!f 2015: 25 Film Önerisi
Merakla beklediğimiz birçok filmi, farklı kategori başlıkları altında bir araya getiren !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Film Festivali, 14. yaşını kutladığı 2015 yılında artık sadece Türkiye’nin değil Dünya’nın da sayılı film festivalleri arasına girmeye hazırlanıyor. Durum böyle olunca, 42 ülkeden 115 filmin gösterileceği !f 2015 süresince seyredeceğimiz filmleri de özenle seçmemiz gerekiyor.
Biz de festival programı açıklanır açıklanmaz elimize kağıt kalemi aldık, bir yandan kitapçık üzerinden filmleri işaretlerken bir yandan da filmlerle ilgili kısa kısa notlar almaya başladık. Bunun sonucunda sizlerin de işine yarayabileceğini düşündüğümüz 25 filmlik bir öneri listesi hazırladık.
Hazırlayanlar: Batu Anadolu, Utku Ögetürk
!f 2015: 25 Film Önerisi
99 Homes
Amerika’nın emlak krizinin tam ortasında, krizin yüzbinlerce kurbanından bir ailenin hikayesine tanığız. İpotekli evlerinin ödemelerinde geciken Dennis ve ailesi günün birinde emlakçı Rick Carver tarafından, polis eşliğinde kapıya koyulmuş bulurlar kendilerini. Rick Carver buz gibi, güce ve paraya duyduğu arzuyla şeytanı anımsatan biri. 99 Ev’in ev tahliye sahneleri Rahmani’nin en kalp kıran sahnelerine taş çıkaracak güçte: kâr amacındaki Amerika’nın istatistiklerinin ardındaki insanların can çekişmelerine bakakalıyoruz. Dennis önce ailesine küçük bir motelde başlarını sokacak bir yer buluyor, sonra evini geri alma umuduyla Rick Carver’ın iş teklifini kabul ediyor. Bahrani bir kez daha kendi hayatlarından mahrum bırakılan insanların yanı başında yürümeye amansız bir davet çıkarıyor. Bir adamın çaresizliği, ailesine sevgisi ve çok yanlış kararları üzerinden, yaşadığımız yerin cehennemle ortak noktalarına işaret ediyor. Böyle bir dünyada nasıl oluyor da hâlâ ruhlarımıza tutunabiliyoruz?
Neden izlenmeli? Bir kez daha Amerikan rüyasının perde arkasında yatan bir drama odaklanan Ramin Bahrani’nin Andrew Garfield ile Michael Shannon’ı karşı karşıya getiren oyuncu tercihleri bile heyecan verici.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”WnNEjYGkdHA”]
A Girl Walks Home Alone At Night
Yeraltında olana dair merak değişik kültürleri her zaman büyüleye gelmiştir. İran’ın ilk vampir/western filmi olarak lanse edilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız bizi hayalî yeraltı kenti Bad City’nin karanlık ve tenha köşelerine davet ediyor. Ölümsüzlüğünün keyfini çıkaran Kız bu terkedilmiş kentin kasvetli sokaklarında gezinmekte, av peşinde koşmaktadır. Drakula kostümlü Arash’la karşılaşması romantik kıpırtılar başlatacaktır. Büyüleyici siyah-beyaz görüntülerin ve psikedelik müziklerin eşliğinde muhteşem bir soundtrack ile uzun süre akıllara kazınması muhtemel atmosferik ve distopik bir dünyanın kapıları açılır. Ana Lily Amirpour, bu ilk filminde tekinsizi tasvir edişiyle ve vampir sinemasına getirdiği taze solukla en heyecan verici yeni nesil sinemacılardan biri olarak hafızalarda yer ediyor.
Neden izlenmeli? Hollywood’un klişe vampir hikayelerinden sıyrılıp, ölümsüzlüğü İran’da deneyimlemek kulağa heyecan verici geliyor.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”mbqfXcXWhuA”]
Big Eyes
Margaret Keane, koca gözlü sahipsiz yüzlerin ressamı. 60’larda bir dönem sansasyon yaratan ve Andy Warhol’a ilham verdiği iddia edilen resimlerin… Resimlerin sanatsal değeri ve Pop Art üzerindeki etkisi tartışmalı, ancak sanatın kopyalanıp kitlelere ucuza satılmasının önünü açtığı kesin. Bu pazarlama yöntemi, karısının resimlerini satabilmek için elinden geleni ardına koymayan, hatta onları kendisi resmetmiş gibi bile yapan kocasının icadı. Geçtiğimiz yüzyılın muhtemelen en büyük sahtekarlıklarından birinin hikayesi. Ama ondan daha ciddi başka bir mesele çanak tutmasa, göze alınamayacak türden bir sahtekarlık bu: Kadının sömürüsü. Amy Adams sanatçı ruhlu fakat mütevazi ve naif, bağımsız ruhlu fakat çağının edilgenliğini aşamamış bu karakteri nefis canlandırmış. Yönetmen Tim Burton da çok sevdiği sanatçıya hürmetini sunmuş. Tıpkı Ed Wood’da yaptığı gibi. Ve yine tıpkı Ed Wood’u sanki onun kamerasından çekmesi gibi, bu filmi de tatlı ve gerçekçi bir mütevaziliğin içine hapsolmuş, yardım bekleyen iri gözlerle çekmiş.
Neden izlenmeli? Tim Burton’ı çok sevmemizi sağlayan bir filmi seyretmeyeli ne kadar da uzun zaman oldu. Kendisiyle, barışma vaktimiz geldi de geçiyor bile.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”Nmkiu-V5M5k”]
Birdman
Iñárritu filmlerinin ortak tek bir özelliği varsa, o da yoğunluk olmalı. Duygusal, entelektüel ya da hicivsel… Allahtan hepsi bir arada değil! Birdman’e gelince, oyunculuğuna mı, teatral tarzına mı, dokümanter kamerasına mı bakalım karar vermek zor. Batman’in Michael Keaton’ı, en çok Birdman rolüyle hatırlanan Riggman adlı bir oyuncuyu canlandırıyor. Yönettiği ve oynadığı kısa tiyatro oyununun maddi, manevi, kimliksel, mesleksel her derdine deva olabilmesini umut ediyor. Lakin süreç aklının sınırlarını zorlayan bir deneyime dönüşüyor. Kameranın sürekli takibi, Riggman’in her nefes alışını ya da alamayışını duymamıza neden oluyor. Sanki Michael Keaton’ın hayatından gerçek anlar çalar gibi… Öte yandan dışavurumlar fantastik olsa da fantezi bir noktadan sonra sadece metafor olmaktan çıkıyor. Sonuçta filmi duygusal olmaktan çok düşünsel yapan da bunlar. Iñárritu şöhret dünyasının derin ve yoğun bir hicvini yapmış ve bunu sahnelemiş. Sonra da üşenmemiş, bu oyun içindeki oyunu, kamerayı gözümüze sokarak filme almış. Nasıl mı yapmış? Adı Iñárritu olan bir icatla.
Neden izlenmeli? Sadece Michael Keaton’ı yeniden büyüleyici bir rol de seyretmek yeterli olacaksa bile; Iñárritu’nun ellerinde sinemasal bir şölene dönüşen Birdman’i seyretmek için çok fazla neden var.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”on98GlQjGok”]
Cavalo Dinheiro
Pedro Costa bugüne kadar yaptığı filmlerle sinemada çok az kişinin elde edebileceği bir yere sahip dersek çok abartmış olmayız herhalde. Lizbon’un gecekondu mahallesi Fontainhas’ta 1994 yılından beri Cape Verdeli göçmenlerle birlikte çektiği her film sadece biçimin yeniden icat edildiği sinema şaheserleri değil, ölümün ve yaşamın içinden geçen birer yolculuk aynı zamanda. Kemikler’den Gençler Yürüyor’a uzanan üçleme, yok olma sürecindeki bir mahallenin ve onun insanlarının zarifçe boyanmış ve ustaca resmedilmiş sinematografik arşivleri. At Parası, Gençler Yürüyor’dan hatırladığımız Ventura’nın, karanlık bir bodrumun uzun koridorunda yürümesiyle başlar. Bedeni uzun süre duvarların küflerine maruz kalmış olan Ventura’nın elleri bir sinir rahatsızlığından ötürü hiç durmadan titremektedir. Dışarıdaysa bir devrim olmaktadır. Ventura’nın sayıklamaları ve iç dünyasıyla sarmalanan At Parası, büyüleyici ve minimalist anlatımıyla hem ışığın hem de karanlığın içinden geçtiği bir yol(culuk) filmi.
Neden izlenmeli? Geçen yıl Sight & Sound dergisinin 2014’ün en iyileri listesinde yer alarak dikkatleri çeken film, Portekiz’in en usta yönetmenlerinden Pedro Costa’nın en iyi yaptığı iş olan “minimalist dokunuş”lardan nasibini almışa benziyor.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”8wm13EugiDA”]
!f 2015: 25 Film Önerisi
Dark Star: Hr Gigers Welt
H.R. Giger: Yaratık’taki çığır acıcı tasarımlarıyla Akademi ödülü almış, bilimkurgu sinemasındaki taşları geri dönülmeyecek bir şekilde yerinden oynatmış set tasarımcısı, sürrealist ressam ve heykeltıraş. Karanlık ve rahatsız edici birçok nesnenin, kabusun altında bizzat imzası bulunan bu gizemli adamın yaşadığı ev de en az yarattığı dünyalar kadar tuhaf. Bilinçaltındaki korkuları, cinselliği, uykusuzluğu ve kabusları en saf haliyle bize göstermiş olan Giger, Zürih’te adeta paralel bir evrende, kendine ait gayet mütevazi bir dünyada yaşamaktadır. Sonuna kadar kapalı jaluzilerin arkasında gece ve gündüzün birbirinden ayırt edilmediği evinde Giger’ın gündelik yaşamına eşlik ediyoruz. Bu oldukça samimi ve yaratıcı belgeselde Belinda Salinn, bizi Giger’ın olağanüstü evreninde tekinsiz bir yolculuğa çıkarıyor.
Neden izlenmeli? Sadece Alien’ın yaratıcısını konu edinmesi yeterli olsa bile Giger’in karanlık ve kabuslardan fırlamış gibi duran eserlerine daha yakından bakmak ve çözümlemek için kaçırılmamalı.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”U1MXYaQA04U”]
Depo: Akıl Hastanesinde Hayat
Foucault, modern iktidarların güçlerini kanıtlamak için marjinal unsurları kontrol altında tutmak istediğini ve bunu doğrudan bedenleri kuşatarak yaptığını söyler. Elini kolunu sallayarak köyün sokaklarında gezen veya Orta Çağ’ın aylaklık eden delileri, artık tehlikeli sayılmaya başlamış, devletin sınırladığı alanlara kapatılmış ve normal olanla aralarına yüksek duvarlar çekilmiştir, tıpkı hapishaneler gibi. Artık akıl hastaneleri iyileştirmeyi amaçlayan kurumlar değil, sadece akıl hastalarının zaten iyi olandan uzak tutulduğu yerler, depolardır. Depo: Akıl Hastanesinde Hayat 2014 Türkiye’sinde çeşitli akıl hastanelerinin içine davet ediyor bizi. Fakat bu gezinti deliliğin fantastik dünyasından çok, deliliği tanımlayanların acımasız dünyasına doğru yapılıyor.
Neden izlenmeli? Yerli festivallerde “festival filmi” olarak adlandırılan ve belirli bir düzlemde ilerleyen filmlerden sıkılanlar için kaçırılmaması gereken bir deneyim olabilir.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”sAmoti9RFLE”]
Feast Of Friends & Pink Floyd London ’66-’67
Arkadaşların Şöleni 1968 yılında The Doors tarafından yapılmış, kameranın The Doors’un elemanları arasında dolaştığı belki de tek film. ‘68 yazındayız ve The Doors turne yollarında. Bir yandan grubun içinde neler olup bittiğine çok yakından tanık olurken bir yandan da konserlerden parçalar dinliyoruz. Bazen dokunaklı, çoğunlukla kaotik ve hayli deli dolu bir buluşma bu, ama en çok da doğallık ve naiflik öne çıkıyor. 1968 yılında ufak birkaç festival dışında şimdiye kadar gösterilmeyen bu film, hiç görmediğimiz ama hep var olduğunu duyduğumuz nadir bir plak gibi.
Usta belgeselci Peter Whitehead tarafından çekilmiş bu görüntüler Syd Barrett dönemi Pink Floyd’unu, klasik 60’lar sonu şarkılarının olduğu performanslarıyla görürüz. Henüz birlikte olmayan John Lennon ve Yoko Ono sanat performansı ve birçok çok az gün yüzüne çıkmış ve görüntü de cabası.
Neden izlenmeli? The Doors ile Pink Floyd’u arka arkaya izlemek ve dinlemek bir yana iki grubun birden içine sızmayı başarmak, müzikseverler için paha biçilmez bir deneyim.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”D0mggL7Gew0″]
I Am Michael
2007 yılında, eşcinsel hakları savunucusu, hayatını o âna kadar kuir kimliğiyle sürdürmüş Michael Glatze arkadaşlarını ve yakınlarını şoke eden bir kararla “eşcinsellikten vazgeçtiğini” açıklar. Bununla da kalmaz, Hıristiyan bir rahip olarak yaşamını devam ettirmeye karar verir. Ona böyle bir kararı aldıran nedir? Justin Kelly, bu ilk yönetmenlik denemesinde, Michael’daki bu dönüşümün bütün kırılganlığı ve karmaşasının farkındalığıyla, ona sempatiyle yaklaşmamızı sağlayan sorular soruyor. Michael’ın uzun süredir birlikte olduğu partneriyle, idealist, bohem, kuir aktivizmine dahil olduğu yıllardan başlayıp, ölümle karşılaştığı sarsıcı kazaya kadarki süreci ele alan film, Michael’ın cinsellik ve inanç arasındaki kararsızlığıyla baş başa bırakıyor bizi. Özünde bir insanın yaratma ve yok etmeyle ilişkisine dair olan Ben, Michael senenin en çok konuşulacaklarından olmaya aday. Gus Van Sant’in yapımcı olarak yer aldığı film meşhur gazeteci Benoit Denizet-Lewis’in Benim Eski Gay Arkadaşım adlı makalesinden uyarlanmış.
Neden izlenmeli? Michael Glatze ismini bir kez google’ladığınız taktirde filmi seyretmek için birden fazla nedeniniz olacak.
Love is Strange
Bu yılın en yumuşak ve kırgın aşk filmlerinden biri olan Aşk Başkadır, 39 yıldır birlikte olan Ben ve George’un düğün sabahı koşuşturmacasıyla açılıyor. Sevdikleriyle paylaştıkları bu tatlı günden az sonra, düğün haberleri George’un öğretmenlik yaptığı Katolik okuluna ulaşınca, George’un işsiz kalmasıyla yeni evli çift artık kiralarını ödeyemez hâle gelir. Ben, yeğenine taşınıp onun 15 yaşındaki oğluyla bir ranza paylaşmaya başlar, George ise alt kat komşularının salonundaki koltuğa yerleşmek durumunda kalır. Bir yanda tüm güzelliğiyle yaş alan bir sevgiyi, diğer yanda ayrı yaşamanın hüznünü odağına alan Aşk Başkadır, uzun dönem dostluklarda ve bu dostlukların hayal kırıklığı yaratabilen sınırlarında geziniyor. Masalsı olduğu kadar, sade bir gerçekçiliği olan bu filmde yönetmen Ira Sachs bize aşkın ve anlayışın ferah dünyasının da, ait olduğun aşktan uzak kırgın anların da, aynı büyülü gerçeğin bir parçası olduğunu hatırlatıyor.
Neden izlenmeli? Fransız sinema dergisi Cahiers du cinema’nın 2014’ün en iyilei arasında gösterdiği film, Forty Shades of Blue ile Sundance’ta büyük ödülü kazan Ira Sachs’ın yeni harikası olabilir.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”Opi90pKrd_w”]
!f 2015: 25 Film Önerisi
Når Dyrene Drømmer
Danimarkalı yönetmen Arnby’nin bu ilk uzun metrajlı filmi, yılın en kayda değer yapımları arasında gösteriliyor. Üstelik sadece korku kategorisinde değil. Zira filmin janrı, derdini daha ziyade metaforik olarak anlatmasına yardımcı olmuş. Marie, Danimarka’da küçük bir balıkçı kasabasında yatalak annesi ve onlara bakan babasıyla yaşıyor. Büyüdükçe küçük kasabanın cinsiyetçi ve kısıtlayıcı ahlakına daha fazla maruz kalıyor. Derken bu çekici, sağlıklı ve özgür ruhlu kızın büyüme sancıları ürkütücü bir fiziksel şekil almaya başlıyor. Bu sahneler, şimdiye kadar çekilmiş en etkileyici, endamlı kurt adam/kadın dönüşümü olsa gerek. Ve Marie kurt kimliğini kucaklıyor. Haliyle annenin belirtilmeyen hastalığına, korumacı babanın almaya çalıştığı önlemlere ve sessiz dindar toplumlardaki şiddet ve saldırganlığın doğasına daha farklı bir gözle bakmaya başlıyoruz. Ancak filmin biraz seks ve kanla sulandırılmış sosyal bir eleştiriden ibaret olduğunu sanmayın. Epey cesur ve rahatsız edici bir büyüme filmi bu.
Neden izlenmeli? Cannes’daki gösteriminin ardından oldukça olumlu eleştiriler alan film, kurt adam/kadın kültürüne yeni bir soluk getirebilir.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”HvE5-eFtSUE”]
Norviyia
Norveç, kalp atışı durmasın diye durmadan dans etmek zorunda olan vampir Zano’nun tuhaf ve olağanüstü hikayesini anlatıyor. Dans etmezse kalbinin duracağını düşünen Zano’nun nevi şahsına münhasır etik kodları var: Zorunda kalmadıkça öldürmüyor. Zano, arkadaşı Jimmy ile buluşmak için Atina’ya geliyor. Başka bir dünyayı anımsatan parlak renkleriyle, karanlık kuytularıyla ve göz alan manzaralarıyla Atina, Zano’un oyun alanı gibi. Zano Jimmy’yi beklerken, Disco Zardos adında bir bara denk geliyor. Burada aralarında bir sokak kadının ve Norveçli bir uyuşturucu satıcısının da olduğu tuhaf insanlarla tanışıyor. Hep birlikte dünyanın bağırsaklarına doğru bir yola çıkıyorlar. Biliyoruz, bu yazı bir garip. Ama Norveç de olağan bir vampir filmi değil zaten; söze gelmesi imkansız, tuhaf mı tuhaf bir yolculuk.
Neden izlenmeli? Only Lovers Left Alive’ı sevdiniz mi? O zaman Norviyia’ya mutlaka şans vermelisiniz.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”AyPSJjosFi4″]
Plemya
Konuşma yok. Anlatıcı yok. Altyazı yok. Müzik yok. Tamamı işitme engelli insanlardan oluşan bir oyuncu kadrosu… Sağır ve dilsiz öğrencilere eğitim veren bir yatılı okula yeni bir çocuk gelir. Etüt dersleri yerine hırsızlık, gasp ve fuhuşun hüküm sürdüğü hiyerarşik bir düzenin içinde kendine yer edinmeye çabalarken, pazarladığı kızlardan birine gönlünü kaptırmasıyla beraber kuralları çiğneyerek düzeni altüst eder. Filmin ilk birkaç dakikasından sonra konuşma ve altyazının eksikliğini unutup ergenliğin sınırları zorlayan fevriliğine ve acımasızlığına teslim olacaksınız. Duyabiliyor olmanızın önem kazandığı tek sahnede ise sağır olmayı yeğleyeceksiniz. Kelimelerin yokluğunda bir yandan da beden performansına şapka çıkaran bu film, sizi bir Rammstein konserinden çıkmışçasına hırpalayacak. İddia ediyoruz, sessizlik hiç bu kadar hunhar ve merhametsiz olmamıştı.
Neden izlenmeli? İşitme engelli insanları “temsili olarak” yansıtmanın ötesine geçip izleyiciyi de onların dünyasının bir parçası yapmaktaki cesareti nedeniyle.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”pXN7hS-Evao”]
Pulp: A Film About Life, Death & Supermarkets
İngiliz müzik grubu Pulp, 90’larda Common People ve Disco 2000 gibi şarkılarla bir neslin kalbine kazındı. Uzun bir aradan sonra bir araya gelen grup 2012 yılında son bir konser vermek üzere doğdukları şehir Sheffield’a dönüyor. Konser hem duygulu hem muhteşem. Ancak yönetmen Florian Habicht salt bir konser filmi yapmanın çok ötesine gidiyor. Bir yandan Pulp üyelerini şöhret, aşk, yaşlanmak gibi konular üzerine konuştururken, diğer yandan Sheffield’da yaşayan sıradan insanları kadrajına dahil ediyor. Hiç beklemeyeceğiniz insanlar Pulp şarkılarını kendilerine has mekanlarda seslendiriyor. Film bu anlamda sadece Pulp’a değil, grubun sevenlerine ve grubu şekillendiren bu Kuzey İngiltere kentinin endüstriyel coğrafyasına yazılmış bir aşk mektubu niteliğinde.
Neden izlenmeli? Tüketim kültürü, toplumsal değişme ve cinsel devrim gibi konulardan beslenerek hayatımızı kökünden değiştiren Pulp grubunun son sözleri olduğu için.
Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema
60’lar ve 70’lerde Yeşilçam Türkiye’si dünyanın en büyük film yapımcılarından biriydi. Telif yasalarının henüz işlerliği olmayan bu dönemde, film yapımcıları ve yazarları Batı’da çekilen ünlü filmleri (bazen sahneleri bile aynen keserek) yerel seyircinin hoşuna gidecek hikayelerle harmanlayarak, tamamen özgün bir ‘kopya kültürü’ oluşturdu. Koşullar kıttı: aletler derme çatma, film laboratuvarları yok, oyuncular bile bazen kendi kıyafetlerini kendileri getiriyordu. Bu ‘kopya kültürü’ sayesinde Superman, Zorro, Tarzan gibi sayısız bilindik filmler Yeşilçam’da bambaşka bir hayat bulabiliyordu. 1980 darbesi ve Türkiye’nin sonrasında girdiği neoliberal dönem Yeşilçam’da sonun başlangıcı oldu ve kısa zamanda Hollywood filmlerinin egemenliği başladı. Yönetmen Cem Kaya, Almanya’da Yeşilçam filmlerini videodan izleyerek büyüdü. Yapımı yedi sene süren film, dönemin yönetmen, oyuncu ve set çalışanlarıyla yapılan röportajların yanı sıra, filmlerden zekice alıntılanmış, komik ve çarpıcı kliplerle kapsamlı bir yolculuk yaşatıyor. Türkiye’nin yakın dönem tarihine farklı bir pencereden yaklaşan, aynı zamanda eğlencesi de bol olan film, ihmal edilmiş ve korunamamış Yeşilçam arşivlerinden alıntılanmış zengin bir malzemeyi ilk kez izleyiciye sunuyor.
Neden izlenmeli? Yıllardır dalga geçilen ve internet video kültürünün vazgeçilmez unsurları haline gelen Türk avantür filmlerini, bir de yaratıcılarının ağzından dinleme fırsatı verdiği için.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”c3Slz4rkjdo”]
!f 2015: 25 Film Önerisi
Risttuules
Rüzgarların Arasında bugüne kadar zorunlu göç hakkında yapılmış en şiirsel film olabilir. 1941 Haziran’ında Baltık ülkelerinde evlerinden zorla çıkarılarak Sibirya’ya trenlere bindirilen, on yıllarca açlığa, soğuğa, zor çalışma koşullarına ve ölüme göğüs germek durumunda kalan yüz binleri anmak için yazılmış bir şiir gibi. Gerçek bir hikayeden esinlenen senaryo, Erna ve kızının hikayesini siyah-beyaz yaşayan tablolar, Erna’nın mektuplarını okuyan üst ses ve fısıltıları ortam sesleriyle karıştıran bir ses tasarımı ile usulca aktarırken, izleyiciyi trajediyle daha önce girmediği bir ilişkiye sokuyor ve kalbine işliyor. Karanlık, çok karanlık bir dönemde, zamanın donduğu anlarda, hafızanın paramparça edebilen hallerinde, bir rüya ya da bir kabus olarak yaşamın bilgisinde ve insanın dayanma gücünün ucu açık sınırlarında bir yolculuk bu. İnsanlık tarihini böyle görebilseydik, burası farklı bir yer olurdu.
Neden izlenmeli? Tarihi gerçeklerden yola çıkan bir konuyu, bizzat içeriden bir gözle ve oldukça biçimci tercihlerle işleyen film, klasik anlatı sineması yerine farklılık arayan izleyiciler için doğru tercih olacaktır.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”xMA64t1Pg40″]
Starry Eyes
Sarah Walker Hollywood’da ilk büyük rolünü alabilmek için her şeyi yapmaya hazır, kararlı bir oyuncudur. Birçok sonuçsuz provadan ve sonu olmayan günlük işlerden sonra Astraus Pictures’dan gelen telefonla sanki o büyük role geçme ânı gelmiştir Sarah için. Tuhaf geçen provalardan sonra Sarah, efsanevi prodüksiyon şirketinin yeni projesinde başrole layık görülmüştür. Bundan sonra film hem Sarah’yı hem de seyirciyi Hollywood’un karanlık yüzünün başrolde olduğu, sinema dünyası hakkında başka bir filmle baş başa bırakır. Şeytanın Gözleri, Rosemary’nin Bebeği ve Gözü Tamamen Kapalı arasındaki atmosferiyle dikkat çeken rahatsız edici bir paranoya hikayesi. Kevin Kolsch ve Dennis Widmyer, 80’ler korku sinemasını akla getiren bu filmleriyle okültün, saplantının, tutsaklığın her an her yerden çıkabildiği muazzam bir sinema dünyası taşlaması ortaya koyuyor ve senenin en çok dikkat çeken korkularından birine imza atıyorlar.
Neden izlenmeli? Time dergisi’nin “David Lynch ve David Cronenberg gerilim türünde bir film için bir araya gelse o film Starry Eyes olurdu” cümlesiyle öne çıkardığı filmi seyredip, bu cümlenin ne kadar doğru olduğuna karar vermek için izlenmeli.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”8egV8f0R5mA”]
The Dark Horse
Kendisini yıllar içinde fiziksel bakımdan iyiden iyiye çökerten bipolar bozuklukla boğuşan, eski yerel satranç şampiyonu Genesis Potini (!f 2004’te gösterilen Balinanın Sırtında ile hatırladığımız Cliff Curtis), kardeşi Ariki’nin denetiminde psikiyatri kliniğinden salıverilmiştir. Suçla ve çetelerle haşır neşir Ariki ve oğlu Mana’nın yaşadığı evden uzaklaşıp, gerçek hayata geri dönmek isteyen Gen bir gün kendisine benzer sorunlu geçmişleri olan çocukların bulunduğu bir satranç kulübünün varlığından haberdar olur. Bir anda bu birbiriyle uyumsuz görünen gruptan etkilenen Gen, onları Ulusal Satranç Şampiyonası’na hazırlamaya karar verir. James Napier Robertson, gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı senaryosuyla, duygu sömürüsüne açık bu çetrefilli konuyu kolaya kaçmadan kotarıyor. Kayıp Şampiyon, yaşanılan güçlüklere rağmen devam etme isteğinin, ayağa kalkmanın samimi ve gerçekçi detaylarla dolu anlatımı aslında.
Neden izlenmeli? Umut, cesaret ve hayata tutunma üzerine etkileyici bir film olarak tanımlayabileceğimiz The Dark Horse, özellikle “ağladıysak iyi filmdir” mottosuna inanan izleyiciler için biçilmiş kaftan.
width=”600″ height=”350″ video_id=”X3YopiaQ3k8″]
The Forbidden Room
Göbekli, saten kaftanlar içindeki Marv Yasaklı Oda’yı açar ve bizi banyo yapmanın tarihi ve önemi hakkında bilgilendirmeye başlar. Kanadalı sinemacı Guy Maddin, bu kez Evan Johnson’la birlikte yönettiği filminde sessiz filmlere, klasik sinemaya saygı duruşunda bulunuyor. Enerji patlamalarıyla dolu film bizi nelerle karşılaştıracağını asla tahmin edemeyeceğimiz, büyüleyici, eşi benzeri olmayan gerçeküstücü bir yolculuğa davet ediyor. Oyunculuğu ve kendine has mizah anlayışıyla parıldayan bu son başyapıtında Maddin bizi önce bulutların ve gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğine yükseltiyor; sonra suların altına, dünyanın etrafında dolaşıp düşlerin krallığına, oradan da bütün masallarda olduğu gibi kötülüğün, cinayetin, unutkanlığın, aldatmanın ve tutsaklığın diyarına götürüyor. Yıllar sonra büyüleyici bir oyuncu kadrosuyla tam anlamıyla epik bir filmle geri dönen Guy Maddin’e dümende Matthieu Amalric, Charlotte Rampling ve kült oyuncusu Udo Kier eşlik ediyor.
Neden izlenmeli? Maddin’in sineması herkese göre değil ve The Forbidden Room, kesinlikle riskli bir film. Fakat yönetmenin sinemasal referanslarının zenginliği, filmin sürprizli yapısını merak ettiriyor.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”1mdcW4JswDU”]
The Midnight Swim
Spirit Gölü alışılmadık şekilde uçsuz bucaksızdır. Efsaneye göre yedi kız kardeş, bir gece yarısı dalışı sırasında birbirlerini kurtarmaya çalışırken ölmüşlerdir. Defalarca denemelerine rağmen hiçbir dalgıç suyun dibini görememiştir. Ekoloji araştırmacısı ve aktivist Amelia’nın bir gece yarısı gölde kaybolması üzerine üç kızı çocukluklarının geçtiği evde bir araya gelerek, aralarındaki ilişkiyi temize çekmeye koyulur. Büyük abla Annie, en bağımsız takılan Isa ve her şeyi kameraya kaydeden June arasında, annelerinin kayboluşunun etkisinde geçmişe yönelik kimi hazlar ve husumetler ortaya çıkmaya başlar. Düşsel ve samimi atmosferiyle dikkat çeken Gece Yarısı Dalışı her şeyden önce ruhun, kadınlığın ve kardeşliğin karanlık köşelerinde gezdiriyor bizi. Sarah Adina Smith’in bu akıldan çıkmayacak ilk filmi çocukluktan kalma ninnilerin yeniden hatırlanışı gibi.
Neden izlenmeli? Kısa filmleriyle adından sıkça söz ettiren Sarah Adina Smith’in ilk uzun metraj denemesi, sene boyunca deneyimlemekten sıkıldığımız korku-gerilim türündeki filmleri unutup, yeni yıla türün iyi filmlerinden bir örnekle başlamak için izlenebilir.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”C_ROWEz6t_s”]
!f 2015: 25 Film Önerisi
The Overnighters
Bir hikaye düşünün ki gerçek ve gözlerinizin önünde gelişiyor. Başrolünde epik bir karakter var ve o da gözlerinizin önünde dönüşüyor. Tüm bunlar bir cemaatin içinde oluyor ve bu cemaat gözlerinizin önünde yitip gidiyor. Bir dramadan bekleyeceğiniz her şey var ama gerçek zamanda çekilmiş bir gerçek hayat belgeseli. Willison yakınlarındaki devasa petrol rezervleri, iş arayan binlerce insanı bölgeye çekiyor. İş az, kalacak yer yok. Kilisenin papazı, geçici olarak kilisenin olanaklarını gelenlerin hizmetine sunuyor. Bir de isim takıyorlar onlara: Gececiler. Ancak iyilik yapmak çok da kolay değil ve daha da önemlisi sürekli teste tabi tutulmayı gerektirebilir. Film, bizim medeniyetimizle ilgili çok esaslı bir gerçeği yakalıyor. Filme alınmasa dikkatimizden kaçacak ama bu belge sayesinde kaçamayacağımız türden. Eleştirmenler, filmi yılın en iyi yapımlarından biri ilan etti. Belki de son on yılın…
Neden izlenmeli? Sundance Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan film, yılın en iyi belgesellerinden olabilir.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”GDDGLzqTdXM”]
The Look Of Silence
!f 2013’te gösterilen Öldürme Eylemi’nde 1960’larda Endonezya’da yüzbinlerce insanı öldüren katillerle bizi çok yakından tanıştıran Joshua Oppenheimer, Sessizliğin Bakışı’nda ise bizi o günlerde abisini kaybetmiş Adi ile tanıştırıyor. Ağabeyinin ölümünün detaylarını Öldürme Eylemi’nin çekimleri sırasında öğrenen Adi, bugün hâlâ iktidarda olan katillerle yüzleşmeye karar veriyor. Kuşkusuz çok cesur bir karar bu. Bazı sorular nasıl sorulur ki? Ama bir o kadar da sessiz bir onur var Adi’nin yüzleşmelerinde. Amacı suçlamak değil, anlamak. Adi, söze gelmeyecek kadar korkunç bir travmaya bir kapanış cümlesi arayan, kolektif bir kabusun özrünün ve dolayısıyla şifasının peşine düşmüş bir savaşçı.
Neden izlenmeli? 1960’ların ortalarında yüzbinlerce insanın hayatına mal olan “komünist cadı avı”nı ilk filminde katillerin gözünden ele alan Oppenheimer, ikinci filmde kurbanları anlatarak titiz ve ayrıntılı çalışmasını sürdürüyor.
width=”600″ height=”350″ video_id=”aA_ZHAs4M9k”]
What We Do In The Shadows
Bu herhangi bir tane daha vampir filmi değil. Nihai vampir filmi! Pek çok eleştirmen tarafından yılın en iyi komedisi ilan edilen film, dört ev arkadaşının geçim ve geçinme dertlerini konu ediyor. İnsan kanıyla beslenme, yüzyılların yaşam ve gönül yorgunluklarını atamama gibi vampirliğe has mücadeleler yanında, modern toplumun sıkıcı dertleriyle de uğraşıyorlar. Kira ödenecek, gece kulübüne gidilecek, kıyafetler yenilenecek… Ve evet, kurt adamlardan oluşan rakip bir çeteleri de var. Ve hatta hepsinin içinin gittiği bir de insanoğlu var. Her şeye rağmen, ölü ve ölümsüz olmak üstüne oldukça da gerçekçi bir film. Sonuç itibariyle ev arkadaşlarına sonsuza kadar mecbursun ve güneş ışığından kaçtığın bir mekanda mahsursun!
Neden izlenmeli? Yer aldığı tüm festivallerde övgü dolu sözler alan filme, yeni övgüler eklemek için.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”2X9n5lSVfzw”]
X+Y
Etrafıyla iletişim kurmakta zorlanan Nathan, kendi küçük dünyasına çekilmiştir. Bütün tesellisini rakamların ve matematiğin dünyasında bulan Nathan, annesi Julie de dahil olmak üzere kendisine yakın herkesi kendinden uzaklaştırmaktadır. Sıra dışı matematik öğretmeni Humphreys’in de desteğiyle kendisini Tayvan’da yapılacak olan Uluslararası Matematik Olimpiyatları’na İngiliz takımının bir parçası olarak hazırlanırken bulur. Nathan, bu süreçte büyümenin zorlukları ve aşkın tuhaflıklarıyla da karşılaşacaktır. X+Y bildiğimiz matematik filmlerinden oldukça farklı. Morgan Matthews gerçek bir olaydan esinlenerek ortaya çıkardığı bu duygusal hikayede karakterlerine mesafeli ve onları istismar etmeyen bir yaklaşım benimsiyor. Bu bakımdan film, detaylı ve incelikli arkaplanıyla dikkat çekiyor. İlk aşkın karmaşıklığı, büyümek ve mahremiyetle başa çıkmak üzerine hayat dolu bu nefis ilk film sizi kalbinizden yakalamayı başaracak.
Neden izlenmeli? Oldukça duygusal ve bir o kadar da eğlenceli bir büyüme filmi seyretmek için.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”mezPu8fr7Y4″]
Yume To Kyôki No Ohkoku
Büyüye tanıklık edeceğiniz rehberli tura hoş geldiniz! Bir diğer adıyla, çağımızın en büyük animasyon ustaları Hayao Miyazaki ve Isao Takahata tarafından kurulan Studyo Ghibli’ye. İki ustanın son yapıtlarının yapımı ve sürümü sırasında çekilen belgesel, ustalara hürmetin çok ötesinde. Göz kamaştıran sihrin ardındaki çıplak gerçeklik izlediğimiz. Takahata ve Miyazaki arasındaki ilişkinin, arkadaşlığın, ortaklığın tüm karmaşası; işlerine, hayatlarına ve film dünyasına dair çelişkileri… Miyazaki’nin felsefesi ve dehasına günlük hayatın rutini esnasında bazen pervasız ve hatta depresif çıkışlarıyla tanık oluyoruz. Tüm bu sihrin ardında Noel baba gibi bir büyükbaba yok, daha fazla tanımak isteyeceğiniz etkileyici yaşlı bir adam var. Burada, son yapıtı Rüzgar Yükseliyor (!f 2014) ile veda edişini izliyoruz ama bu şaşırtıcı tanışıklığın üstüne tüm filmlerini yeniden izleme gerekliliği veda hüznünü biraz alıyor.
Neden izlenmeli? Otuz yıldır milyonlarca insanın kalplerin dokunmakla kalmayıp bunu alt metni zengin başyapıtlar aracılığı ile ustalıkla gerçekleştiren Studio Ghibli’yi ve yaratıcı ekibini, yaratım sürecinde izlemek için.
[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”IxI9WmgqWWU”]
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →