Hollywood’da Britanyalı Aktörler İstilası
Hollywood’un ve Dünya Sinemasının en prestijli ödüllerinden olan Akademi Ödülleri’nde 2013 yılında en iyi film ödülünü 12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave) isimli film kazandır. Filmin yönetmeninin Britanyalı olmasının yanı sıra, filmdeki başrolleri de yine Britanyalı olan Chiwetel Ejiofor ve Michael Fassbender paylaşıyor, önemli bir yan rolde de Benedict Cumberbatch yer alıyordu. Britanyalıların Hollywood’a gelişi Charlie Chaplin’e, hatta daha öncesine kadar uzanan bir tarihe sahip. Erken dönemlerde Charles Laughton, Robert Donat, Michael Redgrave, Laurence Olivier, Alec Guinness, Richard Burton, Peter O’Toole, Albert Finney ve Peter Sellers gibi büyük oyuncuların Amerikan sinemasında büyük etki bıraktığını görüyoruz. Sonrasında ise, Michael Caine, Ben Kingsley, John Hurt, Anthony Hopkins, Daniel Day Lewis, Jeremy Irons, Ralph Fiennes, Colin Firth ve Gary Oldman gibi önemli isimlerin sinemada yer ettiği, büyük başarılar elde ettiği de aşikar. Ancak, hiçbir dönemde, son on yılda olduğu kadar yoğun bir şekilde Amerikan sinemasını ve dizi sahnesini domine ettikleri olmamıştı. ABD’nin aksine Shakespeare ile yoğrulmuş, derinlikli bir tiyatro eğitiminden geçerek gelen bu oyuncular, karakter oyunculuğundan jönlüğe doğru da adım atmış durumdalar. Aldıkları eğitim, yaptıkları işler, Amerika kariyerleri ile en sevdiğimiz film ve dizilere sızan, yer yer “aa, bu da mı Britanyalı idi yahu” dedirten, 50 yaşının altındaki 20 Britanyalı aktörü – belirli bir sıralama olmadan – tanıtıyoruz.
Hollywood’da Britanyalı Aktörler
Benedict Cumberbatch

Anne ve babası da kendi gibi oyuncu olan 1976 doğumlu Benedict Cumberbatch’in aslında en büyük çıkışını BBC yapımı Sherlock dizisi ile yaptığını söylemek yanlış olmaz. Kıvrak zekalı, sosyopat dedektif Sherlock Holmes’u canlandırdığı bu modern uyarlama ile övgülere mazhar olan Cumberbatch, karakteristik sesi ve yüzü ile Hollywood’un farklı yapımlarında birbirinden ayrı rollere imza attı.
Yine İngiltere kökenli fakat ABD ortak yapımları olan Atonement (2007) ve Tinker Tailor Soldier Spy (2011) filmleri ile Hollywood’da boy göstermeye başlayan Cumberbatch, Spielberg’ün War Horse (2011) filminde rol almayı başardı. Ardından, Peter Jackson’ın Hobbit uyarlamasında efsane ejderha Smaug’a sesini, yeni dönem Star Trek filmi, J. J. Abrams imzalı, Star Trek Into Darkness’a Khan rolü ile şeytani bakışlarını kattı. Sinemadaki en büyük atılımını ise 2014 yapımı The Imitation Game’de ünlü matematikçi ve bilgisayar bilimci Alan Turing’i canlandırarak yaptı. Buradaki rolüyle, Oscar, BAFTA ve Altın Küre’ye aday oldu.
Şimdi ise, Marvel’ın merakla beklenen yapıtı Doctor Strange’de filme adını veren karakteri canlandırıyor. Sherlock’un 4. sezonuna da pek bir şey kalmadığını hatırlatalım.
Idris Elba

Idris Elba ya da DJ Big Drills. İşte Amerikalı olmadığına şaşıracağımız bir isim. Dizi tarihinin en iyi dramalarından -kişisel favorim- The Wire’da sokaklarda yetişmiş ancak zeki ve azimli, Baltimorelu bir uyuşturucu mafyasının önde gelen isimlerinden olan Stringer Bell karakteri ile tanıdığımız Idris Elba, bizi Amerikalı olduğuna fena halde inandırmıştı. Sonrasında, diziseverlerin karşısına Londralı dedektif John Luther olarak çıkınca ikna olmayı başarmıştık. İki unutulmaz rol ile TV ekranlarında konuk ettiğimiz Elba, 1972 yılında Londra’da doğmuş bir aktör ve halen daha aktif olarak DJ’lik yapan ve rap albümlerinde yer alan bir müzisyen.
ABD kariyerine -sinema kariyerine yani- Pacific Rim, Thor, Prometheus gibi büyük bütçeli yapımlarda yan roller ile adım atan Elba, geçen senenin Netflix filmi Beasts of No Nation’daki rolü ile Altın Küre’ye aday gösterildi. Beklediğimiz filmleri arasında geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Anton Yelchin’in de son performansını sergilediği Star Trek Beyond, Stephen King uyarlaması, başrolü Matthew McConaughey ile paylaşacağı The Dark Tower ve hayranları için Thor serisinin yeni filmi bulunuyor.
Sırası gelmişken, Idris Elba’nın yeni Bond adayları arasında isminin bir hayli sıklıkla geçtiğini söyleyelim. Geçenlerde yaptığı bir açıklamada Bond için çok yaşlı olduğunu söylemişti ama kim bilir?
Tom Hiddleston

1981 yılında Londra’nın göbeği Westminster’da doğan Tom Hiddleston, Cambridge’de okurken tiyatroya heves ettikten sonra da Kraliyet Akademisi’nde tiyatro eğitimine devam etmiş. West End’de oynadığı roller ile övgülere mazhar olan ve bir de ödül kazanan Hiddleston Marvel filmlerinde oynadığı Loki karakteri ile tüm dünyada tanınan bir aktör haline geldi. Cumberbatch gibi o da Spielberg’ün War Horse’unda bir rol kaptı. Woody Allen’ın Midnight in Paris (2011) filminde efsanevi Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ı canlandırdı. Hatta, Jim Jarmusch’un dikkatini çekti ve Only Lovers Left Alive (2013) filminde rol aldı.
Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde izlediğim J. G. Ballard uyarlaması High-Rise’da filmin aksine iyi eleştiriler almıştı. En son Hugh Laurie ile başrolü paylaştığı John Le Carré uyarlaması mini dizi The Night Manager ile gündeme gelen Hiddleston, yeni Thor filminde de yer alacak. Kariyeri için doğru tercihleri yaparsa, tiyatroda olduğu kadar sinemada da önemli bir yer tutacağına eminiz.
Christian Bale

Evet Christian Bale bir İngiliz, hatta Christopher Nolan da öyle. Henüz on iki yaşındayken Spielberg’ün Ballard’ın yarı otobiyografik kitabından yaptığı Empire of the Sun (1987) uyarlaması ile dikkatleri çeken Bale, kendini büyümüş olarak American Psycho (2000) filmi ile tekrar hatırlattı. O gün bugündür anaakım sinemanın en önemli isimlerinden biri. The Machinist (2004), Nolan’ın Batman üçlemesi, Terrence Malick’in The New World’ü (2005) ve Knight of Cups (2015), yine Nolan’dan The Prestige (2006), Herzog’dan Rescue Dawn (2006), ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ına uzandığı The Fighter (2010).
Henüz 10 yaşındayken West End’de ilk rolünü Rowan Atkinson ile sergileyen Bale, 17 yaşındayken babası ile Los Angeles’a taşınır. Kariyerinde bir dönüm noktası olan bu taşınma ile, kendini Hollywood’un parlak dünyasında bulur. 16 yaşındayken bıraktığı okula bir daha dönmez ve alaylı oyuncular kervanına katılır. Sahnelerde hatta setlerde büyümüş bir oyuncu olarak kendini kanıtlar ve Hollywood’un en çok şekil değiştiren oyuncuları arasına adını yazdırır. Bunun için, The Machinist, Batman, The Fighter ve American Hustle’daki karakterlerini düşünmeniz yeterli.
Henry Cavill

2002 yapımı Monte Kristo Kontu ile sinemaya adım atan Henry Cavill, BBC dizilerindeki performansı ile dikkatleri üzerinde topladı. Ama asıl çıkışını Bryan Singer’ın Superman filmi ile yakalar. Christopher Reeve’in Süpermen karakterine benzerliği ve performansı ile övülür. 1983 doğumlu aktörün hayatında birkaç tane de talihsizlik vardır. Önce Twilight dizisinde başrol için seçilir ama rol Robert Pattinson’a gider. Sonra Martin Campbell Casino Royale’de James Bond olarak Cavill’i ister ama yapımcılar daha olgun bir Bond taraftarı oldukları için rol Daniel Craig’in olur.
Superman karakteri ile iyice akıllarda yer adan Cavill, Singer’ın filminden sonra Zack Snyder’ın Man of Steel’i, Batman v Superman ve iki hafta sonra izleyeceğimiz Justice League filmlerinde de bu rolü canlandırır.
Daniel Radcliffe

10 yaşındayken BBC’nin David Copperfield dizisi ile İngiltere’de, 11 yaşında aldığı Harry Potter rolü ile tüm dünyada meşhur olan 1989 doğumlu Daniel Radcliffe listemizdeki en genç oyuncu. Üzerine yapışan Harry Potter rolünden kurtulmaya çabalayan Radcliffe, aktivizmi ile de ön plana çıkıyor. Ateist olduğunu açıklayan, LGBTI+ hakları için mücadele eden ve İngiliz İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn’i destekleyen Radcliffe, farklı sivil toplum kuruluşlarının da düzenli bağışçısı.
Harry Potter hayranlarının kafasındaki Potter figürüne sağladığı uyum ile tabiri caizse elimizde büyüyen Radcliffe, şu sıralarda kült yönetmen Shane Carruth’un üçüncü filminin çekimlerinde yer alıyor.
Tom Hardy

Britanya’dan gelip ABD’nin jön koltuğuna kurulan Tom Hardy, “yakışıklılar da rol yapabilir” sözünü kanıtlayan bir aktör. 1977 doğumlu Hardy, Ridley Scott’ın Black Hawk Down (2001) filmi ile sinemaya adım atmış, Inception, Bronson, Tinker Tailor Soldier Spy (ki bu filmde Türkçe bir repliği de var: “Hasan, telefonu kullanabilir miyim?”), Lawless ve Locke ile önemli rollerde bulundu. Leonardo DiCaprio’nun uzun süredir beklediği Oscar heykelciğine kavuştuğu Innaritu filmi The Revenant’ta canlandırdığı karakter ile Hardy de Oscar’a aday oldu. Yine Nolan’ın Batman üçlemesinin son ayağaı The Dark Knight Rises’da Bane rolü ile yüzünü pek göstermeden, gırtlaktan gelen karakteristik sesi ile akıllara kazındı.
Ancak, asıl 2015 yılı Tom Hardy’nin yılı oldu desek yeridir. Başıma bir şey gelmeyecekse hiç sevmediğimi söylemek istediğim Mad Max: Fury Road (2015) filminde Mel Gibson’dan yıllar sonra devraldığı “Mad” Max Rockatansky rolünün altından başarıyla kalkan Hardy, filmin getirdiği heyecandan nasibini aldı ve yılın en çok konuşulan aktörlerinden biri oldu. Şu sıralarda Nolan’ın Dunkirk filminde görev alan Hardy, gelecek projeleri en çok beklenen aktörler arasında.
Jude Law

Listedeki çoğu aktörü düşündüğümüzde, Jude Law eski bir dost sayılır. İki Oscar ve üç Altın Küre adaylığı ile ortalama üstü bir Amerikalı aktör olmasını beklediğimiz Jude Law, aslında aksanından da genelde anlaşıldığı gibi bir İngiliz! 72 doğumlu aktörün oynadığı filmleri saymaya başlasak bitiremeyiz. Ancak, Andrew Niccol’ün Gattaca’sı (1997) ve rahmetli Anthony Minghella’nın Patricia Highsmith uyarlaması The Talented Mr. Ripley (1999) ile dikkatleri üzerine çektiğini söyleyebiliriz. Ardından, Spielberg’ün Kubrick’ten mülhem filmi A.I (2001), Sam Mendes’in intikam hikayesi Road to Perdition (2002) ve Oscar adaylığı aldığı, yine Minghella’ya ait Cold Mountain (2003) ile piyasanın en çok aranan oyuncularından biri oldu. Son zamanlarda en çok akılda kaldığı rollerden biri de Guy Ritchie’nin Sherlock filmlerinde aldığı Dr. Watson rolüydü. Jude Law, her ne kadar 2000’lerdeki karizmasını 2010’lara taşıyamamış gibi – yer yer – görünse de, her rolün altından kalkabilmekteki başarısı ile adından söz ettirmeyi sürdürüyor. Çok yakında son dönemin en iyi yönetmenlerinden Paolo Sorrentino’nun HBO için yaptığı mini dizi The Young Pope’ta Law’u izlemek için heyecanlandığımızı da belirtelim.
Eddie Redmayne
Hollywood’a hızlı gibi görünen bir giriş yapan Eddie Redmayne, 2006’da başladığı sinema kariyerini 2014’te Stephen Hawking’i canlandırdığı The Theory of Everything filmiyle aldığı Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödülleri ile taçlandırdı. Hemen ardından, bilinen ilk cinsiyet değiştirme ameliyatlarından birini olan Danimarkalı ressam Lili Elbe’yi canlandırdığı The Danish Girl (2015) filmi ile ikinci Oscar adaylığını aldı. Şimdilerde bir Harry Potter spin-off’u olan Fantastic Beasts and Where to Find Them isimli filmde rol alıyor.
Chiwetel Ejiofor

Yazının başında bahsettiğim 12 Years a Slave filminin başrol oyuncusu olan Chiwetel Ejiofor, 1977 yılında Forest Gate, Londra doğumlu bir aktör. London Academy of Music and Dramatic Art okulunda okurken, 19 yaşında bir teklif alarak okulu bırakan Ejiofor, kendini sinema ve tiyatronun sihirli dünyasının ortasında buluverir. Bu aldığı teklif Steven Spielberg’ün Amistad (1997) filminde bir roldür çünkü. Bundan sonra, Londra’da tiyatro yapmayı sürdürür. Çeşitli İngiliz filmlerinde ve BBC yapımlarında yer alır. 2006’da Alfonso Cuaron’un başyapıtı Children of Men’de güvenilmez devrimci Luke karakteri ile sükse yapar. Ardından West End yapımı bir Othello’da tüm tiyatro eleştirmenlerinin övgüsüne mazhar olarak Laurence Olivier En İyi Aktör ödülüne layık olur. Sinemadaki ilk gerçek başrolü diyebileceğimiz 12 Years a Slave’de canlandırdığı Solomon Northup rolü ile Oscar, Altın Küre ve BAFTA adaylıkları alır.
James McAvoy

2000 yılında İskoç Kraliyet Akademisi’nden mezun olan 1979 doğumlu McAvoy, 2001 yapımı Band of Brothers mini dizisinde yer aldı. 2004’te Shameless (orijinal UK versiyonu) dizisinin ilk iki sezonunda başrollerden birinde oynayan McAvoy, Narnia Günlükleri uyarlamasından sonra Forest Whitaker’ın tavsiyesi üzerine The Last King of Scotland filminde rol alarak Hollywood’da adını duyurdu. Sonrasında, Atonement’ta (2007) Keira Knightley ile kamera karşısına geçen McAvoy, Angelina Jolie ve Morgan Freeman ile başrolleri paylaştığı Wanted (2008) filminin ardından, X-Men karakterlerinin orijinlerini anlatan X-Men: First Class ile başlayan üçlemede Charles Xavier’ın gençliğini canlandırarak Magneto’nun gençliğini canlandıran Michael Fassbender ile birlikte yer aldı. Komedi ve trajedi arasında geçişleri ile meşhur olan James McAvoy, gözümüzün üzerinde olduğu Britanyalılardan.
Daniel Craig

Gelelim son James Bond Daniel Craig’e. 50 yaş sınırına göz kırpan Craig, 16 yaşında National Youth Theatre’da çocuk oyunlarında oynamaya başlayıp Londra Barbican’daki Guildhall’e kabul edildi. 1991’de mezun olduğu bu sahne sanatları okulundan sonra uzun süre tiyatro ile meşgul oldu. Tomb Raider (2001) filmine kadar pek TV’de ya da sinemada görmediğimiz Craig, sonrasında Sam Mendes’in Road to Perdition’ında da rol aldı. 2005’te Steven Spielberg’ün son iyi filmlerinden Munich’te aldığı rol ile dikkatleri çeken Craig, kariyerinin – hatta belki bir Britanyalı aktörün yapıp yapabileceği – en büyük atılımlardan birini yaparak yeni James Bond oldu. Bond serisinin belki de en iyi filmi olan Casino Royale’den (2006) sonra üç Bond filminde daha oynadı. Arada, Fincher’ın The Girl with the Dragon Tattoo remake’inde boy gösterdi. Şimdi Bond’luktan bıraktığı yere kimin geçeceği konuşuluyor (benden söylemesi, bu listeden birinin geçmesi büyük ihtimal).
Martin Freeman

Komik, kendine özgü, sevimli, duygusal… Martin Freeman’ı illa birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse elbette… Martin Freeman ilk kez, Ricky Gervais’in orijinal The Office dizisinde Tim rolü ile dikkatleri çekti desek yanlış olmaz. Sonrasında pek de başarılı olmayan Douglas Adams uyarlaması The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy (2005) filminde başrolü Sam Rockwell ile paylaştı. Edgar Wright, Simon Pegg, Nick Frost üçlüsünün Cornetto üçlemesinde irili ufaklı roller aldı. Sonra da daha büyük bir üne kavuşmasını sağlayan Sherlock dizisi geldi. Benedict Cumberbatch’in karşısında Dr. Watson rolünü başı dik oynadı. Ama ABD’de kesin olarak tanınması ve bir dünya starı olmasını kuşkusuz Hobbit üçlemesindeki Bilbo Baggins rolüne borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Fargo dizisinde oynadığı başrol ve Captain America: Civil War’da aldığı rol ile geleceğinin parlak olduğuna da hiç şüphe yok. Ben yine de, yaklaşan Sherlock’u bekliyorum.
Ewan McGregor

Biraz önce Jude Law ile ilgili söylediklerim üç aşağı beş yukarı Ewan McGregor için de geçerlidir diyebilirim. Ewan McGregor, hatta belki de, 50 yaş altı Britanyalı aktörlerin en meşhurudur. Perth, İskoçya’da 1971 yılında doğan McGregor, Britanya sinemasını tekrar ayağa kaldıran Danny Boyle filmleri Shallow Grave (1994) ve ikincisini merakla beklediğimiz Trainspotting (1996) ile hem Britanya hem de dünya sinemasına sıkı bir giriş yaptı. Daniel Craig gibi Guildhall’den mezun olan McGregor, tiyatroya sinemada büyük bir çıkış yakaladıktan sonra gerçekten döndü denebilir. 97-98 sezonunda oynadığı oyunlar ile adından söz ettiren McGregor, Ejiofor’un övülen performansını sergilediği Othello’da Iago rolünü oynuyordu.
1999’da Star Wars prequel üçlemesinde genç Obi-Wan Kenobi’yi canlandırmadan önce ortalama üstü Hollywood yapımlarında oynuyordu. Star Wars ile gelen şöhreti ona Moulin Rouge! (2001), Black Hawk Down (2001), Big Fish (2003) gibi önemli yönetmenlerin büyük yapımlarında oynama şansı tanıdı. Sonrasında Woody Allen ve Roman Polanski ile de çalışma fırsatı bulan McGregor’u Fargo’nun üçüncü sezonunda da izleyeceğiz.
Simon Pegg

Listemizdeki en orijinal oyunculardan biri olduğunu söylesek hata etmeyiz. 1991 yılında Bristol Üniversitesi, Tiyatro, Film ve Televizyon bölümünden “1970’ler popüler sineması ve hegemonik söylemin Marksist analizi” isimli tezi ile mezun olan Pegg, 1999’da Jessica Stevenson ile beraber yazıp başrollerini paylaştıkları Spaced isimli diziyi yarattılar. Dizi sonradan ortaklıklarını bir üst aşamaya taşıyacakları Edgar Wright tarafından yönetilmişti ve Nick Frost’ta yan rollerden birindeydi. 2005 yılında Three Flavors Cornetto üçlemesi dedikleri 2000’ler sinemasının en iyi filmleri arasında sayabileceğimiz bu üçlemenin ilk filmi Shaun of the Dead geldi. Zombi türünün orijinal bir parodisi olan filmi, polisiye parodisi Hot Fuzz (2007) ve The World’s End (2013) izledi. Bu esnada, Simon Pegg boş durmuyordu. Amerika’da yeni nesil Star Trek filmlerinde ve üç adet Mission Impossible filminde rol aldı. Yeni Star Wars üçlemesinde de Unkar Plutt rolü ile yer alıyor.
Clive Owen

Ne yalan söyleyeyim, bu kuşağa ait olduğunu düşündüğüm için 51 yaşındaki Clive Owen’a bir torpil yaptım. Clive Owen diyince ne aklıma Closer (2004) -ki bununla Oscar’a aday olup, Altın Küre ve BAFTA ile buluştu-, ne daha eskilerden Croupier (1998) -ki bununla uluslararası tanınırlığa ulaştı-, ne de The Knick (2014) dizisindeki oldukça başarılı karakteri geliyor. Clive Owen’ı Children of Men (2006) ile öyle bir birleştirmişim ki, başka şey düşünemiyorum.
Croupier sonrası, Amerika yollarına düşen, Gosford Park (2001), King Arthur (2004), Closer gibi filmlerde oynayarak ününü pekiştiren Owen, Children of Men ile en başarılı performansını verdi bana göre. Sin City’de aldığı küçük rol ve sonrasında oynadığı ortalamanın bir altı bir üstü birkaç aksiyon filminden sonra, Hemingway & Gellhorn isimli mini dizide canlandırdığı Ernest Hemingway ile adından söz ettirdi. The Knick dizisindeki başarılı performansını ise sürdürüyor.
Orlando Bloom

İngiliz olduğunu bilmeden hayatımıza giren aktörlerden bir diğeri daha. Bloom da Guildhall’den mezun olmuş ve mezuniyetinden iki gün sonra The Lord of the Rings üçlemesinde Legolas rolünü oynamak üzere seçilmişti. Bu yüzden onu önce Elf olarak tanıdık. Bunun getirdiği şöhret ile, bir başka büyük prodüksiyon seride, Pirates of the Caribbean’da Johnny Depp ve Keira Knightley ile başrolleri paylaştı. Neredeyse bu listedeki herkes gibi o da Black Hawk Down’da kısa bir rol aldı. Sonrasında, Troy (2004) ve Kingdom of Heaven (2005) gibi büyük yapıtlarda rol aldı; ardından Pirates of the Caribbean’ın devam filmleri ve Hobbit üçlemesi geldi. Yani, Orlando Bloom okuldan mezun olur olmaz kendini yüz milyonluk filmlerin ortasında buluverdi desek yalan olmaz. Bloom ayrıca, 2013’te Broadway’de de şansını denedi ve ilk rolünü Romeo ve Juliet oyununda aldı.
Michael Fassbender

Babası Alman olsa da, kendisi Almanya’da doğsa da, anne tarafından İrlanda özgürlük savaşçılarından Michael Collins’e kadar dayanan bu yetenekli beyefendiyi bu listeye almamak haksızlık olurdu. Central Saint Martins’e bağlı olan Drama Centre London’dan mezun olan Fassbender, Black Hawk Down’da oynamadı belki ama listenin diğer yarısı gibi Band of Brothers’ta bir rol kapmayı başardı. İlk sinema performansını Zack Snyder’ın 300 filminde göstermiş, Steve McQueen’in Hunger (2008) filminde Bobby Sands’ı canlandırarak olağanüstü bir performansa imza atmış olsa da, Fassbender kitlelerce başka bir filmle tanındı. Bu sebeple bu filme aslında dünya sinemasına iki isim kazandırdı diyebiliriz: Inglourious Basterds (2009) – diğeri elbette ki, muhteşem Christoph Waltz.
Sonrasında, Fassbender Magneto’nun gençliğini canlandırdığı X-Men üçlemesinde yer aldı. Steve McQueen’in sonraki iki filmi Shame (2011) ve 12 Years a Slave’de oynadı. Cronenberg, Ridley Scott ve Danny Boyle gibi yönetmenlerle çalıştı. Yakın gelecekte onu Prometheus’un devamı Alien: Covenant ve muazzam bir oyuncu kadrosu barındıran efsane yönetmen Terrence Malick’in çok beklenen filmi Weightless’ta izleyeceğiz.
Robert Pattinson

Evet, bana da enteresan geliyor. Ama bu adam da İngiliz, hem de Londra’da doğmuş. Hayatımıza – nasıl desem – enteresan bir fantastik(?) film serisi ile dahil olmuş, ancak her ne hikmetse Cronenberg’in hatta Herzog’un bizim görmediğimiz bir şey gördüğü bu yakışıklı genç adam, 1986’da doğmuş ve İngiltere’de amatör tiyatrolarda 20’li yaşlarının başına kadar bazı roller almış. Çok satan bir kitap uyarlaması olan Twilight serisinin bize kazandırdığı değerlerden biri olan – diğer önemli değer Kristen Stewart – Robert Pattinson, bu kaç tane olduğunu bilmediğim filmden sonra, Cronenberg’in “dağınık” diye tabir edebileceğim Cosmopolis ve Maps to the Stars filmlerinde rol aldı. Herzog’un Queen of the Desert filminde Peter O’Toole ile elbette alakası olmayan bir T. E. Lawrence performansının ardından, dikkat çeken debut filmlerden biri olan The Childhood of a Leader’da boy gösterdi.
Toby Jones

Simon Pegg orijinal de Toby Jones değil mi, demeyin. Elbette orijinal, hem Toby Jones eminim ki listedeki en az tanınan aktörlerden biri. Belki de bilinçaltımda ben de bu sebeple, bu belli bir sıraya göre oluşturulmamış listenin sonuna alıverdim onu. Ama bir sıralama olacaksa sonda olmayı hiç hak etmeyen bir isim Toby Jones. İngiliz karakter oyuncusu Freddie Jones ve yine aktris olan Jennifer Jones’un çocukları olan Toby Jones, 1966 Londra doğumlu. Hem Manchester hem de Paris’te oyunculuk eğitimi alan Toby Jones, W., Frost/Nixon, Captain America: The First Avenger, The Hunger Games, Captain America: The Winter Soldier gibi büyük yapımlarda rol aldı.
Küçük ama etkili rolleri ile, babasının izinden giden Jones, sinemada ilk rolünü Virginia Woolf uyarlaması Orlando (1992) ile aldı. The Mist (2007), Tinker Tailor Soldier Spy (2011) filmlerindeki görece kısa ama etkileyici rolleri ile, muhteşem Berberian Sound Studio (2012) filmindeki tasarruflu oyunculuğu ile kendini gösterdi. Niçin izlediğimi hala bilmediğim Wayward Pines isimli mini diziyi benim için izlenebilir kıldı. Geçen günlerde görücüye çıkan Sherlock fragmanında görünerek hepimizi heyecanlandırdı.
Ekin Can Göksoy
119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →
