kanıya varıyoruz, bir şeye inanıyoru ve bir şey için yaşayıp ölüyoruz. Işığın getirmiş olduğu durağan huzur, aşk, ölüm ve yok olma aslında gözümüz sayesinde bir hareket kazanıyor ve hareketsellik içerisinde toz bulutu dile gelebiliyor. Bu dile geliş bireysellik içerisinde bir hayat anlamı veya bir ölüm kutsallığı taşısa da bunun sanata geçişi ve kolektif bir tesir alanı oluşturması için bir rehbere ihtiyaç duyuluyor. Sanatın karakteristik hareketsel alanı olan sinema içerisinde de bu ışığın usta bükücüsü kameranın gözüyle izleyicinin gözü arasındaki büyüyü gerçekleştiren görüntü yönetmeni devreye giriyor. Bu yazının karakterleri olan ışık, göz ve tanrısallık bağlamında kendisinden söz edeceğim büyücü ise Emmanuel Lubezki. Lubezki kariyeri boyunca birçok farklı yönetmenle çalışmış fakat her işinde kendine has atmosferini, ışık ve gölge oyununu kameranın gözüyle yakalamış ve bunu izleyicinin gözüne empoze etmiş bir görüntü yönetmeni. 1964 Mexico City doğumlu olan Lubezki ya da takma adıyla Chivo televizyon projeleri, uzun metraj ve kısa metraj gibi bütün işleriyle beraber 42 tane işin büyücüsü konumunda karşımıza çıktı. Olgunlaşan ağacın ışığa ulaşması için uzaması gibi ve aynı zamanda köklerinin derinleşerek daha çok suyu damarlarında gezdirmesi gibi Lubezki de yıllar içinde kendi ışığını eline aldı ve tarifi imkansız işlerin, görsel şölenlerin ortaya çıkmasını sağladı. Arka arkaya almış olduğu üç akademi ödülü yanında aldığı birçok ödül ve adaylık ile beraber isminin de dillerde yer etmesini sağlayan görüntü yönetmenini bu yazıda iki ana hat üzerinden ele alacağım ve ışığının perspektifinde yol alacağım. Doğal ışığı kullanma denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Lubezki’nin işlerindeki tabiat kaynaklı ululuk ve saflık onun ışığı elinde tutan adam olarak karşımıza çıkarıyor. Işığı tutan ellerin sahibi Emmanuel Lubezki’nin filmografisindeki ışığı ve gölgeyi arayarak şairene görselliğinde bir anlam hayali veya hayal anlamı için kazmaya çabalayacağım.
Gölgenin İçerisindeki Lubezki Elleri
A Little Princess (1995)

Bütün kızlar birer prensestir. Bir kızın babasından duyduğu cümle içerisinde kendi hayal gücünü ve dünyanın karanlık realitesini harmanladığı bir yaşam serüveni. Oyuncakların canlı olduğuna inanılan bir yaşın getirmiş olduğu sihirsel inanç ve aynı zamanda karşı konulmaz bir gerçeklik arayışı filmin içerisindeki karanlık içerisindeki aydınlık anların tamamen dile dökülmüş hali, ya da o anlar Lubezki şiirselliği içerisinde dile gelmiş anlar. Lubezki’nin ellerinde gölgeyi tutuyor olması bu filmin şehirsel karanlığının daha karanlık, çocuğun gözünden hayal dünyasını ve yaşamının hayal damarını mükemmel bir ışık saflığı ile dolmasını sağlıyor. Dünyevi olayların henüz çocuk dünyası için bir önem teşkil etmediği anlarda savaşın, soğukluğun ve kapitalist düzenin bir çocuğun hayatına olan dokunuşu ve onun karlar içerisinde dans ederken, yağmurda kaygan bir tahtadan hayatının köprüsünü kurmaya çabalarken ve Hindistan’da bir prenses macerası yaşarken geçirdiği süreyi tarifsiz bir ipeksi şiire hem dönüştürüyor hem de buradan onu kırıyor. Lubezki’nin gölge içerisinde ışığı bir çocuğun gözlerinin gördükleri ama aslında görmedikleri üzerinden yansıtması onun görüntü yönetmenliğinde usta bir adım. Işığın kullanımın yanında Lubezki’nin görüntüler arası ahengi de çocuksu bir havanın getirmiş olduğu dans gibi ekranda birbirini takip ederek ilerliyor. Yetişkinlerin hayatlarından soyutlanan görüntüler ile beraber dış dünyanın soğukluğu kesiştiği anda Lubezki’nin şiiri çıkıyor. Sonunda romantik bir bitiş hakim olsa da yine de çocuksu bir maceranın gölgesinde küçük kırıkları görebiliyoruz. Zamanın toplumsal kılıflarına ve kısıtlamalarına karşı çocukların o inanılmayan gelişmiş duygu dünyalarından bir eleştiri geliyor ve uzanan bir el ile ve aynı zamanda bir hayal ile çocukların dünyası yetişkin gölgesine kapatılıyor.
Sleepy Hollow (1999)

Tim Burton’ın sinema çizgisinin dışında olmayan bir film olan Sleepy Hollow’da karakterlerin yüzünde ışıksal ‘gariplik’ içerisinde Lubezki’nin kendi eklediği, kendini tanımlayan ve oluşturan izlerine rastlıyoruz. yüzlerdeki ışıksallık bir nevi onları hem hayalet vari bir beyazlık ile tanımlarken bir yandan da süvarinin gölgeler içerisinden başsız bir şekilde gelmesi karşısında karakterlerin yüzündeki ışıksal aydınlık hayata dair bir mesajı saklıyor. Sisler içerisinden bir şeyleri aralayarak akıp gelen doğal ışık Lubezki elinden gölgeleri ve ölümleri yararak ekranın ötesinde bize kadar ulaşıyor. Grinin ağır bastığı bir atmosfer içerisinde korku filmi sahnelerinin yer edinmesi bir o kadar kolayken bu atmosfer içerisinde Lubezki geçmişin anılarını ve rüyaları yine aynı doğal ışık üzerinden hatırlama anlarının parlaklı veya sönük halinin gafletine düşmüyor ve atmosferin akıcılığı içerisinde geçmiş, aşk, korku ve kara mizah durumlarının birer yansımalarını sahnelere taşıyor. Sinematografik olarak Lubezki’nin hem göndermeler yaparak hem de kendini bularak ortaya çıkardığı görüntüsel düşlerde köprünün yine bir geçiş ritüelini simgelediğini tıpkı Nosferatu’da olduğu gibi görebiliyoruz ve artık görmekle kalmıyoruz bu sefer de ayak seslerini kulaklarımızda hissediyoruz ve karanlık içerisinde kilisenin ışığında kör oluyoruz. Aynı zamanda Lubezki’nin birçok filminde kullandığı teknik kendini göstermeye başlıyor ve kameranın görünür ayrıştırıcılığı daha belirgin hale getirilerek yok ediliyor. Sıçrayan kan veya su kameranın üzerinde kalıyor, ya gidiyor ya da leke olarak iz bırakıyor. Fakat bu sıçrama hareketi izleyicinin kameranın gözünün varlığının farkına varmasını sağlıyor ama aynı zamanda da bu uzanış bir gerçeklik algısı yaratıyor çünkü o uzanış bir mesafeyi kırıyor ve böylelikle Lubezki yaratıcı olarak sınırları kaldırıyor.
A Series of Unfortunate Events (2004)

Abartının içerisindeki sadelik ve talihsiz serüvenler içerisinde akıp giden abartısı olmayan bir ışık demeti, bir kıvılcım ve ruhların temizliği içerisinde ruhların kendini arıtmaya çabalaması. İşte tüm bu kıvılcımlar yine bir kıvılcım ile çıkıyor ve Lubezki bu sefer ışığı eline alıp onunla oynayarak bir şeyler yaratmak yerine ışığı ilk başta yolluyor bir kıvılcım ortaya atıyor ve daha sonrasında gizil bir ışığın aydınlattığı karanlık macerayı izlemeye başlıyor. Talihsiz serüvenlerin üç yetim çocuğun hayatından akıp gitmesi bir kara komedi üzerinden yapılsa da Lubezki yine ve yeniden gölgeyle oynamanın tadını çıkarıyor. Yanmış bir ev içerisindeki gölgenin karanlığında çocuksu umut ve gelecek hayalinin geçmişle buluştuğu mekansal anlıkta ışık bir anda tüm her şeyi alıp götürüyor ve gölgenin gizlendiği bir anda kendini mutluluk içerisinde var ediyor. Bununla beraber sıcaklığın hissedildiği anlarda kendinden bir anda beliren mutluluk ışığı ve huzmesi çocukların gülmeyen yüzlerindeki sıcaklığa denk düşüyor ya da uyurken buldukları huzurun kapısını aralıyor. Aynı zamanda bir çarşaf içerisinde yeniden yaratılan mikro kozmosta çocukların ışığı kullanarak kaybettikleri kimliksiz arzu nesnelerinin duvara yansıtılan gölgeleri onların mutluluk arayışında ışık ve gölge arasındaki o anlık dürtlerini gözler önüne seriyor. Işığın tanrısallığının yanında filmde Lubezki’nin kullandığı ters ışık ile beraber artık Lubezki tanrıcılık oynamayı bir kenara bırakmış oluyor ve filmdeki anlatıcıyla beraber bir ortaklık içerisine giriyor. Tanrının yaratıcı gücü ve gözü Lubezki’nin ellerindeyken anlatıcının vücut bulmuş belirsiz beden formu ve sesi tanrıcılık için iki beden oluşturuyor. Aynı zamanda ilk kez Lubezki doğal ışık için bir amaç olma yolundan sapıyor ve onu filmde bir araç olarak kullanıyor. Yine aynı perspektiften kendinin kutsallığını bir kenara bırakıp araçsallaşıyor.
Children of Men (2006)

Distopya içerisindeki bir umut filmini, gölgenin içerisinden gelerek ışık ile oynayan ve bir şiir ortaya çıkaran görüntü yönetmeni Lubezki’den daha iyi kim ortaya çıkarabilirdi bilmiyorum. Karanlık üzerine kurulu olan bir dünyada umudun yeşermesiyle beraber gelen kaos ve alışılmışın dışındaki düzenin yeniden kurulmaya çabalanması ve insanlığın yeniden üretme çabasının son bulduğu anda tekrar başlaması tıpkı savaşın içerisinde aniden gelen bir sessizlik ve ateşkes gibi ani ve sıra dışı bir boyut kazanıyor, aniden insanın hırsının ve kızgınlığının yeniden başlaması ise ölümün bir anda gelmesi gibi tekrar düzenin üstüne çöküyor. Işığın hem korkuyu getirmesi hem de ümidin yeşermesini anlatması Lubezki’nin ellerinde hayat buluyor, siyasetin altında ezilmiş olan bir ırkın sesini çıkarması gibi karanlık ve korku dolu bir dünyada doğumun başını göstermesi hem zor hem de kolay bir kahkahaya dönüşüyor. Bir adamın duygusal boşluğu ve kendi iç hesaplaşmalarında devam eden sonluluk filmin renksel ve ışıksal düzlemine Lubezki’nin gözünden çok net bir şekilde akıtılıyor. Boşvermiş bir duygu tesiri alanında atmosferin griselliği ve patlamanın bile kapısını aralayamayan karanlık, bir anının geri gelmesi ya da o anının öznelerinden birinin gelmesiyle beraber sarı yapay ışığın karanlığı delmesine neden oluyor. Fakat bununla beraber filmdeki durağanlık ve vurdumduymazlık bir sekteye uğruyor. İşin içine sanatın cansız canlılığı giriyor ve adamın hayatındaki ölümsüz kalacak şeyler şehrin kaotikliğinden uzakta yeşeriyor. Daha sonra ölümün beden ile buluşmasına az kala kaosun dışında olsa bile adamın gözüne bir sis perdesi çöküyor. Yaşamın artık yok olmasına anlar kala görüntünün keskinliği azalıyor, her şey bir bütünün parçası olmaya başlayarak kendi realitelerini bırakıyorlar, bir gizin içerisine saklanmaya başlıyorlar. Lubezki ölümü ilan ediyor.
Işığın İçerisindeki Lubezki Elleri
The Tree of Life (2011)

Bir varoluş hikayesi. Varolmanın hikayesi. Bir aileden yola çıkarak kadının gözünden ve çocuğun gözünden yaşamın almasızlığı ve anlamı üzerine bir yolculuk. Bir ölüm ile gelen çatırdamanın geçmişte yaşanan tüm sorgulamaları gün yüzüne çıkardığı bir tarifsiz karşılaşma anı. Bu ölüm ile karşılaşma öznesiz olan bir varoluşun da aynı zamanda tekrar başlaması. Ölümün olduğu yerde bir başlangıcın gizli hazinesi yatarken tanrının nerede olduğu ve ne yaptığı bir evrenin oluşması ile gözler önüne seriliyor. Bir yaratılma veya var olma aslında ölüm gibi anısızın gelen bir olgu bir süreç mi yoksa yine ölüm gibi baştan belli olan ama zamanla ortaya çıkan ve her adımın onu oluşturmaya sevk eden bir etmeni mi sorusu Lubezki ile beraber ışığın var olmasıyla sorgulanıyor. Tekrar ışık ve tanrısallık noktasına geri dönen Lubezki bu yaratılış anını ve ışığın her şeyi oluşturup her şeyi sorunsallaştırdığı anda bir çocuğun babasını bir yere koymaya ve onu hayatında tanımlamaya itiyor. Babanın hem kendine çekmeye çabalaması hem de bir yandan onun zincirlerini oğullarının boynuna dolaması bir ışık huzmesinin ağacın içinden geçerek yere solan çimlerin üzerine düşmesi gibi hem bir meydana getirmeyi hem de bir yandan yok etmeyi somutlaştırıyor. Zamansız bir hikayenin sonunda geleceğin ve geçmişin hem bireysel alanında hem de evren alanında çarpışmasıyla beraber artık ışık kendini çekiyor. Karanlık ve puslu bir alanda sevginin ve kavuşmanın sorunsuz cevheri ortaya çıkıyor. Işık ya da tanrı kendini ele veriyor, hayatın inişleri ve çıkışlarından elini çekerek insanların aniden dans etmesini ve gözlerin sonsuzluk içinde kaybolmasına olanak sağlıyor. Bu olanaklığı Lubezki tüm film boyunca elinde tutup son anda özgür bırakıyor. Bir ailenin mutlu aile tablosundan yola çıkan Lubezki fırçasını sonsuz ışık denizine batırıyor ve ‘tanrının nerede olduğunu’ çizip duruyor.
Gravity (2013)

Bir İkarus hikayesi gibi uzayda kendini yakan bir kadının hikayesi Gravity, Lubezki’nin ışığa en yakın olduğu anlardan biri. Uzayın sessizliği ve korkutuculuğu içerisinde hayat hikayelerinin getirmiş olduğu canlılık hissi uzayın o uçsuz bucaksız olan cansızlığını deliyor. Aynı zamanda ışığın tam olarak neresi olduğunun bilinmezliği tarifi imkansız bir korku ve mücadele alanı oluşturuyor. Dünyaya dönmek gibi bir empati kurulamayacak olan isteğin altında yatan kaybolmuşluk ve üşümüşlük altında yatan suyun kendini hem öldüren hem de kurtaran olarak lanse etmesi ve insanın tekrar yeniden varoluşunu ispatlayarak ayağa kalkması ve dünyanın yeniden onun altında eziliyor olması Lubezki’nin ışığı yani yenide tanrıyı elinde tuttuğunu gösteriyor. Ayrıca filmde kulaklarınızın zarlarını delen ve sinirlerinizi bozan çığırtkan bir sessizlik hakim oluyor. Uzayın ve aynı zamanda yalnız kalmış olmanın getirdiği kafa karışıklılığında sessizlik en büyük düşman olarak yerini alıyor. Sessizlik içerisindeki karanlık taraf bir köpeğin havlaması ve bir çocuğun anlamsız sözcüksü konuşmaları tarafından parçalanıyor. Bu parçalanma bilinç dışı tarafından yeniden yaratılıyor ve karanlıktan çıkmak için kendine bir yer arıyor. Mekanik maddeselliğin ışıklarının tekrar yanmasıyla beraber gölgenin içerisinden sıcaklığın arttığı ve ışığın dostane olduğu bir yolculuk başlıyor. Hayatta kalmanın sessizliği delmek ve tekrar sessizlik içerisine ama bu sefer huzura kavuşmanın epiksel bir düşünü yaratıyor Lubezki. Fakat en büyük hile ise yine bir ışık ve tanrı oyunuyla geliyor. Eğer ölüm ile burun buruna geldiyseniz her daim bir inanç tohumu yeşertirsiniz genel geçer düşüncesini Lubezki kırıyor ve yok sayıyor; aynı zamanda da ışığın her daim hareketliliği içinde tanrısallığı profanlaştırıyor kutsallık ve durağanlık alanından çekip koparıyor, yeşeren tohumu eziyor.
Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) (2014)

Öncelikle her seferinde kamera kullanmasında bir zevk veren tınısı olan Lubezki Birdman ile bunu başka bir boyuta taşıdığını söyleyebilirim. Filmi takip etmenin bu kadar destansı olması görüntü yönetmeni olan Lubezki’nin tekrar ellerini tanrısallaştırdığı bir ansal dokunuştur. Tanrıcılık oynayan Lubezki’nin bir adamın kendinden geçtiği anlarda bile onun kendisinden daha çok bize kendisini fark ettirmesi ve delilik olarak tanımlayabileceğimiz bir halde olan adamın, aynı zamanda sıra dışı diyebileceğimiz aktörün, normların ve yer çekimi gibi anlamsız olan kuralların dışına çıkan bir kuşun bilinç ve bilinç dışı akışlarında kaybolmamızı sağlaması görüntünün beynimizden geçip tüm vücudumuza yayılmasını sağlıyor. Tekrar ışığı elinde tutan Lubezki bu sefer sahne ışıklarının yapaylığı altında gerçek bir şeyler arıyor. İlişkinin bir yansıması olarak oyunda farklı bir realite yansıtılmaya çabalarken aslında bir süre sonra oyuncuların oyunculuk mu yaptığı yoksa o an kendilerini mi oraya çıkardıklarını anlamıyoruz. Sahne ışıklarının yaratmış olduğu kurgusal alanda aslında biz yeniden kurgusal alanın kurgusal başka bir boyutunu izliyoruz. İki farklı kamera merceğinin bir şeyleri süzmesi gerekirken bu ikilik bir yok etme politikası başlatıyor ve bizim ne izlediğimizi bize kaybettiriyor. Bir hayat kesiti mi, bir kurgu mu yoksa bir kurgu içerisindeki kurgu mu izliyoruz diye kendimize sorarken ışıklar bir anda sönüyor ve bir kurşunun kıvılcımı tüm realite ve kurgu çizgisini çekip alıyor. Aynı zamanda şehrin yapısal ve ışıksal yeniden yukarıdan bir göz ve ışıkla manifesto edilmesi bir eleştirmenin donukluğu gibi sadece öylece karşımızda duruyor ve bizde hem bir patlama ihtiyacı uyandırıyor hem de aynı zamanda bir sorgulama yapmamıza neden oluyor. Uçmanın getirdiği özgürlük ve çılgınlık Lubezki’nin ışıksal elinden kendin olma olarak ortaya çıkıyor.
The Revenant (2015)

Lubezki’nin ışık ve gölge için yaratıcı ellerine baktıktan sonra konusal olarak da bir çatı inşa edebiliriz. Bir geçmiş yolculuğunun yanında bir çocuksu dünya yaratan görüntü yönetmeni daha sonra bir fantezinin içerisinden geçiyor ve bu fantezi sonrasını kendini bir distopyanın içerisinde buluyor. Aynı zamanda bir yetişkin hayatını gözüne kestiriyor ve bunu gözlerinin sınırlarını zorlayarak izleyicinin gözlerine bir bağ kursun diye öne atıyor. Uzayın içerisinde gezdikten sonra suyun içerisine boğuluyor ve tekrar suyun yaratıcı gücü ile beraber evrenin oluşumundan bir varoluşçu görsel sorgulamaya giriyor. Son filmiyle de aslında kendisinin döngüsünü tamamlıyor ve artık kendini doğanın içerisinde bir kaybolabilecek kar tanesi gibi bırakıyor ve doğanın onu yutmasını bekliyor. Doğanın bu yutuşu ile beraber artık doğanın bir parçası olan Lubezki destansı görüntüleri ve şiirsel sessiz kaotik anlarıyla The Revenant’ı ortaya çıkarıyor. Bir babanın bu sefer kaybettiği oğlu için kendini besleyecek başka bir yolculuğa çıkmasının hikayesinin gözü oluyor Lubezki. Doğanın içerisinde aslında insan hırsının ne denli anlamsızlaşabileceği ve doğanın her yerinden gelen bir tanrısallık ile insanın gözlerinin ne denli kör olabileceğini yansıtıyor. Işığın hem kendi içine aldığı hem de dışarı attığı bir mekansallıkta insanın hırslarının çıplaklığını ve altında ezildiği güce tamamiyle gözlerimizin önüne serilmiş bir perspektif ile maruz kalıyoruz. Lubezki bu sefer ışığı elinde tutmaktan vazgeçiyor ve gölgenin içine de girmeyerek kendini tanrısallığa teslim ediyor. Tanrıcılık oynayan bu görüntü yönetmenin aslında kaybetmiş olduğu bir ‘savaş’ değil bahsettiğim daha çok bedeninden artık kendini yok edip daha üstün bir şeyin parçası olmasından bahsediyorum. Bu bütünleşme anıyla beraber doğanın bir parçası oluyor Lubezki ve insanlığın gözünün yakalayamadıklarını yakalayıp getiriyor.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →