İran Sineması Dosyası
1.Bölüm
İran Sineması Ve Doğuşu
Popüler kültürün bir parçası olması ve sanatsal yönü dışında, sinema, bugün toplumsal belleğin oluşmasında, sonraki nesillere aktarılmasında en etkin ve en önemli görevlerden birini üstleniyor. Nitekim sinemayı tarihe tanıklık eden ve bunu kitlelerin hafızasına kazıyan bir mecra olarak ele aldığımızda, onu, bir ülkenin kültürel, siyasal değişiminden, sosyokültürel şartlarından bağımsız düşünmek doğru bir yaklaşım olmaz. Özellikle de İran Sineması gibi her türlü baskıya, devrime, savaşlara rağmen mücadelesini sürdürüp, kendine özgü bir sinema yaratarak zafer kazanmış, bununla kalmayıp sinemasını tüm dünyaya kabul ettirmiş, dünyaya sinema ihraç etmeyi başarabilmiş bir ülkenin geçirdiği değişimlerin sinemaya yansıması bu noktada çok daha fazla önem kazanıyor. Hatta bu varolma mücadelesinden artan kalan kadınların, çocukların, ailelerin hikâyeleri İran Sinemasını bugünkü konumuna taşıyan en önemli sebeplerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Hollywood sinemasının bugün tüm dünyadaki hâkimiyetine ve filmler için ayırdıkları astronomik bütçelere rağmen, bugün kendine yadsınamayacak bir takipçi ve izleyici kitlesi oluşturma başarısı göstermiş az sayıdaki sinemalardan biri olarak İran sineması bunu, Neslihan Acu’nun ifadesiyle “Bütçesi küçük ama insanlığı büyük, samimi, dürüst filmler” yapabilmesine borçlu. Yıllardır sayısız film festivalinden ödülle dönen İran filmlerinin, gerçek ya da gerçek olmasa da her an birimizin başına gelebileceğini bildiğimiz hikâyeleri, hayatın içinden yalın ve gerçekçi anlatımı, sinemanın genel olarak eğlendirici kimliğinden sıyrılıp insanı sorgulamaya, düşünmeye sevk eden hatta vicdan geliştirmesine, empati kurmasına yardımcı olan duruşu bugün bulunduğu noktada olmasının sebepleri olarak karşımızda duruyor. Bu bağlamda “İran sinemasının, siyasal düzeyde Batı ülkeleriyle yaşanan krizlere, Hollywood sinemasına karşı eleştirel duruşuna, ekonomik ve toplumsal açıdan sahip olduğu kısıtlı imkânlara rağmen kazandığı başarılar, alternatif sinema açısından çok önemli bir olgudur.” (Çağlayan’ın çalışması, (Yazgıç, 2005’den alıntı))
İran filmlerinin birçok festivalde kazandığı başarıyı ülke içinde takdir edenler olduğu kadar, festivalde ödül kazanan filmlere itibar etmeyenler de var. Festivale katılan filmler halkın ilgisini çekmediği gibi filmlerin “Farsi film” ve “Batıcı, avangard, festivallik” filmler şeklinde ayrılmalarına da sebep olmuştur. (Aktaş, 2005, s.164)
“Yani, Yeni İran Sineması kendi ülkesinde misafir pozisyonunda kalmaktadır. Bununla birlikte festival jürilerinin beğenisi esas alındığından, ülke aleyhine film çekildiği, İran’ın kırsal ve varoş kesiminin fakir yaşamları anlatılarak ülkenin imajının zedelendiği, önceki yönetmenler taklit edilerek İran sinemasının kendini tekrar etmesine sebep olunduğu gibi eleştiriler de sıklıkla dile getirilmektedir. Bu noktada, Batı’nın beğendiği ve ödüllendirdiği tarzda öyküler üretmek adına “kendi kendilerine oryantalizm” tuzağına düşme tehlikesi baş göstermektedir.” (Çağlayan’ın çalışması,(Kırel, 2007, s.400’den alıntı))
İranlı yönetmen Daryuş Mehrcuyi ise bu yöndeki eleştirilere karşı, festivallere özel film yapmanın yanlış olmadığını, sanatsal filmlerin ancak festivallerde yer bulabildiğini, festivallerin sanatsal sinemayı kapitalist sistemden koruduğunu hatta dünyada hiçbir ülkenin İran’daki kadar sanatsal film yapılmadığını, İran sinemasının dünyadaki başarısını da buna borçlu olduğunu iddia ediyor. (Özden,2006)
İran’da belli bir kitle tarafından farklı sebeplerle eleştirilmesine, bazı sinemaseverler tarafından fazla dramatik ve mesaj kaygılı bulunmasına, Hollywood sinemasında alışkın olduğumuz görsel efektlerden, farklı çekim açılarından, deformasyonlardan yoksun olmasına, ülkedeki siyasi ve sosyal değişime direnmesi ve rejim değişiminden büyük darbe almasına rağmen gösterdiği gelişim ve mevcut konumu ile İran sineması takdiri fazlasıyla hak ediyor.
Bu noktada İran sinemasının önemini anlamak ve ona gereken değeri vermek için İran’ın sinema ile ne zaman tanıştığına, dini otoriteler tarafından karşılaştığı sert tepkiler döneminden, geçtiğimiz ay 31. Fecir Film Festivalinin kapanışında konuşan İran İslami Kültür ve İrşad Bakanı’nın “İslam İnkilabı Rehberi Humeyni’nin de buyurduğu gibi sinema ülkenin ilerlemesi yolunda bir anahtardır.” noktasına nasıl geldiğine bakmakta fayda var. (Fars Haber Ajansı, 2013)
İran’ın sinema ile tanışmasına dair iki farklı bilgi var. Bunlardan biri İran’da aşiret sistemiyle hükümet kuran son topluluk olan Gacar ailesinin şahı olan Gacar Şahı Muzafferüddin Şah’ın 1900 yılında Paris’e yaptığı bir ziyarette sinematograf ve Lantern Majik (Büyülü Fener) ile karşılaşması, bazı filmleri izlemesi, hareketli fotoğrafları çok beğenmesi sonrası bunları çeken makinelerin alınması talimatını vermesi ile ülkenin sinema ile tanışmış olmasıdır. Avrupa gezisinde Muzafferüddin Şah’ın yanında bulunan özel fotoğrafçısı Mirza İbrahim Han Akkasbaşı, ağustos ayında Belçika’da gerçekleşen Çiçek Bayramı’na katılıyor. Orada bunu çeken Akkasbaşı ilk İranlı sinemacı kabul ediliyor. (Gökçe,s.38) İran’a sinemanın girişi ile ilgili bir diğer bilgi ise “İran’ın modernleşme projesi kapsamında ülkeye sinema yoluyla girmeye çalışan Batılıların sinematografı Muzaferettin Şah’a hediye etmeleridir.” (Batur, 2007, s.48) Batı hayranı olan, modernleşme projesi kapsamında Muzaferettin Şah tarafından desteklenen sinema, monarşi ile muhafazakârlar arasında ilk önemli ve büyük fikir ayrılıklarının oluşmasına da neden olmuştur.
Sinemanın İran’a giriş şekli her ne olursa olsun, zaten toplumun genelinin muhafazakâr olması sebebiyle sinema önceleri sadece saraya yakın olanlar ve zengin insanlar olmak üzere çok kısıtlı bir zümreye hitap eden bir eğlence olmaktan öteye gidemedi. Sinema saray içinde ve çevresinde kendine iyi bir yer edinirken sivil sinemacılar bu gelişmeye kayıtsız kalmadılar. Çıktığı dünya turunda sinematograf ile tanışan Antikacı Mirza Ebrahim Khan Sahafbashi 1904 yılında ticari anlamda ilk sinema salonunu açıyor. Bu bildiğimiz sinema salonlarından uzak dükkânının arka bahçesine kurduğu bir düzenden ibaretti. Ve ilk müşterilerini yine zenginler oluşturuyordu. Aynı yıl içinde Sahafbashi, halka açık bir sinema salonu da kurdu ve Rusya’dan temin ettiği on dakikalık haber filmlerini göstermeye başladı. Sahafbashi aynı zamanda Muzafferüddin Şah’ın Avrupa gezisini çeken “King’s Trip to Europe” filmiyle İran’ın ilk yönetmeni kabul edilir. Mirza Ebrahim Khan Sahafbashi’nin açtığı ilk sinema salonu sonrası her yıl sinema salonları giderek artmaya devam etti. (Batur, 2007, s.48)
Ancak şunu belirtmekte fayda var ki ticari olmayan ilk sinema 1900’de Katolik misyonerler tarafından Tebriz’de açıldı. Nitekim daha sonraki yıllarda ticari sinema salonları açan ilk kişiler olan Mehdi Rusi Han, Agayof ve George Esmailiyof’da Hıristiyandı. (Berber, 2011, s.37) Bu, sinemaya katı İslami yaklaşımları sebebiyle sıcak bakmayanlar tarafından “dinsiz” olarak nitelenmelerini engellemiş ve toplum tarafından herhangi bir dışlanma ya da baskı olmadığı için işlerini rahatça yapmalarını kolaylaştırmıştır. Elbette bu kişilerin Şah ile olan siyası yakınlıkları da, bütün sanat faaliyetlerinin sarayın himayesinde olduğu bir dönemde işlerini kolaylaştırmıştır.
1904 yılı itibariyle arka arkaya açılan sinema salonlarının geniş kitleler tarafından dolmaya başlaması ile sinema Şah tarafından propaganda aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. “Her gösterimden önce halk, hazır ola geçmek ve milli marşı dinleyerek Pehlevi rejimini öven görüntüleri izlemek zorunda bırakılmıştır.”(Özden, 2006) Dolayısıyla sinema rejimi korumak adına da önemli bir görev üstlenmiştir. Tüm bunların yanı sıra Avrupa’dan gelen filmler sayesinde yabancı oldukları bir yaşam tarzı ile tanışan ve bunu günlük hayata taşıyan İranlı kadınların bu tutumu din adamlarının tepkisine yol açmıştır. Bu noktada da Batı yaşam tarzının kendi gelenek ve göreneklerini, dine bağlı yaşam tarzlarını değiştirmeye başladığını düşünen din adamları sinemaya karşı muhalefet etmiş hatta bu durum, kamuya açıldığı ilk yıl dini liderlerden Şeyh Fazlullah Nuri tarafından bir aylığına da olsa sinemaların yasaklanmasına sebep olmuştur. Din adamlarının yıllar boyu gerek tek yaratıcının Allah olması ve sinemada yaratıcılık özelliğinin taklit edilmesi sebebiyle günah olduğunu düşünmeleri, gerekse İran halkına uymayan yaşam tarzını halka empoze ediyor olmasını sebep göstererek sinemanın karşısında durmalarına rağmen İran sineması dini ve siyasi güçlerin denetimi altında da olsa gelişmeye devam etmiştir. 1930 yılına gelindiğinde ülke genelindeki sinema sayısı 43’e ulaşmış ve yine 1930 yılında İçişleri Bakanlığına iki bölümden oluşan “Gösterim ve Sinema” yasası sunulmuştur. Yasanın birinci bölümü film çekimini kapsayan 9 maddeden oluşurken, ikinci bölüm ise sinema salonlarındaki film gösterim şartlarını kapsıyordu. Sinemanın gördüğü ilgi sebebiyle ilk sinema dergisi de 1930 yılında Ali Vakili tarafından çıkarılıyor. (Pour, 2005, s.13)
Tüm bunlara rağmen din adamlarının bu tutumu Müslüman yönetmenler üzerinde baskı yaratınca ilk film çalışmaları azınlıklar tarafından yapılmıştır. Ovans Oganyan tarafından çekilen ‘Abi ve Rabi’ (1930) ve ‘Hacı Ağa Sinema Aktörü’ (1932) İran sinemasının ilk uzun metrajlı filmleri olmuştur. Özellikle sinema karşıtı bir dini yetkilinin daha sonra sinemaya karşı tutumunun değişmesini ve aktör olmasını anlatan ‘Hacı Ağa Sinema Aktörü’ oldukça dikkat çekmiştir. (Kanat, 2006, s.15) 1933 yılına gelindiğinde ise İran’ın ilk yerli film kabul ettiği ‘Lor Kızı’ İranlı Müslüman yönetmen Abdülhüseyin Sepanta tarafından çekilmiş ve filmde ilk kez İranlı oyuncular rol almıştır. Lor Kızı’nın sesli ve Farsça ilk film olmasının yanı sıra, İranlı kadınların rol aldığı ilk film olması, İranlı Müslüman bir yönetmen tarafından çekilmesi ve gişe rekorları kıran ilk film olması sebebiyle İran sinemasında birçok açıdan önemli bir yeri bulunmaktadır. (Berber, 2011, s.101) Aslında filmin kadınların yaşamına getirdiği değişim açısından çok daha büyük bir önemi bulunuyor. Lor kızı filminde kadınların rolleri gerektirmediği sürece peçe kullanmamaları, çarşaflarını çıkarmaları, filmin gösterildiği yıl modernizm projesi dâhilinde Rıza Şah’ın da kadınların çarşaf giymesini yasaklamış olması İran’ın modernleşmesi adına bir dönüm noktası olmuştur. Edebiyata merakı ile bilinen Sepenta’nın çektiği ikinci uzun metrajlı film olan Firdevsi, bazı sahneleri sebebiyle sansürlenerek, İran’ın sansürlenen ilk filmi olmuştur. (Berber, 2011, s.40)
İran sinemasının bugünkü konumuna nasıl ulaştığını anlamak için tüm tarih süreci içerisinde onu etkileyen faktörleri, kişileri, olayları kısa da olsa gözden geçirmenin İran sinemasını anlamak açısından gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple İran Sineması Dosyasını, İran sinemasının doğuşunun ve ilklerinin anlatıldığı bu bölümden sonra, Siyasal Gelişmeler Kıskacında İran Sineması, 1960’lı Yıllar ve İran Sinemasının Şekillenişi, Devrim Sonrası İran Sineması 1979- 1982, İran Sinemasının Yükselişi ve Yenilenme Dönemi, 90’lardan 2000’lere İran Sineması ve İran Sinemasının Unutulmaz Filmleri olmak üzere 7 bölümde toparladım.
Keyifli okumalar,
Kaynakça
AKTAŞ, Cihan (2005) Şark’ın Şiiri: İran Sineması, Kapı yayınları
BATUR, Sabire ( 2007) Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
BERBER, Fatma (2011) Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
ÇAĞLAYAN, Ayşe( 2011) Gerçekçilik Bağlamında İran Sinemasında Dil ve Estetik, Yüksel Lisans Tezi, Ankara
FARS HABER AJANSI, (2013) İran Sineması Dünyanın Üstün 10 Ülkesinden Biri, http://turkish.farsnews.com/newstext.aspx?nn=9107144748
GÖKÇE, Övgü, İran Sinema Tarihi, http://www.mafm.boun.edu.tr/files/312_iran_sinemasi.pdf
KANAT, Fatin (2006) İran Sinemasında Kadın: Kadın Temsili ve Kadın Yönetmenler, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
ÖZDEN, Tuba (2006) İran Sinemayla Nefes Alıyor http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-12720-12-iran-sinemayla-nefes-aliyor.html
POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
2.Bölüm
Siyasal Gelişmeler Kıskacında İran Sineması
Genel olarak baktığımızda İran sineması ülkeyi yönetenlerin beğenileri, din adamlarının baskısı ve dünya siyasi tarihindeki gelişmeler üçgeninde gelişmiş, sekteye uğramış ve bugünkü konumuna gelmiştir. İran’ın o dönemdeki modernleşme hareketinde en önemli aktörlerinden biri olarak karşımıza çıkan sinema uzun yıllar ülkeyi sömürenler ve işgal edenlerin direkt karıştığı bir mecra olmuş, bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Günümüzde de etkin bir propaganda aracı olarak kullanılan sinema, özellikle dünyanın son şeklini almaya başladığı yıllarda bir toplumun kültürünü değiştirmede, savaş yoluyla dahi kazanılamayacak başarı sinema sayesinde kazanılmıştır. İran sineması da ülkeyi modernleşme adı altında bu propagandadan nasibini almış, bununla da kalmamış Devrim’e kadar ülkeyi yönetenlerin Batı hayranlığı sayesinde İran sineması gerçek anlamda varlığını ancak Devrim’den sonra ortaya koyabilmiştir. “İran siyasal tarihine baktığımızda 18. yüzyılda başlayan modernleşme projesi adı altında ülkeye hem kültürel hem de politik anlamda en büyük zarar, monarşi tarafından verilmiştir.”(Batur,2007,s.51) Sineması da bu anlamda tarih boyunca hem siyasilerin yönlendirmeleri hem de dünya siyasi tarihindeki olayların etkisi ile şekillenmiştir.
II. Dünya Savaşının başlaması İran’da film endüstrisini birçok açıdan etkilemiştir. 1937- 1948 yılları arasında sinema üretimi neredeyse tamamen durdu. İran sinemasının uzun bir kış uykusuna yatmasının elbette çeşitli nedenleri vardı. Ama en belirgin olarak karşımıza çıkan II. Dünya Savaşı döneminde ülkeyi istila eden müttefik devletlerin sinema endüstrisini de ele geçirmesidir. Pevlevi Hanedanının ilk şahı olan Rıza Şah modernleşmeden ve teknolojiden oldukça etkilenen biri olmasına rağmen sinemanın önemini hiçbir zaman tam olarak anlamamış biriydi. Rıza Şah’ın İran sineması için yaptığı tek belki de en önemli şeyin adını Tammadon (Medeniyet) koydurduğu ve Tahran’da fakir insanların yaşadığı bölgeye yaptırdığı açık hava sineması olmuştur. ( Shahin Parhami)
Nitekim sonraki yıllarda izlediği politika sinemadan fazla anlamadığının ya da Batı hayranlığının İran sinemasını ne durumda bıraktığının açıkça gösteriyor. Ülkede modernleşmenin babası olarak kabul edilen Rıza Şah’ın II. Dünya savaşı sırasında tarafsız olduğunu söylemişti. Ancak Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin ülkenin yönetimine karışmasından memnun olmadığı için 1933 yılı itibariyle Almanya ile de yakın ilişkiler içine girmişti. Bu dönemde Rıza Şah’ın Hitler’e duyduğu sempati Almanların işine yaramış ve ülkeye Alman filmlerinin girmesine sebep olmuştur. Bu durum II. Dünya Savaşı’nda tarafsız olduğunu söylese de Almanya ile olan bu yakın ilişkiler İran’ı bir anlamda savaşa sokmuş oldu. ( Batur, 2007, s.51)
Amerika ve İngiltere’nin desteğiyle İran 1941 yılında Ruslar tarafından işgal edilince Alman filmleri toplatılıp sinemalarda Rus filmleri gösterilmiştir. Nitekim bu dönemde Nazi yanlısı eğilimi olduğu düşünülen Rıza Şah tahtan indirilip yerine oğlu Muhammed Rıza Şah getirilmiştir. Sonrasında İran petrolleri üzerinde İran ve Sovyetler Birliğinin anlaşamaması, Amerika’nın bu sefer İran’ı destekleyip 1942 yılında Amerikan askerlerinin İran’a girmesi ile İran sineması da Amerika etkisi altına girmiştir. Amerika’nın İran’a girdiği dönemde bu sefer Rus filmleri toplatılmış ve ülkede Amerikan filmleri gösterilmeye başlamıştır.
“Rıza Şah döneminde İran’da sadece devrimci film gösterimleri, İslam dinine hakaret eden filmler, sansüre uğruyorlardı. Her film eski İran yerine, yeni İran’ın modern yüzünü göstermeliydi. 1940’ta 250 film, İran’a ithal edildi: %60 Amerikan, %20 Alman, %5 Rus, %5 Fransız, %9 Mısır ve Hindistan. İngiltere’den de 2 adet film (%1). Bunlardan sadece bir film yasaklanırken 1943’te Amerikan Hollywood filmlerinin payı %70-80’e yükseldi.” (Pour,2005,s.22)
Buradan da anlaşıldığı gibi İran II. Dünya Savaşı sonrasında sinema konusunda dahi sömürgeci devletlerin güç gösterisi yaptığı, yönetimde baskın olan ülkenin sinemada gösterilen filmlerde de baskın olduğu bir dönem yaşamıştır. Belli bir kitle tarafından İran halkının bugün iyi bir sinema izleyicisi olması o dönemde Alman, Rus, Amerikan filmleri izlemiş olmasına bağlanmış olsa da bu 1950’lerin sonuna kadar ülkede yurtdışında eğitim almış yönetmenler olmasına rağmen tam olarak bir İran sinemasının oluşmamasına sebep olmuştur. ( Batur, 2007,s.52)
“Savaş sonrası yabancı film şirketlerinin varlığının İran’da artması, yerli üretimin sınırlı sayıda kalmasına ve bir taraftan da teknik alt yapının yetersiz oluşu ithal filmlerin İran piyasasında egemen olmasına yol açmıştır. Bu dönemde İsmail Kuşan’ın yapımcılığında, Ali Deryabeygi tarafından 1948’de çekilen Tufan-ı Zındegi (Hayat Tufanı), İran’da çekilen ilk sesli film olmuştur. Film, orta tabakaya mensup entelektüel eğilimleri olan ve sanatla ilgilenen bir genç kızı konu alıyordu. Kuşan, bir yıl sonra daha parlak bir film olan Zindan-ı Emir’i ( Emir’in Mahkumu) yönetmiştir. Filmlerin başarı kazanması ve Kuşan’ın kurmuş olduğu Pars Film Stüdyosunda yapılan filmlerin çoğalması, yerli film stüdyolarının artmasını teşvik emiştir.” (Güler, 2006,s.51)
II. Dünya Savaşı’nın İran üzerindeki belki de en olumlu etkisi Amerika’nın dünyada yükselişe geçmesinin İran’da belgesel gelişimini de köklü bir şekilde etkilemesidir. Amerika komünist olmayan ancak bu İran gibi Rusya ile sınırı bulunan ülkeleri etkilemek ve propagandasını yapmak için Amerika Enformasyon Daire bu ülkelerde film gösterim ve yapım projesi başlattı. 1950 yılında Amerika Enformasyon Dairesinde çalışan birçok Amerikalı profesör ve yine Amerika’daki başka üniversitelerden gelen sinemacılar İranlılara belgesel ve eğitsel fimler yapabilme konusunda eğitim verdiler. Sonrasında ise ülkenin her tarafında ve halka açık salonlarda 402 kopya olarak hazırlanan Şah ve Amerika yanlısı bir haber filmi olan Ahbar-i İran’ı ( İran haberleri) gösterdiler. (Pour,2005,s.25)
Ancak İran sineması 1950’lerde asıl ivmeyi Şah’a ve emperyalizme karşı duran Musaddık’ın meclis oylarıyla 1951’de başbakan olması sonrası kazanmaya başladı. Yani “İran’da sinema ancak “Milli Cephe” hükümeti döneminde ve genel olarak kendi öz değerlerine dönüşün yaşandığı bir zamanda varlık gösterebilmiştir.”(Batur,2007,s.52) Bu dönemde sinemada yapılan düzenlemeler de sinemanın sıçrama yapmasına yardımcı olmuştur. Bu sayede 1950 ortalarından 1960’ların sonlarına kadar ciddi bir büyüme kaydedilmiştir.
“1950’lerin başlarında muhtemelen II. Dünya Savaşı esnasında gerçekleşen müttefik güçler işgaline bir tepki olarak doğan ulusalcılık akımı, İran sinemasında kendisine yer bulmaya başladı. Golam Hüseyin Nakşineh’in “Vatansever” (1952) adlı filmi, bu akımın ilk örneklerindendi. Böylece savaş sonrası dönemde sinema, gideren büyüyen orta sınıfın zevklerine hitap etmeye ve ulusalcı temaları kullanmaya devam etti. Vatan, ulusal miras, yabancı ve düşman kavramları bu sinemanın en önemli temalarını oluştursa da, filmlerin hepsi Pehlevi monarşisine hizmet etmekteydi.”( Dabaşi, 2004)
1950’den sonra 15 yıl içinde ülkede 300’den fazla yerli film üretilirken, 1950 yılında İsmail Kuşan’ın çektiği Utangaç isimli aileyi konu edinen filmi Bombai Film Festivali’nde gösterilerek, bir festivalde gösterilen ilk İran filmi oldu. Ayrıca İran’da 102 gün vizyonda kalan film sinemanın İran’da ikinci kez doğuşunun da simgesi olmuştur. Kuşan aynı zamanda İran’ın ilk sinemaskop ve renkli sinemaskop filmlerini de çeken yönetmendir. (Gökçe,s.39)
Ancak Musaddık dönemi de çok uzun sürmedi. Musaddık’ın milliyetçi hareketinden memnun olmayan Amerika 1953’te CIA destekli bir darbe ile Musaddık’ı görevden aldı. Amerika ile her türlü konuda işbirliği yapmaya hazır ve Musaddık döneminde ülkeyi terk eden Şah geri döndü. Bu dönemde sinema endüstrisi de Amerikalıların eline geçti. “Amerikan şirketleri neredeyse kitle iletişim araçlarının tümüne hâkim olmuş, İran televizyonunu kuruluşundan, sinema endüstrisinin oluşmasına, stüdyoların kurulmasına ve buralarda çalışacak kadronun yetiştirilmesine kadar her alanda söz sahibi olmuştur.” (Batur,2007,s.53) Kuşan’ın artırmayı başardığı sinema izleyicisi bu dönemde yeniden sinemaya küstü. Çünkü 1953 darbesiyle beraber sansür arttı, fakirleri gösterip komünist propaganda yapıyor gerekçesiyle birçok filmin gösterimine izin verilmedi. Yönetmenler bu dönemde sansürden kolayca geçen polisiye filmler çekmeye başladılar.
1950-1968 yılları arasında İran sinemasında “cahil filmler” olarak adlandırılan Farsi filmler, sinema endüstrisinin canlanmasında ve yeni stüdyoların kurulmasında önemli bir görev üstlenmiştir. Özellikle günlük hayata dair basit konuları olması ve oyuncuların Farsça konuşması sebebiyle filmleri kendilerine yakın bulan halkın, Farsi Filmlere ilgisi ülkede yabancı filmler kadar halkın yerli filmlere de ilgi gösterebileceğinin mesajını vermiştir. Aynı dönemde yabancı filmlere uygulanan sansürün de etkisiyle yerli sinemanın önünü açmıştır. Bu durumdan memnun olmayan yabancı film şirketleri, önce sansürü geçen yabancı filmlere Farsça alt yazı koymayı denemiş, ancak halkın büyük bir çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi sebebiyle bu seyirci sayısını arttırmalarına yardımcı olmamıştır. Ancak yerli filmlerin kısa sürede kendini tekrarlar noktaya gelmesi, yabancı şirketlerin de altyazı sorununu seslendirme ile çözmeleri, halkı bu sefer de Farsça seslendirilmiş yabancı filmlere yönlendirmiştir. Elbette bunda halkın yabancı filmlerde şahit oldukları dış dünyanın yaşam tarzlarına olan merakının ve yabancı filmlerin yerli filmlere göre görsel açıdan çok daha başarılı olmasının etkileri de inkâr edilemez. Ayrıca bu dönemde 1965 yılında bütün gücü eline alan Şah’ın salonlarda yerli filmlere yasak uyguladığı ve ithal filmlerin daha fazla izlenmesine imkân sağladığı da söylenmektedir. (Batur,2007,s.56,57)
Kaynakça
BATUR, Sabire (2007) Siyasal İslam Sineması Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
DABAŞİ, Hamid, İran Sineması, Agora Kitaplığı, 2004
GÖKÇE, Övgü, İran Sinema Tarihi, http://www.mafm.boun.edu.tr/files/312_iran_sinemasi.pdf
GÜLER, Hasan (2006) Humeyni Sonrası İran Sinemasında Kadın, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
POUR, Makrokh Shirin, (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
SHAHIN Parhami, “İranian Cinema: Before The Revolution” http://www.horschamp.qc.ca/new_offscreen/preiran.html
3.Bölüm
1960’lı Yıllar ve İran Sinemasının Şekillenişi
Sinemanın İran’da gerçekten bir sanat olarak kabul edilmesi 1960’ların başını buluyor. Ülkede her konuda yaşanan değişim halkın şiire ve romana ilgisinin artmasından sinemaya kadar kendisini hissettirmiştir. Bu dönemde sinema da yeniden yapılanmaya başlamış Farsi filmin dışında sinemada yeni tarzlarda denenmeye başlamıştır. 1950’li yıllardan itibaren özellikle Hint ve Mısır sineması etkisinde kalıp şarkılı ve danslı filmler çeken İran sinemasının ilk gerçekçi filmi kabul edilen, Tahran’ın fakir mahallelerindeki hayat şartlarını anlatan ve Ferruh Gaffari’nin çektiği Kentin Güneyi (1959) filmi de bu dönemde çekilmiştir. Toplumcu- gerçekçi sinemanın ilk örneklerinden sayılan film aynı zamanda Gaffari’nin 1964 yılında çektiği Kamburun Gecesi filmi ile beraber ülkede “sanat sineması”nın da temellerini atmıştr. Ancak Entelektüel sinemanın ilk örneği olarak da kabul edilen Kentin Güneyi filmi sansüre uğramış ve negatifleri yakılmıştır. (Güler,2006,s.53) ( Berber,2011,s.31)
1963 yılında Amerika’dan alınan borçlar ve petrolden gelen para ülkede zengin bir kesim oluşmaya başladı. Bu dönemde Tahran eğitimin, eğlencenin, sanayinin, siyasetin merkezi haline geldiği gibi aynı zamanda zenginlerin kuzeye ve fakirlerin güneyde yaşamaya başladığı bir şehir haline geldi.
“Ticari filmlerde bu dönemin Şah’ının sözleri “umut-itimat-çalışmak ve yaratıcı düşünce” ile modern bir İran yaratılmasından etkilenerek, filmlerini güney şehrinin az eğitimli ve dar gelirli insanlarına muhatap alarak, onların diliyle ve onlarla konuşur gibi kurdu, ama hiçbir zaman onların gerçek hayatını göstermedi. Filmlerin kahramanlarını da onların içinden aldı.
Örnek olarak Genc-e Garun (Karun’un Hazinesi-1965) yılın en başarılı filmi oldu. İlk gösterimi toplam 345 gün sürdü ve değişik sinemalarda beyaz perdede gösterildi. 870 bin kişi, (Tahran’ın nüfusu yaklaşık bir milyon idi) bu filmi birkaç kez seyretti. Filmin ikinci gösterimi yine büyük ilgi topladı.” (Pour,2005,s.32)
Yeni İran sinemasının oluştuğu döneme baktığımızda bu sürece katkıda bulunan birçok madde saymak mümkün. Amerikalıların danışmanlığında Harvard Üniversitesi’nde işletme okumuş Pepsi-Cola’nın temsilcisi olan İranlı İraj Sabet tarafından televizyonun kurulması, 1966 yılında Şah tarafından kamulaştırılsa dahi sinemacıları özellikle de genç yönetmenleri film konusunda desteklemeleri Özgür Sinema akımın oluşmasında oldukça önemlidir. 1969 yılında İran televizyonu içinde oluşmaya başlayan Özgür Sinema genç sinemacıların yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bunun yanı sıra monarşinin desteğini arkasına alan sinema Kraliçe Farah Diba’nın yakın arkadaşının öncülüğünde “Çocukların ve Genç yetişkinlerin Entelektüel Gelişimi Enstitüsü”nü kurulmuştur. 1969 yılında enstitüde sinema bölümü açılmış ve Yeni İran sinemasının kurucusu kabul edilen Abbas Kiyarüstemi’nin başkanlığında sinema bölümünde çok sayıda genç yönetmen yetiştirilmiştir. (Batur,2007,s.59)
1960’lı yıllar aynı zamanda İran’da toplumsal konuları gerçekçi bir şekilde işledikleri için İtalyan Yeni Gerçekçileri’ne benzetilen yönetmenlerin dönemi olmuştur. Günlük hayatın zorluklarının anlatıldığı bu filmler Farsi filmlere bir tepki olmasının yanı sıra günümüz İran sinemasının da temellerini atmıştır. Bazı eleştirmenlerin siyasal sinema örnekleri olarak nitelediği İran Yeni Dalga döneminde emperyalizm karşıtı, toplumsal her konuya fazlasıyla duyarlı ve Fars edebiyatından da beslenilen filmler çekilmiştir. Ülkemizde “Kirazın Tadı” filmi ile tanınan Abbas Kiyarüstemi, Perviz Kimyevi, Daryuş Mehrcuyi, Beyzai, Kimyayi ve Bahman Fermanara gibi yönetmenler Yeni Dalga sinemasının kurucuları kabul edilen yönetmenler olduğu gibi bugün de film çekmeye devam etmektedirler. Bu arada Bahman Fermanara, Daryuş Mehrcuyi ve Ferruh Gaffari gibi yurtdışında eğitim almış yönetmenler 1960’lı yıllarda İran Edebiyatı ile sinemasının eş zamanlı gelişmeye başladığı dönemde sinema- edebiyat ilişkisinin en başarılı örneklerini İran sinemasına kazandırmışlardır. En önemli İranlı şairlerden biri olan Furuğ Ferruhzad’ın bu dönemde yaptığı Kara Ev (1962) filmi Almanya Oberhausen Film Festivali’nde (1963) en iyi belgesel filmi seçilerek İran sinemasına ilk ödülü kazandırmıştır. Aynı dönemde Ferruh Gaffuri’nin çektiği Kamburun Gecesi (1964) İran sinemasında önemli bir çıkış kabul edilirken, Binbir Gece Masallarındaki bir öyküyü sinemaya uyarladığı bir sonraki filmi, İran Yeni Dalga sinemasının başlangıç filmi kabul edilen ve Daryuş Mehrcuyi’nin çektiği İnek ( 1969) filmine de öncülük etmiştir. 1960’lı yılların sonlarında İran sineması “ Yeni Dalga, Özgür Cephe sinemacıları, Üçüncü Cephe ya da Entelektüel Sinema” olarak ifade edilen yeni bir sinemanın oluştuğu dönem olmuştur. Yeni Dalga olarak adlandırılan sinemacılar bugünün İran sinemasının da köklerini atanlar olarak kabul edilmektedir. (Batur,2007,s.62)
1968-69 yılları arasında başladığı kabul edilen Yeni Dalga sinemasının 1970’lerin başından devrime kadar İran sinemasında önemli bir yeri olmuştur. 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde ise Feruh Gaffari, İbrahim Gülistan, Feridun Rehnema’nın başlattığı toplumsal sorunların sinemaya aktarıldığı bir sinema akımı başladı. İbrahim Gülistan’ın çektiği Yek Ateş (1961) yılında Venedik Film Festivali’nde “Altın Merkür” ve “San Marko Aslanı” ödüllerini kazanmıştır.(Pour,2005,s.36)
“İbrahim Gülistan’ın Yek Ateş’i, 60 sancısını tüm çıplaklığıyla önümüze sürer. Yönetmenin günümüze ulaşabilen düşük kalitedeki ama yüksek toplumcu göndermeleriyle Yek Ateş’i, insanın çıkmazlarını, toplumdaki Batı algısı, toprak, sanayi, endüstrileşme gibi olguları da o yangının ardından sunabilmesi, en azından İbrahim Gülistan hassasiyetini hissedebilmemiz için yeterli sebepler arasında yerini alabilmekte. İran yerel sinemasının kaoslu yıllarda kendi çıtasını tepeden uzanan ellere karşı muhafaza etmeye çalışması adına, dönem filmlerinin algısına ve hissine bu noktadan yaklaşmak doğru olacaktır. Müstehcenlik, İslam karşıtlığı, devrim, protesto vb. içerikli ithal filmlerin sansürlediği İran’da çok geçmeden farisi köklerinden doğan, kendi sinema kültürünün temellerini sağlamlaştırma adına bir hareketlenme olacaktı: İran Yeni Dalgası.”( Hasar, Yek Atash)
Yine aynı dönemde Feridun Rehnema’nın Firdevsi’nin eseri “Şahname”de geçen Sıvayeş hikâyesinden geçerek çektiği Sivayeş Der Taht-e Cemşid (1960) filmi “Locarno” ve “Trieste” festivallerinde gösterilmiş ve Locarno’da Jean Epstein ödülünü almıştır. Ayrıca bu film Ferruh Gaffari’nin Kamburun Gecesi sonrası Fransa Sinema Müzesi “Sinematek”te gösterilen ikinci İran filmi olmuştur. Sinematek’in kurucusu Henri Langlois film gösterimi öncesi yaptığı konuşmada şöyle der:
“Sinematek, ikinci defa bir İran filmi göstermekten onur duyar. İlk film, Ferruh Gaffari’nin Kamburun Gecesi filmiydi; ikincisi ise, Feridun Rahnama’nın Siyaveş filmidir. En az malzeme ile efsanevi bir dünyayı gösteren fevkalade bir filmdir. Filmin 1965 yılında yapıldığını hissetmeyeceksiniz; belki de 5-6 bin yıl öncesine dayanan hikayeyi izlerken bulacaksınız kendinizi. Natüralist sinemaya alışanlara, yabancı gözükse de, eminim ki bu filmi seveceksiniz.”(Pour,2005,s.37)
II. Dünya Savaşı sonrası 1950’li yılarda Fransa’da ortaya çıkan Yeni Dalga akımı, 1970’ten itibaren özellikle ticari anlamda İran sinemasında da olumlu bir etki yarattı. İran sinemasında Yeni Dalga Akımı’nın etkisinin görüldüğü ilk film olarak Daryuş Mehrcuyi’nin Gav (İnek,1969) filmi gösterilir. En iyi İran filmlerinden biri kabul edilen kendini inek zanneden bir adamın anlatıldığı Gav, (İnek,1969) filminin kendine, köklerine dönüşü anlatması ve Pevlevi rejimini eleştiren ilk film olması sebebiyle sansürlenmesi aynı zamanda saltanatın kendini korumak adına sinemaya ne şekilde müdahale ettiğinin bir örneğidir. Film önce Kültür ve Sanat Bakanlığı tarafından yasaklanmış Venedik Film Festivali’nden ödülle döndükten sonra sansürü kaldırılmıştır. (Batur,2007,s.83)
Daryuş Mehrcuyi’nin Gav ile başlayan Yeni Dalga Akımı, Mesud Kimyayi’nin “Kayser”(1969) ve Behram Beyzayi’nin “Sağanak” (1971), Nasser Takvai’nin Başkalarının Önünde Huzur (1973) filmleriyle devam etti. Ancak Daryuş Mehrcuyi’nin Gav (İnek) ile Mesud Kimyai’nin “Kayser”i tüm filmler arasında ayrı bir yerde tutuluyor ve Yeni Dalga Akımına ruh veren filmler olarak kabul ediliyorlar.
Mesut Kimyayi’nin çektiği Kayser’in bir başka önemi daha bulunuyor. Filmde tecavüz sonrası hamile kalan ve intihar eden yoksul bir kızın ve onun intikamını almak için ölmek ya da öldürmek zorunda kalan Kayser’in trajedisi anlatılıyor. Önceki filmlerinde de kadın cinselliğini kullanan ancak başarı sağlayamayan Kimyayi, erkek egemen değerlere dayalı, aydınların nostaljik düşüncelerine cevap veren filmler çekmiştir.
“Kayser filmi sonraki yıllarda sinemada kadının yer alış biçimini belirleyecek imgenin olumunda etkili bulunmuştur.” Kayser gibi filmlerin kadına bakış açısı, ticari sinemaya, kadınların cinsel bir malzeme olarak kullanılmasını yaygınlaştırmak şeklinde olmuştur. Bundan dolayı toplumun zihninde, sinemada kadın rolü, fesada sebebiyet veren bir kötülük kaynağı olarak yer etmiştir. Bu olumsuz imajın silinmesi ancak devrim sonrası oluşturulan yeni bir sinema anlayışının varlığı sayesinde mümkün olmuştur.”(Güler,2006,s.74)
70’li yıllarda Amerikan filmleri İran’da hemen hemen Amerika’daki ilk gösterimleri ile aynı zamanda gösterime giriyordu. Sürekli sansüre uğrayan filmler İran sinemasının gelişmesini engellerken, ülkede Amerikan filmlerinin izlenilmeye devamını da sağlıyordu. Bu dönemde halkın en büyük ideali Amerikan tarzı bir hayat sürdürmek olmuştu. Hatta bu dönemde yerli filmlerin ülkedeki başarısından rahatsız olan film ithalatçılarının devlete yakın kişiler olması sebebiyle, devlet film ithalinde sorun çıkmaması için sansür gerektiren kuralları tekrar belirlendi. Bunla da yetinmeyip;
“Şah yönetimi, bu zor gününde de ithalatçı firmaların imdadına yetişir ve biz dizi ithalat yasası çıkararak, film ithalatını, film üretmekten daha karlı bir hale getirir. Bu en popüler eğlence aracının bilet fiyatları kraliyet kararıyla kasıtlı olarak düşük tutulurken enflasyon, film hammaddesi, teknik gereçler, hizmet ve ücret giderleri hızla yükseltilmiştir. Siyasal konulara uygulanan sansür nedeniyle bitirilmiş filmlerin gösterim izni alabilmek için aylarca hatta yıllarca beklemeleri gerekmektedir. Bu durum sadece yapımcıların mali durumlarını tehlikeye atmakla kalmaz aynı zamanda yönetmenlerin konuları ele alırken çekingen davranmalarına da neden olur.” (Batur,2007,s.85)
Sonrasında da sinemalarda ilk önce İtalyan seks filmleri gösterilmeye başlandı. İthal filmlerle baş etmeye çalışan yerli yapımcılar seks ve şiddet filmlerine yönelmeye başladı ancak bu da yerli film sanayini çökme noktasına taşıdı. 1975 ve 76 yılları arasında ülkeye 600-900 arası yabancı film girerken 1977 yılında İran’da sadece dokuz film çekildi. Bunlardan bir tanesi mesut Kimyayi’nin çektiği ve solcu iki gencin hikâyesini anlatan “Geyikler” filmiydi. İran sinemasının ilk partizan filmi kabul edilen “Geyikler” aynı zamanda o zamana kadarki en siyasi film olarak da kabul ediliyor. O dönemde sansüre takılan film ancal filmdeki solcu gençler hırsız olarak değiştirilince gösterim izni alabilmiştir. (Berber,2011,s.75) 1977 yılında sadece Ali Hatemi’nin çektiği Sutedelan filmi gösterime girebilmiştir. Nitekim Daryuş Mehrcuyi’nin 1974 yılında çektiği Dayere-e Mina (Gökkubbe) filmine 3 yıl gösterim izni verilmemiş 1977’de gösterim izni aldıktan sonra yine aynı yıl Paris Festivali’nde Antende ödülünü, 1978’de Berlin Festivali’nde de Katolik Kilisesi ödülünü kazanmıştır.
Kaynakça
BATUR, Sabire (2007), Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
BERBER, Fatma (2011), Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
HASAR, Ali (2012), Yek Atash, http://www.sinemazingo.com/yek-atash-a-fire-1961
POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
4.Bölüm
Devrim Sonrası İran Sineması
1978 yılı itibariyle İran’da kapitalizmin etkileri çok net görülmeye başlamış, halk gelir dağılımındaki eşitsizlikten, petrol gelirlerinin sadece Şah’ın ailesinin ve yakınındakileri zenginleştirmesi çok daha dikkat çeker olmuştu. Bu gerekçelerle toplumsal huzursuzluk ve mutsuzluk artmaya başlayınca halk sürgüne gönderilmesine rağmen Ayetullah Humeyni’nin İran’a gönderdiği kasetler sayesinde örgütlendiler. Şah’ın monarşi rejimini yıkmayı amaçlayan bu örgütlenme ve sonrasında başlayan ayaklanmalar sinemaların da trajik bir olayla hatırlanmasına sebep olmuştur.
“1978‟de ülkede aykırı sesler yükselmeye başladı ve hükümet, sinemalara baskısını artırdı. Tahran‟da 108 sinema kapatıldı. Geyikler filminin gösteriminde yakılan salonda 700 kişiden 370‟i öldü. 1978‟de Tahran‟da 25 sinema daha yakıldı. 524 sinemadan 313‟ü kapatıldı. 1979 Şubat ayında İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla olaylar azaldı. ABD karşıtı gösteriler sonunda Amerikan filmleri yasaklandı. Ülkedeki birçok sinemaya devlet el koydu; sinemayla uğraşan insanlar yargılandı.” (Berber,2011,s.75)
Sinema kundaklamak o dönemde İslami hareketin sembolü haline gelirken, bu olay sonrası hükümet yas ilan etmesine rağmen halkın yatışmaması hükümeti istifaya götürmüştür. O dönemde İslami gruplarca 180 sinema salonu yakılıp yıkılmış ancak İslami gruplar Rex sinemasındaki yangını üstlenmemiş ve bunun Şah’ın provokasyonu olduğunu ileri sürmüşlerdir. (Aktaş,2005 )
Sinema bu dönemde oldukça büyük hasar almış. Sinema salonlarının yakılması bir yana sinema salonu sahipleri ölümle tehdit edilmiş. Rejim değişikliğinden önce gösterime giren son film de Abbas Kiyarüstemi’nin Haber (1979) filmi olmuştur. Devrim öncesinde İran sinemasında her türlü zorluğa, yurtdışından sürekli film ithal edilmesine ve ağır sansürlere rağmen 1300 film yapılmıştır. Devrim ile beraber sinema Batı’nın İran’a musallat ettiği bir günah olarak görülürken “Sinema, diğer batılılaşma örnekleri gibi (tiyatro, dans ve aynı yerde kadın-erkek birlikte yüzme) gençliğimizin ırzına geçiyor ve onların fazilet (erdem, namus) ve kahramanlıklarını boğuyor” denilmiştir. (Fatin,2006,s.18)
1979 yılında Şah’ın İran’ı terk etmesiyle ve İslami bakış açısının etkisiyle İran’da sinemanın İslamileştirilmesi süreci başladı. 1 Nisan 1979’daki referandum sonrası İslam Cumhuriyeti ilan edildikten sonra devrimin ilk zamanlarında olduğu gibi sinema Batı’nın İran kültürünü sömürmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak kabul edildi. Devrimden kısa bir süre sonra bütün sinemalar kapatıldı. Devrim öncesi 450 sinema salonu bulunurlen, 1979 Devriminden sonra sayı 250’ye inmiştir. (Güler, 2006,s.57)
“Devrim, İslami değerlere uygun bir yaşam tarzını toplum genelinde kodlama yoluna gittiği için, ahlaki yönden yozlaşmaya yol açacak dış etkileri sınırlamak ve içte uygulanan yasaklarla devrimi pekiştirmek, İran’ın devrimden sonra genel panoraması olmuştur. Devrimden hemen sonra sinemaların faaliyeti durdurulmuştur fakat aradan bir ay geçmeden, Kültür Bakanlığı sinemaların tekrar açılmasına karar vermiştir. Sinemalarda hangi filmlerin gösterilebileceğini tespit edecek 9 kişilik bir Film ve Sinema Şurası 1979 yılında kurulmuştur.”(Güler, 2006,s.57)
Bu dönemde film ithalatı sınırlandı, önceden ithal edilmiş olanların İslama uygunluğu tekrar gözden geçirildi ve 898 yabancı filmden 513’ü reddedildi. Bu yeniden kontrol yerli filmlere de uygulandı ve 2208 yerli yapımın 1956’sının gösterim izni iptal edildi. Bu dönemde birçok sinemacı ülkeden kaçıp yurtdışında bir araya gelip sürgün türü denilebilecek yeni bir sinema tarzı yarattılar. (Smith,2003,s.770)
Humeyni ülkeye döndükten kısa bir süre sonra sinemanın İslami amaçlara da hizmet edebileceği düşünülmeye başlandı. Keşf’ül Esrar adlı kitabında sinemayı, ülkedeki kötülüğün, yozlaşmanın sorumlusu olarak gösteren, halkın ahlakını bozduğunu söyleyen Humeyni, Beheşte Zehra isimli kitabında ise “Biz sinemaya, radyoya ya da televizyona karşı değiliz. Sinema modern bir icat olarak insanların eğitimi yararına kullanılması gereken bir araçtır. Oysa bildiğiniz gibi gençlerimizi zehirlemek için kullanılmıştır. Bizim karşı olduğumuz budur” demiştir. Humeyni sürgünden döndüğü ilk gün de sinema ile ilgili olumlu bir konuşma yapmış, herkesin yasaklanacağından emin olduğu sinemayı belli kurallar dahilinde desteklemiştir. (Sabire,2007,s.88) İslami rejimi sinema sayesinde doğru yönetmenlerle ve doğru şekilde çekilmiş filmlerle halka dini kısa yoldan anlatmak ve benimsenmesini sağlamayı hedeflemiştir. Humeyni “bir filmin tesirinin yüz cilt kitap ve dergiden daha fazla” olduğunu belirtmiştir. (Sabire,2007,s.92)
Humeyni’nin bu yaklaşımına rağmen Devrimin ilk yılları sinemacılar için kolay geçmedi. Ülkede bir yandan Batı’ya karşı mücadele sürerken sinemalarda da Şili’nin Mücadeleleri, Fas savaşı ve Rus filmlerinden oluşan devrimci ve ideolojik filmler gösteriliyordu. Daha sonra 1980 Mayıs’ından 1983 Aralığına kadar Kültürel Devrim olarak adlandırılan üniversitelerin kapatıldığı ve her türlü kültürel faaliyetin yasaklandığı bir dönem oldu. O dönem için;
“İranlı sinemacılar Abbas Kiyarüstemi, Kamran Şirdel, Mesut Kimyai, Daryuş Mehrcui, Bahman Fermanara, Hajir Deryuş bir ilanda “Şimdiki devrim sonucunda halkın isteklerine cevap verilmeye çalışıldı ve Kraliyet sona erdi. Bazı olumsuz hareketleri kültürel ve sanatsal faaliyetler üzerinde görebiliriz. Devlet, bunlar üzerine herhangi bir siyaset uygulamıyor, maalesef. Radyo ve televizyonun atmosferi istibdat dönemini andırıyor. Kitapların mahvolması, mecmualara konan sansür, baskıcı gruplar ve vahşet siyaseti ile tiyatro grupları üzerine yapılan saldırılar, baskı işaretleridir. Sanatçıların kabul ve teslimiyetini istemezseniz, sanatçılar toplumun gerçeklerini kendi hayal güçleriyle göstererek halkın ve ülkenin gelişmesini sağlayacaktır.” demiştir. (Pour,2005, s.52,53)
1979 ve 1982 yılları arası İran Sinema tarihinin en kötü yılları sayılabilir. Filmler gerek kalitesi gerek biçim ve hikâye anlatımı gerekse oyunculuk açısından oldukça kalitesizdi. Devrimden sonra çekilen ilk film 1979 yılında Mehdi Madeniyan’ın yönetmenliğini yaptığı Feryad-e Mocahed (Mücahitin Feryadı) olmuştur. Ancak film eleştirmenleri tarafından seviyesi düşük bulunduğu için şikâyet edilen film vizyona girdikten birkaç gün sonra kaldırıldı. Bu dönemde yapılan filmlerin konuları daha çok işçi filmleriydi ve bu filmlerden bazıları çeşitli festivallerde ödül dahi aldı. Hosro Sinai’nin Zendebad ( Yaşasın-1980) Çekoslovakya Karlovivari Film Festivalinden, Mehmud Semii’nin çektiği ve devrimden sonra çekilen ilk komedi filmi olan Hane-e Agaye Hagdust ( Hakdust Bey’in Evi-1981) Bulgaristan Komedi Film Festivali’nde “En iyi Film” ödülü, 1983 yılında da Doğu Almanya da Manheim Festivali’nde birincilik ödülünü aldı. Yine 1981 yılında Muhammed Rıza Mugaddesiyen’in Kurepez Hane (Kiremit Ocağı-1981) adlı belgesel filmi, Sovyet-Moskova Festivali’nde “En İyi Belgesel Filmi” Kamran Şirdel’in Gal’ı (Kale-1981) adlı belgesel filmi de Polonya-Krogof Film Festivali’nden Uluslararası Eleştirmenler ödülünü aldı. (Pour,2005,s.56)
“1982 yılında Mohammed Ali Ferdin, Melek Moti-i ve İrec Gaderi tarafından yapılan Berzehiha (Berzahlılar) filmi, büyük bir karmaşaya neden oldu ve ülkede siyasi bir mevzu olarak yer aldı. Film, o zamana kadar İran tarihinde en fazla izlenen film oldu. Bu da izleyicilerin Devrim’e rağmen eski yıldızları sevdiklerini gösteriyordu. Eski sinemanın tekrar ortaya çıkma ihtimali, hükümet ve bazı kişileri rahatsız etti. “Gazetelerde, film ve gösterim iznine karşı çıkarak eski sanatçıların yakalanmasını ve muhakeme edilmesini talep eden İrşat Bakanlığı’na karşı ciddi itirazlarda bulunuldu. Bunun nihayetinde İrşat bakanı (Maadiha) istifa etti. Muhammed Hatemi İrşat Bakanlığı’na getirildi.”(Pour,2005,s.56)
Bu dönemde yine İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Behram Beyzayi’nin Tara’nın Gezintisi (1979), Yezd Gerd’in Ölümü (1982), Mesud Kimyai’nin Kırmızı Çizgi ( 1982), Hosro Sinai’nin ise Yaşasın (1979) filmleri gerek siyasi düşünce ağırlıklı oldukları gerekse kadınların başları açık olduğu için gösterim izni alamadılar. Devrimin ilk yıllarında kadınların başlarını kapatma zorunluluğunun olmadığı dönemde çekilmiş bu filmler daha sonra ise izin sorunu ile karşılaştılar. Gösterim izni alamayan filmler bunlarla sınırlı kalmadı. İran’ın Amerika’daki Başkonsolosu üzerinden doğu ve batı kültürleri arasındaki farkları anlatan Ali Hatemi tarafından çekilmiş “Hacı Washington” ise İran İslam kültürüne uymadığı ve ulusal bir hakaret sayıldığı için gösterim izni alamadı.
Kaynakça
AKTAŞ, Cihan (2005) Şark’ın Şiiri: İran Sineması, Kapı yayınları
BATUR, Sabire (2007) Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
BERBER, Fatma (2011) Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
GÜLER, Hasan (2006) Humeyni Sonrası İran Sinemasında Kadın, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
KANAT, Fatin (2006) İran Sinemasında Kadın: Kadın Temsili ve Kadın Yönetmenler, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen
SMITH, Geoffrey Nowell-Smith, (2003) Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınları, İstanbul
5.Bölüm
Devrim Sonrası Sinemanın Yeniden Yükselişi ve Yenileme Dönemi
“Devrimin ilk günlerinde yasaklanan sinema, devletin önderlerinin çok geçmeden, sinemanın görselliği sayesinde ‘resmi ideolojiyi’ yaymada etkin olabileceğinin farkına varmaları eski tutumlarını revize etmek zorunda bırakmıştır.” (Güler, 2006,s.77)
Devrim öncesi İslam’ı Düşünce ve Sanat Merkezi, Müstezefan Kurumu, Gelişim Cihadı, Sepah- Eğitim ve Öğretim Bakanlığı ve İrşat Bakanlığı tarafından yönetilen sinema çalışmaları ülkenin değişen şartlarına bağlı olarak zamanla değişti. Önce devletin verdiği parayla sinema konusunda tecrübesiz genç sinemacılar bir merkez kurdu. Eğitim almamış ve din hükümlerini kesinlikle sanata uygulanması gerektiğini düşünen bu kesimin amatör çalışmaları halk tarafından beğenilmedi.
Devrim sonrasında, Batı hayranı Şah döneminde yaşanan kültürel yozlaşmayı düzeltmek için bir çok yeni kurum kuruldu. Sinema için de 1983 yılında Kültür ve İrşad Bakanlığına bağlı sinemaya bilimsel bir açıdan yaklaşan, bu konuda eğitimli insanlardan oluşa “Farabi Enstitüsü” açıldı. Bu enstitü Sonrasında Fecr Film Festivali’nin başlamasıyla “Devrim sonrası İran sineması” da tam anlamıyla başlamış oldu. Enstitü devlet ve sinema arasındaki ilişkiyi yeniden yapılandırmak üzere kurulmuştur. Asıl amacı ise ithal ve yerli filmleri kontrol etmenin yanı sıra yerli film yapımcılarını destekleyerek ülkede yeni bir sinemacı kuşağı oluşmasını sağlamak olmuştur. (Güler,2006,s.78) Devrim sonrası yapılanlar bununla da sınırlı kalmayıp yerli filmlerin vergisi azaltılmış, Şah döneminde sinema biletlerinin ucuzluğundan şikâyet eden yönetmenler dikkate alınmış ve bilet fiyatları yükseltilmiş, İslami değerlerin kodlanıp kaliteli film yapmaya yönlendiren bir yönetmelik yürürlüğe sokulmuştur. Tüm bu önlemler film üretimine ivme kazandırmış 1983’te 22 olan film sayısı 1986’da 57’ye yükselmiştir. Ancak buna rağmen filmler üzerindeki sansür varlığını sürdürmüştür.
“1980’lerin ortalarından sonra kaliteli ve dış dünyada ses getiren filmler üretilmeye başlanmıştır. Dönemin en göze çarpan filmleri: Beyzai’nin ‘Beşu, Garibe-yi Küşek’(Beşu, Küçük Yabancı,1985), Naderi’nin ‘Devande’(Koşucu,1985), ‘Takua’nin ‘Nahuda-yi Hurşid’(Kaptan Hurşid, 1986) ve Mehrcui’nin ‘Icarenişin’ (Kiracılar, 1986). Ayrıca devrim sonrasının ünlü yönetmeni Muhsin Mahmelbaf’ın ‘Dest-furuş’ (Çerçi, 1986) adlı filmi de toplumda öne çıkan yapımlardı. Emir Nadiri’nin ‘Devande’( Koşucu ) adlı filmi Nantes Film Festivali’nde büyük ödülü kazanması, İran sinemasının dış festivallere katılmasının önünü açmış ve ‘festival filmleri’ tanımlamasına neden olacak yeni bir film anlayışının doğmasına önayak olmuştur.” (Smith,2003,s.776-775)
Devrim sonrası İran sineması başka bir noktaya taşınmaya başladı. Cihan Aktaş Şark’ın Şiiri İran Sineması kitabında İran sinemasının bugüne gelmesinde devrimin olumlu etkilerinin de olduğunu söylüyor. Buna gerekçe olarak “Şah zamanında propaganda amacıyla da kullanılan sinemanın artık propaganda amacı gütmeyişi, Devrim sonrası eskiye dönen, modernleşme kaygısı taşımayan ülkede sanatçılarında kendi kültürlerine yaklaşmaları hem İran sinemasının gelişmesini sağladı hem de halkın sinemaya olan ilgisini arttırdı.” Tabi şöyle bir gerçek var ki Şah zamanında modernleşmeyi sekteye uğratacak, zengin ve fakir halkın yaşamı arasındaki uçurumu göstermeyen, monarşiyi öven filmler yapılması istenir beklenirken, devrim sonrası da sinemanın İslami değerlere bağlı kalması, İslami eleştirmeyen, hümanizm ve liberalizm fikirlerinden etkilenmemesi ve devrime karşı gelmemesi beklenmiştir. Bir anlamda İran’da sinemaya her dönemde bir görev yüklenmiştir.
“1983’e kadar 53 yerli film üretilirken her geçen yıl ciddi üretim kayıpları yaşandı. Yerli ve ithal film kısıtlılığı, eski filmlerin İslami ölçülere göre yeniden derlenip toplanması ve kesilip biçilmesi, hatta isimlerinin değiştirilip “gösterilebilir” hale getirilmeleriyle aşılmaya, sinema salonlarının hareketliliği sağlanmaya çalışıldı. Sinemayı yozlaşmadan ve İslami terbiyeyle çatışan filmlerden temizleme işini üstlenen kurul, İran yapımı ve yabancı 2000 filmden 200 kadarını, kimi düzeltmelerin yapılması koşuluyla, gösterime uygun buldu.”(Kanat, 2006,s.19)
Tabi bu dönemde sinemanın 1980 yılında başlayıp 1988’de sona eren İran-Irak Savaşına rağmen geliştiğini belirtmemek olmaz. Savaşın devam ettiği dönemde Humeyni sinemanın savaşa duyarsız kalmamasını istemiş ve savaşın devam ettiği 8 yıl boyunca ülkede savaş konulu 56 film çekilmiştir. Savaşın ülkedeki yıkıcı etkilerine rağmen özellikle 1985 yılı sonrası İran sineması için çok parlak bir dönem oldu. 1985 yılında Merziye Brumend’in çektiği Farelerin Şehri adlı film devrim sonrası ilk müzikal film olmuştur. Devrim öncesi özellikle yapılması istenen danslı, müzikli, cinsel şakalı filmlerin devrim sonrası sansüre uğrayacağının düşünülmesine rağmen film sansürlenmemiş ve içinde kukla oyuncular olduğu için özellikle çocukların ilgisini çeken sinema için çocuklarında önemini ortaya koymuştur. (Çağlayan,2011,s.52,53)
1987 yılından itibaren sinema emekçileri, akademisyenler, yazarlar ve sinema eleştirmenlerinden oluşan bir heyet filmleri sanatsal düzeylerine göre derecelendirmeye başladı. Dört düzeyde derecelendirilen filmlerden, en iyi filme, yönetmene ve senaryoya daha fazla imkan sağlanıyordu. En iyi sinema salonları ve seyircilerin sinemaya gittiği düşünülen en uygun saatlerde bu kurulun seçtiği filmler gösteriliyordu. (Güler,2006,s.82) 1987 sonrası aynı zamanda teknolojinin de gelişmesiyle sinemada estetik önemsenmiş aynı zamanda kültürel akımları dikkate alarak niteliksel bir gelişme de hedeflenmiştir. Tüm bunlar ortaya özgün bir İran sineması çıkarmak için önemsenmiştir.
1985 ve 1990 yılları arası İran sineması için oldukça parlak bir dönem oldu. Siyasi konulardan ziyade aileyi işleyen konuları üzerine çekilen filmler hem gişede başarı gösterirken bir yanda da devlet tarafından ödüllendirilip filmlerin kalitesi yükseltilmeye çalışıldı. (Pour,2005,s.60)
Bunların yanısıra Farabi Enstitüsü’nün 1986 yılından itibaren İran filmlerinin uluslararası festivallerde gösterilmesi için oldukça çalışmaya başlamasının ve festivallerde dış dünyanın da anlayabileceği bir sinema diline sahip olmasını istemesinin etkisiyle birçok İran film o yıllarda yurt dışındaki festivallerde çeşitli ödüller aldı.
Abbas Kiyarüstemi’nin 1987 yılında çektiği Arkadaşımın Evi Nerede? filmi 87-95 yılları arasında İsviçre, Fransa, Belçika, İtalya ve Hollanda’da sayısız festivalde gösterilmiş, çeşitli ödüller kazanmış ve İran sinemasının uluslararası festivallerde gerçek anlamda “görünür” olmasını sağlamıştır.(Çağlayan,2011,s.54) Aynı şekilde Kiyarüstemi’in Zeytin Ağaçları Altında ve Kirazın Tadı adlı filmleri, Cafer Panahi’nin Beyaz Balon filmi ve Mecid Mecidi’nin Cennetin Çocukları filmi de birçok uluslar arası festivalden ödülle döndüler. (Pour,2005,s.61)
“Daha sonra Ali Hatemi’nin Kemalül Mülk filmi, Behram Beyzai’nin Başu, Küçük Yabancı ve Belki Başka Zaman adlı filmleri, Abbas Kiyarüstemi’nin Yakın Bakış ve Ödev isimli filmleri ve Mesut Kimyayi’nin Yılan Dişi filmi gibi filmlerin her biri İran sinemasının kalitesini yükseltti ve İran sinemasına onur getirdi. Eski filmcilerin yanında yeni gelenler de başarılı çalışmalarıyla değerli eserler verdiler. Kıyanuş Ayyari’nin Akrebin Hayaleti ve Ateşin Ötesi filmi gibi.” (Pour,2005,s.61)
90’lı yıllara geçmeden bu dönemde sinemada kadınların varlığına da kısaca bakmakta fayda var. 1980 Temmuzunda Humeyni’nin örtünme zorunluluğu getirmesi ile İslam Cumhuriyeti’ne muhalif bir film çekemeyecekleri için yönetmenleri sinemada kadın karakterleri kullanmaktan vazgeçirdi. Kadın karakter kullananların filmlerine de “Hicab Yasası”na uygun olmadıkları düşüncesiyle gösterim izni verilmedi. Ancak 1987 yılında kadınların oyunculuk yapmalarına izin veren fetvasıyla devrimin ilk yıllarında ortadan kaybolan kadınlar yeniden sinemada gözükmeye başladılar. Elbette kadının sinemada nasıl gösterileceğine dair bir film çekme grameri geliştirildi. (Çağlayan,2011,s.65) Hatta bu konu ile ilgili İranlı film eleştirmeni Bahman Maksudlu bir söyleşisinde 1992 yılına kadar engellenmiş, gösterim izni verilmemiş filmlerden bir tanesinin bile siyasal bir nedenden değil çoğu filmin kadının nasıl gözükmesi gerektiğine dair belirlenen İslami şartlara uymadığı için engellendiği gösterim izni verilmediğini belirtmiştir. (Kanat,2006,s.22)
1986 sonrası kadınlar yönetmen ve oyuncu olarak yeniden sinemaya döndüler. Rahşan Beni İtimad o dönemin en başarılı kadın yönetmenlerinden biri kabul edilir. Kısa aralıklarla sosyal konular içeren ve ses getiren filmler yaptı. Bunlardan Şehrin Kenar Mahallesi (1989) o dönemin kargaşasını anlatırken, Sarı Kanarya (1989) adalet ve düzen kurma aczini, Yabancı Para (1989) filminde de ekonomik kriz ve İran parasının değerinin düşmesini anlattı. (Pour,2005,s.61)
Kaynakça
AKTAŞ, Cihan (2005) Şark’ın Şiiri: İran Sineması, Kapı Yayınları
ÇAĞLAYAN, Ayşe (2011) Gerçekçilik Bağlamında İran Sinemasında Dil ve Estetik, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
GÜLER, Hasan (2006), Humeyni Sonrası İran Sinemasında Kadın, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
KANAT, Fatin (2006) İran Sinemasında Kadın: Kadın Temsili ve Kadın Yönetmenler, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
SMITH, Geoffrey Nowell-Smith, (2003) Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınları, İstanbul
6.Bölüm
90’lardan 2000’lere İran Sineması
1990’lar itibariyle İran sinemasında devrim etkisinin azaldığını görüyoruz. 1989 yılında Ayetullah Humeyni’nin ölümü ile ülkede büyük değişiklikler oldu. Bundan sonraki 10 yıllık dönemde toplumsal değişimlerle paralel olarak sinema da değişti. Humeyni’nin ölümü sonrası kurulan yeni meclis muhafazakârlardan oluştu ve muhafazakârların kültürel faaliyetlerde katı bir siyasallaşmayı başlatmış olması yüzünden belli bir seviyeye gelen kültürel faaliyetler oldukça zarar gördü. (Batur,2007,s.138) Bu dönemde Kültür ve İslami İrşad Bakanı Hatemi her alanda yapılmaya başlayan bu yasaklamaların halkı huzursuzluğa sürükleyeceğini söylemiştir ancak yasakların önünü kesemediği gibi kendisi görevden de alınmıştır.
1990-91 yılları arasındaki Körfez Savaşı, Irak –İran Savaşı gibi 8 yıl süren bir savaştan sonra İran’ı ekonomik olarak iyice zor şartlara sürüklemiş Amerika’nın koyduğu ambargolar da her şeyi iyice zorlaştırmıştır. Bu dönemde sinemaya rejimin sağladığı maddi destek kesilmiş, rejimden sonra yapılan önemli değişikliklerden biri olan yurtdışından alınan teknik malzemelerdeki döviz indirimi kaldırılmıştır.1992 yılında ise enflasyonun iyice artması film üretimindeki maliyetleri yükseltmiş ve ülkede neredeyse önceki yıllara göre film üretilemez duruma gelmiştir.
Yeni dönemde devletin ekonomik krizi bahane ederek sinemaya desteğini kestiğini düşünen entelektüellerle devletin arasındaki çatışma artmış, filmler İslami kurallara uymuyor gerekçesiyle en ağır şekilde sansürle karşılamıştır. Ancak siyasal her türlü değişimden nasibini alan İran sineması, yönetmenlerin alternatif bir sinema anlayışı benimsemeleri, sansürün etkilemeyeceğini düşündükleri belgesel ve kurmaca karışımı bir yaklaşımla film üretmeye başlamaları ile bu dönemden de en az hasarla kurtulmaya çalışmıştır. (Batur,2007,s. 140) Bu noktada bu tarz sınırlamaların yönetmenleri farklı bakış açılarına yönlendirmesinin İran sinemasına yaradığını hatta özgün eserler vermesini sağladığını düşünenler de bulunmaktadır.
1993 yılında değişen siyasi kadro ve 2. dönem görevine başlayan Rafsancani sayesinde hem toplumsal hem de sinema alanında hissedilir bir gerileme başlamıştır. Farabi Sinema Kurumu’nu yönetenler de bu dönemde değişmiş, bunun sonucunda yabancı film ithali duracak noktaya gelmiş, özellikle dini film projeleri desteklenmiştir. O yıllarda Farabi Sinema Kurumu’nun da amacı İslami bir sinema oluşturmak ve bunun yayılmasını sağlamak olmuştur.
“1993 yılında dini filmleri desteklemek amacıyla Tahran’da ‘Dini Sinema Festivali’ yapılmıştur. Farabi Sinema Kurumu’nun İslami sinemayı oluşturmak ve yaymak için bu yıllardaki amaçları arasında televizyon ve sinema filmlerinin yapımını gerçekleştirmek, mescitlerde sanat gösterileri, parklarda film gösterimleri, taşrada sinema faaliyetleri gibi başlıklar yer alıyordu. Ancak yine de istenilen doğrultuda filmler yapılamamıştır. Bunun nedenlerinden biri sinema tarihinde İslami sinema diye bir olgunun olmayışıdır.”(Batur,2007,s.142)
90’lı yılların en çok beğenilen filmi İrac Tahmasbi’nin Kırmızı Şapka ve Hala Oğlu (1994) filmi oldu. Yine aynı dönemde devlet imkânlarını halkın sevdiği aksiyon filmlerine yöneltti. Mohammed Rıza İlami’nin Engerek Yılanı filmi halk tarafından da sevilince İran sinemasında yeni moda filmler böylece belli olmuş oldu. “Hollywood tarzı İran filmi” olarak adlandırılan, Arnold Schwarzenegger’in ve Silvester Stallone’nun (Rambo) oynadığı tarzdaki bu filmlerin konusu da İran Savaşı, Amerika ile mücadele ve devrim oldu. Yüksek bilet satışı hedeflenen bu filmler de beklenenin aksine savaştan ve şiddetten yorulmuş halk tarafından çok fazla ilgi görmedi. Ahmet Muratpur’un Ateş Seccadesi (1992), Said Alemzade’nin Tehlikenin Üstünde (1995), Naser Mehdipur’un Şok (1995) ve Muhsin Muhsini Naseb’in Hamle (1996) bu tarzda yapılan filmlerdi. (Pour,2005,s. 64)
İran sineması 1997 sonrası çok daha farklı bir döneme girdi. Bu değişimde 23 Mayıs 1997 yılında yapılan seçimlerde muhafazakar kanada karşı büyük bir oy çoğunluğu ile ılımlı kanadı temsil eden Muhammed Hatemi’nin kazanmasının etkisi oldukça büyüktür. 1997 seçimlerinde sinemacılar da siyasal eğilimlerini ortaya koymaktan çekinmemiş, Hatemi’yi desteklediklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Hatta Hatemi’nin reklam kampanyası sinemacı Seyfullah Dad tarafından çekilir.(Batur,2007,s.144) Seçimi kazanan Hatemi’nin bu başarısı sonrası kültürel hayatta fark edilir bir canlanma oldu.
“Kültür Bakanlığı artık tutucular olarak anılan ve hala toplumsal gerçekliğin fıkıh temelli açıklamasına bağlı kalan grubun denetiminden çıkıp, çok daha hoşgörülü kültürel siyasaları olan ‘reformcuların’ denetimine girmiştir. Mir Hosseini’nin ‘üçüncü cumhuriyet’ olarak nitelediği bu yeni dönemin, İran sinemasına yansıması söyle olmuştur; Tehmine Milani ‘Do Zan’(İki Kadın, 1998) ve Rahşan Beni İtimad ‘Banu-ye Ordibehest’(Mayıs Kadını,1998) adlı filmlerle, sinemada kadın ve aşk konularının itibarı yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde sinemacılar sansür sınırlarını zorlayarak ne kadar ileri gidebileceklerini görmek istemişler ve bundan dolayı aşkı, kadın-erkek ilişkisini anlatan filmlerde artış olmuştur.” (Güler,2006,s.89)
Özellikle Rahşan Beni İtimad’ın toplumsal değerlerin sürekli değiştiği bir ortamda kocasından ayrılmış, iki yaşında çocuğu olan ve annelik ile kadınlık arasında gidip gelen bir kadının hikâyesinin anlatıldığı ‘Mayıs Kadını’ filmi İran sinemasında özel bir yere sahiptir. Filmde orta sınıf kadının toplumda yaşadığı sıkıntıları dile getirmesinin yanı sıra İran sinemasında cinsel konulara uygulanan kısıtlamalar nedeniyle filmde kadının sevgilisinin filmde hiç görülmemesi ve sevgilinin tüm film boyunca bir mektup, telesekreterdeki bir ses olarak kalması filmi farklı kılıyor. (Güler,2006,s 91)
1996’tan 2004’e kadar geçen sürede İran sinemasının en belirgin özelliği filmlerde daha çok toplum sorunlarının, çağdaş insanların sıkıntılarını konu eden filmlerin yapılmış olmasıdır. Bu dönem daha çok dünya gerçeklerinin önemsendiği bir dönem oldu. Rahşan Beni İtamed’in Mayıs Kadını, Nergis, Yabancı, Para filmleri, Tahmine Milani’nin İki Kadın filmi ve Behruz Efhemi’nin Şokeran(Zehir Zemberek), Puran Derahşendi Rabıta filmi bunlara verilebilecek en iyi örneklerdir. (Pour,2005,s. 65)
90’lı yılların başı İran filmlerinin uluslararası festivallere katılımının da belirgin olarak düştüğü yıllar olmasına rağmen;
“Devlet desteği ile sürdürülebilen İran Sineması, 1993’te bir atağa kalkıyor ve 125 uluslararası şenliğe 179 filmle katılıyor ve 34 ödül kazanıyor. Yönetmen Muhsin Makhmalbaf, 1985 yılı yapımı Boykot, 1989 yılı yapımı Takdis Edilenlerin Evliliği, Bisikletçi, 1991 yılı yapımı Evvel Zaman İçinde, 1992 yılı yapımı Aşk Zamanı, 1996 yılı yapımı Bir Anlık Masumiyet ve Gabbeh filmleri ile Rahşan Bani Etemad Kanarya Sarısı, Yabancı Para, Nergis, Mavi Yaşmaklı, filmleriyle 90’lı yıllarda uluslararası alanda önem kazanmaktadır. Aynı şekilde 90’larda devrimin etkisinin kırılmasıyla konu seçiminde de esnek davranıldığını görüyoruz. İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Abbas Kiyarüstemi, 1991’de 50.000 kişinin ölümüne neden olan deprem felaketini bir üçlü film olan 1989 yılı yapımı Arkadaşımın Evi Nerede? filmi, 1990 yılı yapımı Hayat Devam Ediyor, 1991 yılı yapımı Zeytin Ağaçları Arasında filmleriyle ele alıyor. 1990 yılı yapımı Yakın Plan filmi ile uluslar arası platforma çıkıp, Oscar adayı oluyor.” (Berber,2011,syf 87)
Özetle tarih boyunca İran’da yaşanan her türlü siyasal değişimden birebir etkilenmiş olan İran sinemasını izleyerek İran tarihine tanıklık etmek bir anlamda mümkün. Bugün her ne olursa olsun geçirdiği onca zorluğa, her türlü baskıya, sansüre, değişime rağmen ayakta kalabilmiş İran sinemasının kendine özgü bir dil yaratması ve dünyada takdir edilen bir noktaya ulaşması elbette kolay olmadı. Tarih boyunca edebiyatta ve sanatın birçok dalındaki başarıları yadsınamaz olan İran 20. ve 21. yüzyılda İslami bir rejime rağmen adını dünyaya duyurdu. İran’ın sinema ile tanıştığı 1900’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar siyasal ve toplumsal değişimler bağlamında en özet haliyle anlatmaya çalıştığım İran sinemasında 2000’li yıllar İran sineması kavramının oturduğu bir dönem olduğu için, sadece filmler üzerinden bakmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Bir sonraki ve son bölümde 2000’li yılların olmazsa olmaz filmlerine bakacağız.
Kaynakça
BATUR, Sabire (2007), Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
BERBER, Fatma (2011), Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
GÜLER, Hasan (2006), Humeyni Sonrası İran Sinemasında Kadın, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
POUR, Makrokh Shirin,(2005), Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
7.Bölüm
Unutulmaz İran Filmleri
İran sinemasının 1900’lerde ülkeye girişine ve bugüne kadar ki gelişimine etki eden faktörlere baktığımızda Cihan Aktaş’ın Şarkın Şiiri İran Sineması isimli kitabında, İran sinemasını “Müslümanların modernizme yönelik kuşkularının ve sorularının açıklık kazandığı bir tartışma ve yeniden kurma zeminidir.” olarak tarifi çok daha anlam kazanıyor. İran tarih boyu gerek Batı’nın etkisiyle gerekse ülke içindeki yönetim değişiklikleriyle kendini bulmaya çalışırken İran sineması da tüm bu sürece paralel olarak kendini aradı ve bugünkü çizgisine ulaştı. Bugün gelinen noktada dünya festivallerinden en fazla davet alan ve ödüllerle dönen bir ülke sineması sonucu bu kadar badireler atlatmış bir sinema için oldukça anlamlı.
İran sineması dosyasının bu son bölümünde 1990’ların sonları ve 2000’li yıllarda çekilmiş ses getirmiş, birçok kişi tarafından bilinen ve izlememiş olanların bile isimlerine aşina olduğunu düşündüğüm filmlere bakmak İran sineması dosyasına hakkını vermek açısından önem taşıyor. Filmlerde sömürmeden işledikleri insani ilişkiler, savaşın olumsuz etkileri, insan olmanın erdemleri gibi konularla fark yaratmakla kalmayıp bunu filmlerde biçim olarak da en doğal haliyle ortaya koymaları bakımından İran filmlerinin dünya sinemasında ayrı bir yeri var. Bu bağlamda da hem konuları, anlatı dilleri hem de bazılarının kazandıkları ödüller ile İran sinemasının dünya sinemasındaki yerini iyice güçlendirmeleri açısından önemli bir yeri olan ve herkesin izlemesi gerektiğine inandığım İran sinemasının en iyi örneklerini paylaşacağım.
Beyaz Balon (The White Baloon)

1995 yapımı senaryosunu Abbas Kiyarüstemi’nin yazdığı, yönetmenliği Cafer Panahi’nin yaptığı film aynı yıl sayısız festivalden ödülle döndü. Yedi yaşında bir kızın Nevruz kutlamaları sırasında annesinin kendisine süs balığı alması için verdiği parayı kaybetmesini ve sonrasında parayı bulmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Dünyanın yabancı olduğu Nevruz kutlamalarına dair kesitlerin de olduğu film bu yanıyla bir belgesel tadı da veriyor. Ancak filmin asıl dikkat çeken tarafı basit bir öyküden hareketle İran’ın kültürüne ve sosyal yapısına dair fazlasıyla fikir veriyor olması.
Cannes Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü, Kanada Sudbury Film Festivali’nde En İyi Uluslararası Film, Brezilya Sao Paulo Uluslararası Film Festivali’nde Uluslararası Jüri Ödülü, Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü kazanan film kesinlikle izlemeye değer.
Kirazın Tadı (Taste of Cherry)

“Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin…”
Filmlerinin ana temalarından biri “yaşama sevinci olan” Abbas Kiyarüstemi’nin 1997 yapımı ve Cannes Film Festivali’nde Altın palmiye kazanan filmi gösterildiği her ülkede büyük ses getirdi. 1997 yılında Cannes’dan aldığı ödülün yanı sıra 1998’de Boston Film Eleştirmenleri Topluluğu 1999’da da Amerika Ulusal film Eleştirmenleri Topluluğu tarafından “En İyi Yabancı Film” ödülüne değer bulundu.
“İntiharın büyük günahlardan olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi?”
Film, intihar etmeyi planlayan ve öldükten sonra kendini gömecek birini arayan Badii Bey’in hikâyesini anlatıyor. Filmi her izlediğimde, öldükten sonra para karşılığında üzerine yirmi kürek toprak atacak insan aramak için yola çıkan Badii Bey’in aslında aradığının yaşaması için ona güzel bir sebep sunacak biri olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de benim için filmin en etkileyici sahnesi kanser olan çocuğunu yaşatmak isteyen bir baba ile Badii Bey’in karşılaştığı yer. Diğer bir deyişle “ölmek isteği ve yaşatmak istediğinin karşı karşıya durduğu an”
Cennetin Çocukları (Children of Heaven)

1997 yapımı yönetmenliğini Majid Majidi’nin yaptığı Cennetin Çocukları İran’ın Oscar’a aday olan ilk filmidir. Ali ve Zehra yoksul bir ailenin çocuklarıdır. Ali’nin, Zehra’nın ayakkabılarını tamirciden almak için gittiği sırada kaybetmesi ve bunun üzerine babalarından korktukları için Ali’nin ayakkabılarını Zehra ile paylaşması ve bunun üzerine yaşadıklarının anlatıldığı bu duygusal filmden Batılı sinema eleştirmenleri de övgüyle bahsediyor.
Oscar’da “En İyi Film Ödülü”nü kazanamasa da Fajr Film Festivali En İyi Film (1997), Montreal Dünya Film Festivali En İyi Festival Filmi Ödülü, İzleyici ödülü(1997), Singapur Film Festivali En İyi Asya Filmi, Gümüş Ekran Ödülü (1998), Almanya Frankfurt Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali En İyi Film (1998), Newport Film Festivali En İyi Yabancı Film (1998), Varşova Film Festivali İzleyici Ödülü (1999 ) olmak üzere sayısız ödül kazanmıştır.
Cennetin Rengi (The Color of Paradise)

“Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ve bulduğumda da, kalbimin bütün sırları dahil her şeyi anlatacağım.”
Majid Majidi’nin yönetmenliğini yaptığı 1999 yapımı Cennetin Rengi, insanı derinden etkileyen birçok sahnesi ve küçücük görme engelli bir çocuğun sorguladıkları ile sadece hafızalara değil, yüreklere kazınan bir film. Muhammed körler okulunda yatılı kalan, birçok görme engelli gibi dokunarak görmeye ve hissetmeye çalışan, gönül gözüyle birçok gören insanın fark edemediklerini fark eden bir çocuk. Muhammed, okullar kapanınca kendisini bir utanç kaynağı ve yük olarak gören babasıyla köye çok sevdiği kız kardeşlerinin ve babaannesinin yanına gelir. Filmde Muhammed’i canlandıran küçük çocuğun gerçek hayatta da görme engelli olması filmde gerçekten verilmek istenen duygunun çok daha iyi yansıtılmasını sağlıyor. Filmin isminin İngilizce’den tercümesi “Cennetin Rengi” olmasına rağmen özgün adı Rang-e Khoda yani “Tanrı’ın Rengi” dir. Filmin anlatmak istediklerine, oyuncuların filmde sorguladıklarına bakıldığında “Tanrı’ın Rengi” ismi filmin anlatmak istediklerini daha net ortaya koyuyor. “Madem Allah beni daha çok seviyordu, neden beni kör yarattı?” diye soran Muhammed ile “Madem biz Allah’nın sevgili kullarıyız, bu çektiğimiz çile neden?” diye soran babasının repliği filmin derinliğini yansıtıyor.
İlk kez Kanada’da Montreal Film Festivali’nde gösterilmiş ve “Büyük Amerika Ödülü” filmin yönetmeni Majid Majidi’ye verilmiştir. Bunların dışında on ayrı ödül kazanan ve sekiz ayrı festivalde de aday gösterilen film Amerika’da gişe rekorları kırarak da ayrı bir başarıya imza attı.
Sarhoş Atlar Zamanı (A Time for Drunken Horses)

Bahman Gobadi’nin yönetmenliğini yaptığı 2000 yapımı Sarhoş Atlar Zamanı insanı derinden etkileyen anne ve babaları öldükten sonra her türlü zorluğa rağmen hayatta kalma mücadelesi veren beş kardeşin hikâyesini anlatıyor. İran’da, Irak sınırına oldukça yakın bir köyde yaşayan kardeşlere on iki yaşındaki Eyüp babalık etmeye çalışır. Filmin her sahnesinde küçük bir çocuğun taşıması fazlasıyla ağır olan bir sorumluluğun altında kalmamak için nasıl mücadele ettiğine tanıklık ediyorsunuz. Engelli kardeşi Madi’nin yaşaması için ameliyat olması gerekmektedir. Madi’nin ameliyatı için gerekli parayı bulmayı kafasına koyan Eyüp’ün tek çaresi babası gibi katırlarla kaçakçılık yapmaktır. Bir yandan karlarla kaplı dağlarda mayınlara rağmen kaçakçılık yaparak para kazanmaya çalışan Eyüp, diğer yanda kardeşinin ameliyat ettirilmesi karşılığında evlenmeyi kabul eden diğer kız kardeşleri Rojin ve ölmek istemeyen ağrılarının dindirilmesi için her iğne olduğunda insanın içini acıtarak ağlayan Madi…
Sarhoş Atlar Zamanı Cannes Film Festivalinden Altın Kamera Ödülü (2000), Uluslararası Chicago Film Festivali Jüri Özel Ödülü (2000), Edinburgh Film Festivali En İyi Uzun Metrajlı Film ödülü (2000), Santa Fe Film Festivali En İyi Uzun Metrajlı Film ödülü (2000), Uluslararası São Paulo Film Festivali Büyük Jüri ödülü (2000), Uluslararası Banff Film Festivali En İyi Uzun Metrajlı Film ödülü (2000), Uluslararası Gijon Film Festivali Jüri Özel ödülü (2000) olmak üzere sayısız ödülü bulunan film Bahman Ghobadi’nin ilk uzun metrajlı filmi olması sebebiyle de ayrı bir önem taşımaktadır.
Söğüt Ağacı (The Willow Tree)

“Ben Yusuf. Yarattığın bütün güzelliklerden mahrum olup asla şikâyet etmeyen kişi.”
Filmlerinde, kendisinin de söylediği gibi özellikle insanların fıtratı üzerine gittiğini anlatan Majid Majid’nin yönetmenliğini yaptığı 2005 yapımı “Söğüt Ağacı” da yönetmenin diğer bir filmi olan “Cennetin Rengi” filminde olduğu gibi görme engelli birinin duygularını, kalp gözüyle görme çabasını, isyanını anlatıyor.
Sekiz yaşındayken geçirdiği bir kaza sonrası görme yetisini kaybeden Yusuf, artık kırk beş yaşında ve üniversitede hocalık yapan bir edebiyat profesörüdür. Sürekli Allah’a görmek için dua eden Yusuf’un dileği Paris’te geçirdiği kornea ameliyatı sonrası gerçek olur. Film bir görme engellinin yaşadıklarından çok, görmeye başladığı andan itibaren dünya ve kendi nefsi ile olan sınavını anlatıyor. Görmediği günlerde mutlu bir ailesi olan Yusuf’un, görmeye başladıktan sonra yani dünyası aydınlandıktan sonra bir anlamda kararan hayatını sıkmadan, ince mesajlarla anlatıyor. Majid Majid’in bir çok filminde olduğu gibi rahatsız etmeden insana ve hayata dair sorular sorduran film İran sinemasının klasiklerinden.
Sonuç olarak İran sineması kendi kültür ve geleneklerinden kopmamış yaklaşımı ile Hollywood sinemasından çok farklı bir yerde duruyor. Bugün İran sinemasına hayran olanlar filmlerde Hollywood’un o gösterişli dünyasından ziyade naif, içten, dürüst, hayatın bin bir zorluğu içinde mücadele eden, İran’da ülke şartları içerisinde kendini var etmeye çalışan tertemiz insanların yaşadıklarını ve hayata dair sorguladıkları kendine özgü basit ama etkileyici bir dille izlemek isteyenler.
Dünya festivallerinden en çok davet alan ve bu festivallerden sayısız ödüllerle dönen, İran’ın siyasi tarihinden birebir etkilenen İran sineması aynı İran filmlerindeki karakterlerin birçoğu gibi yaşadığı her türlü sansür ve zorluğa rağmen kendini var etmek için uzun yıllar mücadele etmiş. Bu noktada İran sinemasını İran siyasi tarihi, modernleşme çabaları dönemi ve modernleşme karşıtlarının tepkileri bağlamında uzun uzun inceledik. Dosyanın bu son bölümünde İran sinemasının olmazsa olmazları olduğuna ve herkesin izlemesi gerektiğine inandığım filmleri paylaştım. Elbette İran sinemasının burada paylaşılan altı filmden çok daha fazla olmazsa olmazı var. Filmleri uzunca anlatmamış olsak da en azından hatırlatmak ya da bilmeyenlerin zihinlerinin bir köşesine not almasını sağlamak adına 1987 yapımı “Arkadaşımın Evi Nerede?”, 2000 yapımı “Kadın Olduğum Gün”, 2004 yapımı “Kaplumbağalar da Uçar”, 2008 yapımı “Soraya’yı Taşlamak”, 2008 yapımı “Serçelerin Şarkısı”, 2009 yapımı “Erkeksiz Kadınlar”, Oscar ödülü sahibi 2010 yapımı “Bir Ayrılık” İran sinemasının diğer izlenmesi gereken filmlerinden bazıları.
Bir başka dosyaya kadar sevgiyle ve filmlerle kalın.
Sevgiler,
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →