· 10 dk okuma

Hollywood Hollywood’a Bakıyor

Hollywood Hollywood’a Bakıyor

Hazırlayanlar: Nuri Şimşek, Levent Tanıl

Kimisi sever, kimisi nefret eder fakat kabul edilmesi gereken bir gerçek vardır ki o da Hollywood’un sinema evreninde kapladığı yer. Sinemanın daha emeklemeye başladığı dönemlerde, bu sanat dalının insanlar üzerindeki etkisi fark edip, bundan faydalanmak isteyen kişiler tarafından oluşturulan stüdyolar, bugün sinema adına üretimin çok büyük bir kısmını gerçekleştirmekte. İnsanların duygularına hitap edip, genel olarak da bunu sömürerek bol sıfırlı paraları kasalarına koyan stüdyolar teknik anlamda sinemanın gelişmesine oldukça yoğun katılar yapsalar da, içerik düzeyinde önemli kayıplara yol açmakta, bir sanat dalını sanatsallıktan uzaklaştırmaktadırlar. Genel olarak ABD sineması=Hollywood gibi bir algı olsa da, o topraklarda yaşayıp bağımsız kalmayı başaran pek çok yönetmen de mevcut. Üretimlerini finanse etme noktasında çeşitli alternatifler yaratarak kendi istediklerini yapma özgürlüğünü elde eden bu sinemacılar, işleyiş prensiplerini dünyayla pek paylaşmak istemeyen Hollywood sistemine dair önemli detayları filmlerinde gözler önüne sermekteler. Biz de Filmloverss olarak, Hollywood’u, oradaki yaşantıları ve kişileri kendisine konu edinen Amerikan yapımı bazı filmleri sizlerle paylaşmak istedik.

Barton Fink (1991)

Alışılagelmiş Coen estetik yapısını birebir taşıyan Barton Fink, New York’ta sıradan insanların sıradan hikayelerini anlatarak takdir ve saygı kazanan bir oyun yazarının, Hollywood tarafından keşfedilip bir şekilde kendisinin, öz yapısından uzaklaştırılmasını konu edinen bir film. Kendi kulvarında kazandığı başarılarla oldukça mutlu olan Fink, çevresindeki insanların teşvik etmesiyle büyük film yapım şirketlerinden birinin yazar ekibine katılır ve kendisinden bir ‘güreş’ filminin senaryosunu yazması istenir. Yoğun bir üretim krizi ve bu süreçte yaşadığı pek çok sıkıntılı, yer yer gerçeklikten kopuk olay sonucunda ortaya o güne kadarki en iyi üretimini koyar fakat bu yapımcı tarafından beğenilmez. Bir şekilde sonuçlanmış olan bu durumun ardından rahatlamış hisseden Barton Fink, potansiyeli çok daha fazlasına müsaitken dış baskılar sonucunda üretimleri anlaşılmayan ya da daha sıradan işler yapmaya yönlendirilen sinema sektörü yazarlarının güzel bir portresi. Yapımcı karakteri faşizan tavırlarıyla, Coen Kardeşler’in belki de Hollywood adına nefret ettikleri her türlü özelliği bünyesinde barındırmasıyla dikkat çekiyor. Hollywood’un yakınlarından Hollywood’a bu kadar sert sövebilmek her babayiğidin harcı değil.

Ed Wood (1994)

Sinemanın en çılgın yönetmenlerinden Tim Burton’ın 1994 yılında çektiği ve ABD’li senarist, yönetmen, yapımcı, oyuncu ve yazar Edward Davis Wood’un hayatını ve film yapım maceralarını anlattığı Ed Wood, 20. yüzyılın ilk yarısında Hollywood’da film yapma süreçlerinin nasıl işlediği ile ilgili önemli bir yapım. Sonraki dönemde dünyanın en kötü yönetmeni olarak adlandırılacak olan Ed Wood, kişisel girişimleriyle filmler üretmeye çabalayan biridir. Fakat elde ettikleri pek de parlak değildir aslında. Tim Burton, başkalarının isteklerini yerine getirmektense kendi hayalleri peşinde ilerlemenin doğruluğuna inanan bu sinemacıyı oldukça başarılı bir şekilde aktarabilmiş beyaz perdeye. Zamanında Dracula’ya hayat verip, yaşlandığında hatırlanmayan ve uyuşturucu bağımlısı olan Bela Lugosi ise sektörün acımasız tarafının güzel bir göstergesi. Burton, Ed Wood’u anlatırken “kötü” yönetmenin kendi tarzından detaylar ve teknikler kullanarak filmi daha da ilginç hale getirmeyi başarmış.

Maps To The Stars (2014)

David Cronenberg’in son filmi olan Maps to the Stars, bir film olarak ortalama bir kalitede olsa da Hollywood’un gösterişli dünyasının arkasında, yıldızların nasıl ruh halleri içinde olduğunu göstermesiyle önem arz eden bir film. Ünlü oyuncuların; hayatlarını, alışkanlıklarını, yaşam alanlarını gördüğümüz reality şovlardakinin aksine aslında ne kadar karanlık kişiliklere sahip olabileceğini gösteriyor film bize. Bu durumu bir genelleme olarak değerlendirmek pek sağlıklı olmasa bile, asistanlarını köle olarak adlandıran yıldızlardan, bir yıldız olabilme hayaliyle basit işlerde çalışan hevesli gençlere kadar oldukça gerçekçi bir anlatı ortaya koyuyor Cronenberg. Julianne Moore’un canlandırdığı orta yaşlı oyuncunun, çok istediği halde başkasına kaptırdığı bir rolü, rolü kaptırdığı kişinin çocuğu öldükten sonra tekrar elde etmesi ve bu ölümden derin bir haz alması, bu kadar yüksek egoya ulaşmış karakterlerde pek az rastlanan bir durum olmasa gerek.

Mulholland Drive (2001)

Çektiği her film ile kafalarda onlarca soru işareti yaratıp aynı zamanda seyirciyi kendisine hayran bırakmayı başaran usta yönetmen David Lynch, Mulholland Drive’da Betty ve Rita karakterleri arasındaki gerçeklik ve sürreallik sularında gidip gelirken, Hollywood taşlamasından da geri durmuyor. Her izleyenin gösterilenlere farklı anlamlar yüklemesine oldukça elverişli olan filmin belki de üzerinde en net fikir birliği oluşan bölümleri bu eleştirel kısımlar. 1950 yapımı, yine Hollywood eleştirisi taşıyan Sunset Bulvarı gibi Mulholland Drive da ismini Hollywood’daki bir caddeden almaktadır. Filmin bütünü içinde değil de daha özel olarak ele alındığında, yönetmen Adam’ın çekeceği filmin kadın başrolü için kendisine yapımcılar tarafından yapılan baskılar bu görüşü desteklerken, o parıltılı yaşamlara girme yolunda kaybolanlara ise en güzel örnek Betty olabilir. Lynch asıl eleştirisini ise filmin bütünüyle veriyor bir noktada. Alakasız karakterler ve beklenmedik olaylarla seyircinin kafasını allak bullak eden yönetmen, klasik hikaye anlatıcılığına da adeta sağlam bir yumruk indiriyor.

Muppets Most Wanted (2014)

Geçtiğimiz yaz bir devam filmi olarak vizyona girmiş olan Muppets Aranıyor; kendisini de içerisine dahil ettiği hiciv dolu göndermelerle Hollywood camiasının son dönem başvurmuş olduğu devam filmi furyasını komik bir anlatımla dile getiriyor. Eski bir televizyon şovu olan Muppets’ların sinema perdesindeki ikinci randevusu olan film; çaptan düşmüş olan kuklalar aracılığıyla da şöhret olgusunun göreceli boyutlarını gözler önüne seriyor. Dünün yıldızının her an düşüşe geçebileceğine atıfta bulunan film, sinema camiasının çıkarcı ilişkilerine de absürt bir bakışla değiniyor. Ünlü kuklaların sahte turne maceralarıyla şekillenen film, ünlü Hollywood yıldızlarının figüran olarak dahil olmasıyla da sanat camiasını ince dokundurmalarla yermiş oluyor. James Bobin yönetmenliğinde çekilen Muppets Aranıyor; Hollywood piyasasındaki var olan sütün kaymağından beslenme meselelerini absürt bir üslupta aktarıyor.

Singin’ in The Rain (1952)

Sessiz sinemadan sesli döneme geçiş hikayesini merkezine alan 1952 yılı yapımı Singin’ in The Rain; üç oyuncunun hayatları üzerinden anlattığı hikayesiyle seyirciye gamsız bir Hollywood portresi sunmaktadır. Stanley Donen ve Gene Kelly yönetmenliğinde çekilmiş olan film, sinema tarihinin en iyi müzikallerinden biri olarak da gösterilmektedir. Her ne kadar yapım,  ilk gösterildiği zamanlar çok fazla sükse elde edememiş olsa da, başrol oyuncularından Donald’ O’Connor’un En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre’yi kazanmış olması filmin fark edilmesini sağladı. Sessiz sinemanın tüm dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemde oldukça meşhur bir konumda olan sanatçıların, sesli film furyasıyla beraber var olma çabasını anlatan film, sinema sektörünü yapımcılar ile oyuncuların hayata karşı bakış açılarından yansıtarak ortaya hicvi ve ritmi bol, harika bir Hollywood filmi çıkarmış oluyor. Gelmiş geçmiş en başarılı filmler listesinde kendisine yer bulan Singin’ in The Rain’i, Hollywood’u eğlenceli ve buruk bir şekilde anlatan filmlerden biri olarak gösterebiliriz.

Sunset Blvd. (1950)

Yönetmenliğini Billy Wilder’ın gerçekleştirdiği 1950 yapımı Sunset Bulvarı, klişe bir tanımlama yapacak olursak; zamanının çok ötesinde bir film. Hikayesini ele alışı, oyunculukları, kurgusu, sinematografisiyle yüksek bir seyir zevki sunarken, üzerinden geçen 65 yıla rağmen sinema dünyasına getirdiği gerçekçi bakış açısı bu gün bile tazeliğini koruyor. Film, sessiz sinema döneminin meşhur kadın oyuncularından olan Norma Desmond’ın, ilerleyen yaşı ve sinemada ses kullanımın yaygınlaşmasıyla beraber unutulmasının beraberinde getirdiği terk edilmişlik hissi üzerine kurulu. Başarısız bir B film yazarı olan Joe Gillis tesadüf eseri bu kadınla karşılaşacak, kadının yazdığı bir senaryoya yardım etmeyle başlayan ilişkileri sonrasında sevgililiğe gidecektir. Joe’nun başını döndüren bu zengin yaşantı, aynı zamanda kendi içinde de önemli gelgitler yaşamasına sebep olacaktır. İstediği her şeye sahip olup ruhunu satacak ya da kişiliğini koruyup az ile yetinmeyi bilmesi gerekecektir. Sunset Bulvarı; narsizmi işleyişi, harika çekim teknikleri ve Hollywood’a bakışıyla 100 Yılın En İyi Amerikan Filmleri listesinde 12. sırada olmayı, ayrıca gösterime girdiği yıl Oscar’da 11 dalda adaylığı ve kazandığı 3 ödülü sonuna kadar hak etmektedir.

S1M0NE (2002)

Andrew Niccol tarafından 2002 yılında çekilen S1m0ne; başarılı bir Hollywood yönetmeninin düşüşe geçtiği esnada keşfetmiş olduğu çılgın yöntemleri konu alıyor. Çekmiş olduğu film setinde başrol oyuncusunun seti terk etmesiyle bütün kariyer ve ideal hayat hayalleri suya düşen yönetmen Victor Taransky; bir bilgisayar dehasının geliştirdiği esrarengiz buluş ile sinema dünyasında bambaşka bir sayfa açmış oluyor. Geliştirilen yazılım sayesinde, acıkmayan, kapris yapmayan ve asla yaşlanmayan bir film yıldızına dönüşen Simone; Taransky ile birlikte bütün Holywood camiasının da hayatını farklı istikametlere doğru şekillendirmeye başlıyor. İlk başlarda her şeyi mükemmel bir şekilde ilerleyen filmin en önemli kilit noktası olarak ise, dosyamızın da başlığı olan Hollywood ve o büyülü hayatın gerçek yansımalarını bir hayali karakterle yansıtmış olması gösterilebilir. Sanal olmasına rağmen kendi kariyerini başına buyruk bir şekilde ilerletmeye çalışan yazılım, bu sayede de insanların popüler olana beslemiş oldukları sebepsiz hayranlığa, Hollywood dünyasında kurulan hiyerarşik düzene ve en önemlisi de yalan dünyaların gerçekçi yansımalarına farklı bir açıdan perde aralıyor. Hollywood’a karşı mevcut bakış açılarını yarı gerçekçi bir üslupta anlatan S1m0ne; Hollywood sektörüne eğlenceli bir eleştiride bulunuyor.

The Artist (2011)

Hollywood’un sessiz film döneminden sesli sinemaya geçiş yaptığı esnada arafta kalan sanatçıların çıkmazını anlatan The Artist; Fransız yönetmen Michel Hazanavicius’un cesur sinema dokunuşlarıyla almış olduğu ödülleri sonuna kadar hak ediyor. 2011 yılında çekilmiş olan film; 1929 ile 1932 yılları arasında Hollywood aktörlerinin çöküşüyle sahneye çıkmış olan aktrislerin yükselişlerini naif bir aşk hikayesiyle birleştiriyor. Her ne kadar The Artist; yaratmış olduğu şirin atmosfer itibariyle oldukça çekici bir film algısı ortaya koymuş olsa da, ilerletmekte olduğu pek çok sahnesinde, dönemin Hollywood algısını başkarakter üzerinden eleştirel bir üslupta yansıtmayı başarıyor. Kaldı ki, oldukça meşhur bir aktör olan George Valentin’in sesli sinema ile karşılaştığı esnada suratına kapanmaya başlanan kapılarda; Hollywood var olan asıl yüzünü ortaya çıkartmış oluyor.Filmin başrol oyuncusu olan Jean Dujardin’e En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazandıran The Artist; popüler olanla baş tacı edilen hayatları sinema perdesine mükemmel görsellikler eşliğinde yansıtmayı başarıyor. The Artist için; sessiz başlayıp sessiz sona eren, fakat her sahnesinde naiflik ile mütevazılığı elinde bulunduran başarılı bir Hollywood betimlemesi tanımını yapabiliriz.

The Player (1992)

Hollywood’a zıt gitmeyi pek seven, Amerikan sinemasının saygı duyulası sayılı yönetmenlerinden olan Robert Altman’ın The Player filmi, sinema endüstrisinin neyi, neden ve nasıl yaptığını gösteren ilginç bir film. Filmlerinde diyaloglara geniş yer veren yönetmenin bu filmi de oldukça konuşkan. Griffin Mill, bir film stüdyosunda hangi hikayelerin filmleştirileceğine karar veren yöneticidir. Senede 12 film üreten stüdyoya, dışardan gelen hikaye sayısı 50000 olunca, hikayesini gönderenlerin neredeyse tamamı amacına ulaşamamaktadır. Böyle kişilerden biri, Mill’e tehdit kartları atmaya başlar ve hikaye de bu olaylar üzerinden ilerler. Kitap uyarlamaları için belirlenen kalıplaşmış anlaşma fiyatlarından, büyük stüdyoların toplum nezdinde sinema sanatına önem veriyormuş gibi gözükmek için yaptığı göz boyamalara kadar pek çok şeye değinen film, Hollywood’da stüdyonun film yapması için, gerilim, kahkaha, şiddet, umut, çıplaklık, seks, mutlu son gibi bir hikayeye sahip olması gerçeğini de korkusuzca dile getirir. Gerçek sinemaya ve sinemacılara dair yoğun göndermeler ile saygısını sunan Altman, beyin yakan finaliyle de The Player’ı unutulmazlar arasına yerleştirmeyi başarıyor.

Tropic Thunder (2008)

Yaratıcılığını, yönetmenliğini, yazarlığını, yapımcılığını ve başrolünü Ben Stiller’ın üstlendiği Tropic Thunder, eleştirinin en sağlam yolunun mizah olduğunu bir kez daha gözler önüne seren bir yapım. Hollywood yapımlarını yerden yere vuran, filmler ve o dünyaya ait insanlarla dalga geçen filmin başarısı, sektörün çok merkezindeki isimlerden kurulu kadrosundan geliyor. Ben Stiller’a Robert Downey Jr., Tom Cruise, Jack Black gibi isimlerin eşlik ettiği film, açılışındaki fragman bölümleriyle bile oldukça sert, bir o kadar da komik bir eleştiriye imza atıyor. Yıldızların çekim için gittikleri 3. dünya ülkelerinden evlat edinmelerinden, ABD hükümetlerinin ‘teröristlerle pazarlık yapmayız’ repliğine, savaş filmlerindeki dramatik diyaloglardan, oyuncuların role bürünmek için yaptıklarına kadar pek çok klişeye yer veren film, sistemi kendi silahıyla vuran çok önemli bir iş. Tom Cruise’u kel, göbekli bir film yapımcısı olarak, Demir Adam Robert Downey Jr.’ı rolü için tıbbi bir operasyonla siyahileşmiş olarak görmek ise filmin bonusu.

Wag The Dog (1997)

Dönemin ABD başkanının seçimlere az bir zaman kaldığı esnada taciz skandalıyla ülke gündemini meşgul etmesiyle açılış yapan Başkanın Adamları; başarılı bir danışman (Robert de Niro) ile Hollywood yapımcısının (Dustin Hoffman) Amerika halkının dikkatini başka bir yöne çevirme çabalarına odaklanmaktadır. Her ne kadar film, ilk 45 dakikada siyasi kimliğiyle ön planda olsa da; yaratılan hayali savaş atmosferi, başkan ve ülke adına bestelenen şarkılar ve en önemlisi de final sahnesindeki Oscarlı Hollywood yapımcısının geri planda kalmışlığına etmiş olduğu isyan; sanat ve siyasetin aynı yalan dünyanın aktörleri olduğuna büyük bir kanıt olmaktadır. Sinemaya birbirinden başarılı filmler kazandıran Barry Levinson imzalı Başkanın Adamları;  bir siyasi strateji üzerinden göndermede bulunduğu Hollywood yansımalarıyla dönemin en başarılı filmlerinden bir olarak gösterilmektedir.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →