İlham Veren Hikayeleri ile Motive Eden 14 Film
Yedinci sanatın hayatlarımıza dokunması kaçınılmazdır. Öyle ki hayatlarımızdan beslenen filmler, perdede izlenildiğinde bizlere büyük bir ilham kaynağı olabilmektedir. Biz de bu bağlamda, ilham veren hikayeleri ile bizlere motivasyon sağlayan ve yalnız olmadığımızı hatırlatan filmleri derledik.
İlham Veren Hikayeleri ile Motive Eden 14 Film
It’s a Wonderful Life (1946)

3 Oscar’lı yönetmen Frank Capra’nın yönettiği, başrollerinde James Stewart ve Donna Reed gibi oyuncuların olduğu It’s Wonderful Life, iyimser hikayesiyle izleyenleri motive edip iyi hissettirecek filmler listesinde üst sıralara oynayabilecek bir yapım. Hayatın adeta en şansız gününü yaşayan George (James Stewart), intihar etmek üzereyken kendisini bu kararından vazgeçirmek üzere gelen koruyucu melek Clarence ile tanışır. Clarence George’a kendisi hiç var olmasaydı kasabadakilerin neler yaşayacağını gösterir.
It’s Wonderful Life, Clarence’ın gösterdikleri ile her insanın bir öneminin olduğunu, hayatın zaman zaman bizlere ne kadar zor gelse de bir lütuf olduğunu vurgular. Film, bu mesajları sebebiyle özellikle Amerika’da Noel sezonunun televizyondaki vazgeçilmez yapımlarından biridir.
Rocky (1976)

Sylvester Stallone’nin yazıp başrolünü oynadığı Rocky, İngilizce’de “Cinderella Story” olarak geçen, kimsenin tahmin etmediği bir çıkış yaparak başarılar elde eden karakterlerin anlatıldığı filmler içerisinde belki de en bilineni. Amatörlükten gelip unvan maçına kadar yükselen Rocky’nin hikayesinin sırrı da burada yatar: Film, yeteri kadar çalışma ve azimle elde edilemeyecek başarının olmadığını savunur. Rocky’nin anlatısı, Balboa’nın hikayesi üzerinden tüm küçümsenenlere, “Sen başaramazsın” denilenlere seslenir. Klişelerine rağmen Rocky’nin popüler kültürdeki sarsılmaz yerini belirleyen de bu olur. Yıllar sonrasında bile pek çok boks filmi Rocky’nin belirlediği formül üzerinden anlatısını oluşturur (2011 yapımı Warrior filmi bunun güzel örneklerinden biridir).
Dead Poets Society (1989)

Ünlü yönetmen Peter Weir’ın yönettiği Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği), hepimizin aklında daha çok Robin Williams’ın müthiş bir şekilde canlandırdığı öğretmen John Keating rolü ile yer etmiştir. Statükocu ve aşırı disiplinli tutumları ile farklı metotlara karşı çıkan bir idareye sahip okula İngilizce öğretmeni olarak gelen John Keating, hayata farklı bakışı ile dersine girdiği öğrencileri etkilemeye başlar. Öğrencilerin Keating’e ısınması ile klasik eğitim normlarının dışına çıkılmasından memnun olmayan okul yönetimi çözümü “zihin açıcı” öğretmeni okuldan uzaklaştırmada bulur. Böylelikle sinema tarihine geçen
Forrest Gump (1994)

90’ların unutulmaz figürlerinden olan Forrest Gump, sıradan saf bir insanın sınırları zorlayarak tahmin edilenin ötesinde başarılara ulaşmasının katıksız bir timsalidir. Robert Zemeckis yönetmenliğindeki filmde düşük seviyede bir zekaya sahip Forrest’ın sayısız başarıya ulaştığını görürüz. Forrest, iyimserliği ve azmiyle kazara düştüğü durumlardan bile bir şekilde çıkmayı başarır. Kimi eksiklerinden bahsedebileceğimiz filmin tüm anlatısı da aslında Forrest’a ve onun temsil ettiklerine dayanır. Olanları kontrol etmektense hayatın kendisine getirdiklerinden en iyisini çıkarmayı başaran Forrest’ın hikayesi ve genel olarak Forrest Gump filmi bu yüzden insanlara ilham verir ve bu kadar sevilir.
October Sky (1999)

Homer Hickam’ın biyografik hikayesini ele alan October Sky, klasik büyüme filmlerinin (coming of age) anlatısını kullanarak izleyenlerin kayıtsız kalamayacağı bir öyküyü aktarır. Jake Gyllenhaal, Chris Cooper ve Laura Dern gibi isimleri bir araya getiren October Sky, her erkek çocuğun ileride madenci olmasının beklendiği bir madenci kasabasında çok farklı hayalleri olan Homer’ın yaşadıklarına odaklanıyor. İnsanlara motivasyon aşılayan ve ilham veren filmlerin ortak özelliği olarak sayabileceğimiz, toplumun dikte ettiklerine karşı çıkan karakterlerden biri olan Homer, ailesinin ve tüm kasabanın kendisinden beklentilerini elinin tersiyle itmek ve hayallerinin peşinden koşmak ister. Toplumun “hayalperest” olarak kodladığı bu karakterlere yardımcı olan iyiliksever yan karakter olarak da October Sky filminde Homer’ın öğretmeni Miss Riley’yi görmekteyiz.
Billy Elliot (2000)

Toplumun ona biçtiği klasik “erkek” modeline uyacak bir spor olan boksu bırakıp bale yapmak isteyen küçük Billy’nin hikayesinin anlatıldığı Billy Elliot, 80’lerin İngiltere’sini arka planına alarak küçük bir çocuğun her şeye karşı gelerek arzularının peşinden koşmasının altını çiziyor. Stephen Daldry’nin yönetmenliğini yaptığı, Jamie Bell’in ise Billy karakterine can verdiği film, bir hedef doğrultusunda ilerleyen insanlara güzelleme yaparak izleyenlerin de küçük Billy’nin ve ona amacı doğrultusunda yardımcı olanların hikayesinden ilham almasına vesile oluyor.
Remember the Titans (2000)

Denzel Washington’ın başrolünde yer aldığı, Boaz Yakin’in yönetmenliğini yaptığı Remember the Titans, bir siyahi koçun 70’lerin ırkçı ortamında yeni atandığı okulda yaşadıklarını anlatıyor. Dönemin algısına paralel olarak ırkçı bir yönelimin olduğu okulda koçluk yapmaya gelen Herman Boone’un tüm algıları yıkan tutumunu epik bir şekilde anlatan film, eksilerine rağmen ırkçılık karşıtı duruşu ve azimle nelerin yapılabileceğini göstermesi ile ilgiyi hak ediyor.
Erin Brockovich (2000)

“Hayatta en çok başarısızlıklarımdan bir şeyler öğrendim.”
Steven Soderbergh’in yönetmenliğini, Susannah Grant’ın ise senaristliğini üstlendiği 2000 yapımı Erin Brockovich, araştırmaları sonucu Pasific Gas ve Electric Company adlı şirketin halkı zehirlediğini öğrenen, şirkete dava açıp bu haklı mücadeleyi kazanan ve bunun sonucunda bir halk kahramanı olarak anılmaya başlayan Erin Brockovich’in gerçek yaşam öyküsünü konu alıyor. Bekâr bir anne olan Brockovich hiçbir şekilde hukuk bilgisi olmamasına rağmen kendisini halkın sağlığını tehdit eden tüm durumların karşısında durmaya adamış mücadeleci bir kadın olarak bilinmeye başlıyor. Kendimizi adadığımız, doğru olduğuna inandığımız ve haksızlıkların önünde durmaya karar verdiğimiz herhangi bir durumun hiçbir zaman bizi yanıltmayacağını hatırlatan bu film, adaletsizliğin karşısında durduğumuz sürece yalnız olmadığımızı her saniyesinde hissettiriyor.
The Pursuit of Happyness (2006)

“Kimsenin sana bir şeyi yapamayacağını söylemesine izin verme. Bir hayalin varsa onu korumalısın. Bir şeyi istiyorsan, git ve al.”
Gabriele Muccino’nun yönetmenliğini, Steven Conrad’ın ise senaristliğini üstlendiği 2006 yapımı The Pursuit of Happyness, Amerikalı girişimci Chris Gardner’ın biyografisi niteliği taşımaktadır. Will Smith’in başrolünü üstlendiği filmde Chris, yaptığı bir işte başarısız olunca karısı tarafından terk edilir. Oğluyla birlikte geceyi geçirebilecek bir yer bulamayıp otobüs duraklarında kalmaya kadar pek çok zorlu deneyimden geçmek zorunda kalan Chris, oğlundan aldığı cesaret ve azimle tüm engellerin üstesinden gelip başarıya doğru emin adımlar atmak için büyük çaba sarf eder. The Pursuit of Happyness, oğlunun kendi yaşamından daha iyi bir yaşam sürmesi için kendi deneyimlerimi ustalıkla kullanan bir baba aracılığıyla muazzam bir şekilde seyirciyi de etkisi altına alarak mücadele etmenin önemi ve gerekliliğine dair bir motivasyon sağlıyor. En önemlisi film, her mücadelenin mutlaka kazanç olarak geri döndüğünü ve emek verdiğimiz hiçbir şeyin bizi hayal kırıklığına uğratmayacağını hatırlatıyor seyirciye.
Yes Man (2008)

Jim Carrey, tek bir sihirli sözcükle hayatınıza bambaşka bir gözle bakmanıza vesile olacak: “Evet!” Filmin kesitleriyle kişisel gelişim platformlarında örnek gösterilen Yes Man, değişimin bilinçle olan ilişkisini gözler önüne seriyor.
Yes Man; cam fanusta yaşamaktan sıkılıp, hayata ve olaylara karşı tutumunuzu değiştirmeye karar verdiğiniz anda en büyük yardımcınız olmayı başarıyor. Filmin en başından itibaren kendinize dair bir şeyler bulabilirken, bir anda evet-hayır ikileminin tam ortasına düştüğünüzü anlamayacaksınız bile. Nitekim filmi izledikten sonra yaşam enerjisini içinize çekmeyi hiç bu kadar istemediğinizi fark edeceksiniz. Kısacası, Jim Carrey’nin performansıyla keyifleneceğiniz bir film daha.
The Wolf of Wall Street (2013)

Jordan Belfort’un düzenbazlık hikayesini anlatan The Wolf of Wall Street, olay örgüsü belirli bir yapıda ilerlese de alt metninde büyük bir kapitalizm eleştirisi yapar. Fakat bu, Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Jordan Belfort’un ünlü motivasyon konuşmalarından etkilenmeyeceğimiz anlamına gelmez. Martin Scorsese de filmin finalinde bu konunun altını kalın bir çizgiyle çizer. Pazarlama üzerine konferanslar veren Jordan, klasik “Bu kalemi bana pazarlayın!” numarasını yapmaktadır. Film boyunca Jordan’ın ne kadar dolandırıcı ve sistemin bir ürünü olduğunu görmüşüzdür ve o konferanstaki insanlar da bunu bilmektedir. Jordan bu numarasına devam ederken Scorsese kamerasını Jordan’ı gözünü kırpmadan takip edip not alan izleyiciye, yani aslında bizlere döndürür. Bu sistemde yer alan bizler de Jordan’ın konuşmalarından medet umarız, işin tüm altyapısını bilsek de bu kaçınılmazdır.
The Secret Life of Walter Mitty (2013)

Tropic Thunder ile yönetmen olarak da rüşdünü ispat eden Ben Stiller’ın 2013 yapımı filmi The Secret Life of Walter Mitty, kendi fantezi dünyası ile sıradan bir hayat yaşayan Walter Mitty’nin bir anda sürpriz maceralara atılmasını anlatıyor. Yalnız karakterimizin hayal dünyasındakilerin gerçeğe dönüşmesine şahit olduğumuz film, anlatısı ile klasik bir “kendini iyi hisset” filmine dönüşüyor. Ben Stiller ve Kristen Wiig’in başrolünde yer aldığı yapım, kendini bir şekilde yalnız hissedenlere her hayatın ayrı bir öneminin olduğunu ve hayallerin peşinden koşmak gerektiğini hatırlatıyor.
Pride (2014)

Senaryosu Stephen Bresford tarafından yazılan ve yönetmenliğini Matthew Warchus’un üstlendiği Pride’ın hikayesi, sistemin bir parçası olmayı reddeden, baskıcı kuvvetin karşısında dimdik duran madencilerin ve toplum tarafından kabul görmeyen eşcinsel bireylerin mücadelesini konu alıyor. Toplumun ve bu doğrultuda gelişen hukuk kavramının eksik ve karanlık yönlerini bir bir ortaya çıkaran dahası LGBTİ bireylerin sesi olmayı başaran bir avuç aktivist gencin neler yapabileceğini gözler önüne seren film, mizahi ögelerin eşliğinde ayrı bir tat bırakıyor izleyenlerde. Öyle ki, gerçekliğin hüznüne dikkat çekmenin yanı sıra tek bir kişi bile olsa gülümsetmeyi de kendine bir borç bilen Pride, ‘herkes gibi olma’ yükümlülüğünden kurtulmak ve güneşi görmek adına pek çoklarının umudu olmayı başarıyor.
Whiplash (2014)

Damien Chazelle’nin hem senaryosunu kaleme aldığı hem de yönetmen koltuğuna oturduğu ikinci uzun metraj filmi Whiplash, Sundance Film Festivali’nde gösterdiği başarının yanı sıra sinemaseverlerin de gönlünü kazanmayı bildi. Öyle ki, Miles Teller ve J.K. Simmons’ın başrolleri paylaştığı film, yalnızca odağına müziği alan ve mükemmeliyetçilik adına ritmini başından sonuna dek kaybetmeyen bir yapım olmakla kalmıyor aynı zamanda üstün bir gayret ve tam bağlılık örneği teşkil ediyor. Fletcher’ın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, kimi zaman tahrik edici boyutlara ulaşıp Andrew’i yavaş yavaş içine çeken bir bataklığa dönüşse de pek çokları için büyük bir motivasyon kaynağı oldu diyebiliriz. Belki de varlığından bile haberdar olmadığımız hayallerle yüzleşmemizi sağlarken ve bu uğurda her daim cesur olmak gerektiğini vurgularken, bir bakıma gücün içimizde olduğunu da fark etmemizi sağlıyor; her seferinde zafere ulaşamayacağımızı bilsek bile.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →