Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri
Bilimkurgu Hollywood’un tekelinde mi? Hadi öyle demeyelim de; Amerika’nın, sermayenin tekelinde mi? Hayır, bilimkurgu edebiyatına baktığımızda öyle olmadığını görüyoruz. 1984’ü Amerikalılar yazmadı, ya da Biz’i. Amacım Amerikan sinemasına bir eleştiri yapmak filan da değil üstelik. Sevdiğim bilimkurguların çoğu Hollywood menşeli. Ama son zamanlarda 3D teknolojisi, parlak efektler vs. bilimkurgunun o “erken uyarı” işlevini, o ağzı açık bırakan olay örgüsünü, hayal gücünün görkemliliğini geride bırakmaya mı başladı ne? Bilimkurgu her zaman olabilecek olanın peşindeydi; bazen ne kadar kötü olabileceğini göstermek için bazen de insanın hayal gücünün sınırlarını zorlamak için. Hayal gücüne sahip olmak için de büyük bütçelere sahip olmaya gerek yok. Hiçbir zaman da olmadı. Tabii hayal gücü ile büyük bütçe bir araya gelirse neler olabileceğini hepimiz biliyoruz.
Tüm bunları değerlendirerek şöyle bir bilimkurgu sinemasının tüm sularında gezelim; kıyıda köşede kalmış, kült, klasik, unutulmuş, popüler ya da popüler olmayan filmleri elimizden geldiğince çıkaralım ve bilimkurgu severlere sunalım dedik. Hollywood’un dışında ne kadar garip ve çeşitli bir bilimkurgu dünyasının olduğunu görmek şaşırtıcı. Fakat, madende derinliklere doğru gittikçe çıkan cevherlerin kalitesi de ona göre artıyor tabii. Bu liste herhangi bir sıralama amacı gütmüyor – kronolojik olarak sıralanmış olduğu gerçeği dışında – ya da burada bulunan yirmi film, en iyi 20 Hollywood dışı bilimkurgu filmi değil. Bu liste sadece Hollywood dışında çekilmiş ve bilimkurgunun nasıl olabileceğine dair genel bir kavrayışı bize kazandırabilecek yirmi filmden oluşuyor. Eğer siz de hikayenin olmadığı, patlamalı çatlamalı, kaçmalı kovalamalı, CGI’lı 3D’li filmlerden sıkıldıysanız, bilimkurgunun Hollywood’un parlak ışıklarıyla aydınlatılmamış karanlık sularına doğru bir yolculuğa çıkalım.
Aya Seyahat / Le Voyage dans la Lune (1902)
Bilimkurgudan bahsedip Jules Verne’den bahsetmemek olanaksız. Zaten Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri listesine değil, herhangi bir bilimkurgu listesine bu filmle başlanırdı. Jules Verne’in vizyonunu görsel dünyaya en iyi şekilde aktaran filmlerden birinin 110 yıldan eski olması ilginç olsa da, sinemanın sihirbazı Georges Méliès’nin hayal gücü bu deneyimi her kuşak için ilgi çekici kılmayı başarıyor. Top mermisi gibi bir kapsül ile aya seyahat eden bir grup bilim adamının ayda karşılaştığı Selenitelerle başları belaya giriyor. Uzaylılardan, uzay yolculuğu teknolojisine ve astronomiye kadar birçok konuda yenilikçi yaklaşımlara sahip filmi Fransız elektronik müzik ikilisi Air’in 2011 çıkışlı aynı adlı albümü eşliğinde izlemenizi öneririz.
Aelita (1924)
Aelita, ya da Mars’ın Kraliçesi Aelita, listemizdeki ilk Sovyet filmi. Büyük yazar Tolstoy’un epey uzaktan akrabası olan Aleksey Tolstoy’un aynı isimli romanından Yakov Protazanov’un uyarladığı Aelita, tartışmaya açık olsa da, ilk Sovyet bilimkurgu filmi olarak anılıyor genelde. Özellikle set tasarımında Sovyet Konstrüktivizminden etkiler taşıyan ve devrim sonrası gündelik hayata dair ipuçları da barındıran film, Los isimli bir gencin Mars’a yolculuğunu ve orada liderlik ettiği ayaklanmayı anlatıyor. Ayaklanma sırasında ise Los’u önceden teleskop ile görüp aşık olan Mars liderinin kızı Aelita arasında bir aşk filizleniyor. Kendi zamanının politik atmosferine sıkı göndermelerde bulunan film, Mars tahayyülü ile kendisinden sonra gelecek filmlerin üzerinde ciddi bir etki de bırakmış.
Metropolis (1927)
Büyük usta Fritz Lang’ın en iyi filmlerinden; değil yalnızca bilimkurgunun, sinemanın en devrimci işlerinden biri sayılan Metropolis, fütüristik set tasarımı, sunduğu distopyanın katmanları ve çekildiği iki savaş arası Weimar dönemi ile taşıdığı benzerliklerle dikkat çekiyor. Peliküle aktarılmış ilk hakiki distopyalardan biri diyebileceğimiz Metropolis, şehrin yöneticisinin oğlu Freder ile alt sınıftan bir işçi olan Maria’nın sınıflar arasındaki büyük ayrımı kapatmak için el ele verişini anlatıyor. Durumun vahametinin farkına varan Freder, bir şekilde babasını insani yollara yönetmeye çalışırken başarısız olur. Ancak alt sınıflar üst sınıfa mensup bir aracı buldukları için mutludurlar. Bu noktada devreye sonraki tüm filmlerde çılgın profesörlere ilham verecek – evet, Emmett Brown da dahil – Rotwang girer. Alt sınıfların peşine takıldığı Maria’nın bir robot kopyasını yapacak ve yerine onu geçirecektir.
Metropolis Alman Dışavurumculuğundan ödünç aldığı ışık gölge oyunları ile İtalyan Fütürizminden aldığı mimari tasarımları aynı potada başarılı bir şekilde eriten; güçlü bir görsel estetiğe sahip olmanın yanı sıra, Weimar Cumhuriyeti’nde Nazilerin yükselişi ile sonlanacak yarılmaya işaret eden önemli bir politik alt metine sahip. Tüm bunları bir yana bırakacak olursak, çağımızda bile kendini çekici kılmayı başaran, asla yaşlanmayacak bir klasik.
La Jetée (1962)
Chris Marker’ı tanımayanlar için La Jetée muazzam bir başlangıç olabilir. Sinemasının görece zorlu, seyirciden çok şey talep eden bir yaklaşıma sahip olduğunu düşünürsek, La Jetée hikaye anlatım tarzı ile çok daha kolay takip edilebilir ancak bu, vuruculuğundan hiçbir şey eksiltmiyor. Yarım saate yakın süresi ile Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri listemizdeki en kısa film La Jetée. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse; üçüncü dünya savaşından sonra post-apokaliptik Paris’te tutsak edilen bir adam zaman yolculuğu deneylerine tabi tutulur. Pek kimsenin başaramadığı testlerden geçen adamın bir görevi vardır. Geçmişe gidecek ve dünyayı mahveden üçüncü dünya savaşını engellemek için elinden geleni yapacaktır. Filmin Terry Gilliam’ın 12 Maymun filmine ilham verdiğini de söylemeden geçmeyelim.
Ikarie XB-1 (1963)
Jindřich Polák’ın yönetmenliğini yaptığı Ikarie XB-1, Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri listemizdeki ilk Çekoslovakya yapımı film. Çekildiği 1963 yılından 200 yıl sonra geçen filmde, Ikarie XB-1 isimli uzay gemisi Alpha Centauri yıldızının gezegenlerinden biri olan Beyaz Gezegen’e gönderilir. Bu uzun yolculukta başlarına birçok farklı sorun açılır: radyoaktif kara delikler, terk edilmiş nükleer uzay gemileri, sinir krizi geçiren mürettebat… İç mekan tasarımları, uzay gemisinin kurulumu gibi gerçekçi set dekorlarının yanı sıra, içerdiği savaş karşıtı, eşitlikçi tahayyül ile de sağlam bir politik zemine oturan bir film Ikarie XB-1. Polonyalı bilimkurgu yazarı Stanisław Lem’in Macellan Bulutları isimli romanından uyarlanan Ikarie XB-1, Kubrick’in 2001: Bir Uzay Efsanesi filmi üzerinde de büyük bir etkiye sahip. Biraz unutulmuş biraz da göz ardı edilmiş bir film olarak Ikarie XB-1’in, bilimkurgu hayranlarının keşfettiklerine oldukça sevinecekleri bir film olduğuna hiç şüphe yok.
Alphaville (1965)
Herhangi bir Godard filmini bir janra atfetmek içimizi acıtsa da, Alphaville’in hem bir distopya hem de bir bilimkurgu olduğunu söylesek yanlış olmaz. Gelecekte geçen ama tüm karakterlerin yirminci yüzyıl olaylarına referans verdiği, baş karakteri bir dedektiflik romanları dizisinin kurgu karakteri Lemmy Caution olan, çekildiği 1965 yılının Paris’inde geçen bir film bu. Arabalar, Paris caddeleri, gayet sıradan mekanlar ve film-noir’a göz kırpan bir hikaye. Edebiyata, sinemaya, şiire, müziğe, fiziğe ve felsefeye yapılan irili ufaklı göndermelerden sıyrılarak tüm Amerikan kabalığıyla Alphaville’de kayıp bir ajanı bulmak ve Alphaville’i yaratan adamı ele geçirmek için gazeteci kimliğine bürünen Caution’ı takip ediyoruz filmde. Bu esnada, Caution’a Alphaville’in yaratıcısının kızı, aşk ve vicdan kelimelerinin anlamını bilmeyen Natacha – yani muhteşem Anna Karina – eşlik ediyor. Tam 1968 öncesi gerilimini en iyi şekilde yansıtan filmlerden biri olarak da görebileceğimiz Alphaville’in 50 yıl sonra bile hala söyleyecek şeyleri var.
Fahrenheit 451 (1966)
Godard’dan bahsedip Truffaut’dan bahsetmek olmaz diyerek Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri listemize Fahrenheit 451 uyarlaması ile devam ediyoruz. Bilimkurgunun edebiyattaki en iyi temsilcilerinden Ray Bradbury’nin aynı isimli distopyasından uyarlanan film kitap okumanın yasak olduğu ve itfaiyecilerin kitapları yakmakla görevli olduğu bir gelecekte geçiyor. Truffaut’nun ilk renkli ve tek İngilizce filmi olma özelliğini de taşıyan Fahrenheit 451’de Julie Christie ve Oskar Werner başrolleri paylaşıyor. Werner’in canlandırdığı itfaiyeci Montag, kitapları gizli gizli okumaya başlar ancak bu karısı, şefi ve tüm ideoloji ile başını belaya sokar. Kitaplar yakılmalı ve insanların kendilerinden ve başkalarından daha iyi insanlar olmak istemelerinin önüne geçilmelidir. Umut verici sonu ile distopyaların en aydınlığı diyebileceğimiz Fahrenheit 451, Truffaut’nun elinde aşılamaz bir klasiğe evriliyor.
Seni seviyorum, seni seviyorum / Je t’aime, je t’aime (1968)
Alain Resnais’nin zaman yolculuğu filmi Je t’aime, Je t’aime; bellek, pişmanlık ve aşk üzerine de oldukça güzel bir çözümleme. Başarısız bir intihar girişiminden sonra bir hastanede uyanan Claude’a zaman yolculuğu deneği olması teklif edilir. Daha önce bir fareyi bir dakikalık periyotlar ile geçmişe göndermeyi başaran bilim insanları, aynı deneyi bir insanla da yapabilmeyi ummaktadırlar. Geçmişine ve intiharına dair pek bir şey hatırlamayan Claude teklifi kabul eder, ancak bu deney onu geçmişine dair hatırlamadığı gerçekler yüzleştirecek, geçmişine sıkışıp kalmasına sebep olacaktır. Claude gerçekten belli periyotlarla kendi geçmişini mi ziyaret eder, yoksa hafıza koridorlarında geri dönüşü olmayan bir tura mı çıkmıştır? Unutmadan, filmin Sil Baştan’ın (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) esin kaynaklarından biri olduğunu da söyleyelim.
Solaris (1972)
Hollywood Dışı En İyi Bilimkurgu Filmleri listemizde, iki filmine yer verdiğimiz tek yönetmen olan Andrei Tarkovski’nin Solaris filmi var sırada. Ikarie XB-1’in esinlendiği kitabın da yazarı olan Lem’in aynı isimli romanından uyarlanmış olan Solaris, uzun yıllardır çalışmalarında pek ilerleme kaydedemeyen bir uzay üssünden garip mesajlar alınmaya başlanması ile üsse gönderilen psikolog Kris’in hikayesini anlatıyor. Bazı halüsinasyonların sebebiyet verdiği bir problemin yaşandığı Solaris gezegeni üzerindeki istasyona giden Kris, yıllar önce intihar etmiş karısı ile karşılaşıyor. Zihninin ona oyun oynayıp oynamadığından emin olamayan Kris, uzayda geçmişi ile yüzleşmeye başlıyor.
Kafasındaki gelecek tahayyülünü aktarmak için Tarkovski’nin bazı sahneleri Japonya’da çektiği ve bunun kavgasını verdiği biliniyor. Filmin, psikolojik ve felsefi temaları ustaca konumlandırışı, Tarkovski’nin resim sanatının büyük ustalarına verdiği referanslar ve her filminde olduğu gibi bu filmde de kurduğu mükemmel ve büyüleyici sinematografi, Solaris’i sinema sanatının zirve noktalarından biri yapmaya yetiyor.
Fantastik Gezegen / Fantastic Planet (1973)
Listemizdeki ilk animasyon, bir Fransa – Çekoslovakya ortak yapımı. René Laloux’nun yönetmenliğini yaptığı, 1973 yılına ait bu orijinal bilimkurgu/animasyon uzak bir gelecekte insanları kendi gelişmiş gezegenlerine getiren ve onlara bir nevi evcil hayvan muamelesi yapan Draagları anlatıyor. İnsandan daha uzun ömre sahip ancak daha az üreyen Draaglar, insanları bazen evlerinde besliyor, nüfuslarını kontrol altında tutmak istedikleri için de kendi başına gezen insanları dönem dönem öldürüyor. Film, annesi öldükten sonra bir Draag tarafından eve alınan ancak sonradan kulaklıkları ile kaçarak Draag bilgisine erişen ve diğer insanlara bu bilgiyi aktararak gelişmelerini sağlayan Terr’i takip ediyor. İki tür arasındaki anlaşmazlıkları ve iki toplumu birden yıkıma götürecek sorunları irdelerken Çekoslovak animasyonunun zirve noktalarından birini ortaya koyan film, günümüzde özellikle de Orta Doğu’daki sorunlara da ışık tutabilecek evrensel bir metine sahip.
Pilot Pirx’in Soruşturması / Pilot Pirx’s Inquest (1978)
Polonya-Sovyetler Birliği ortak yapımı Pilot Pirx’s Inquest (Pilot Pirx’in Soruşturması), yine Lem’in Pilot Pirx öyküler toplamından uyarlanmış başarılı bir bilimkurgu örneği. Marek Piestrak’ın yönetmenliğini üstlendiği 1978 yapımı filmde, Pirx isimli uzay pilotu gelecek uçuşlarda kullanılmak üzere bazı robot mürettebatları test etme görevine atanır. Ancak görevde neredeyse herkes ölür; dönüşte düzenlenen soruşturmada kazanın suçunun Pirx’e mi yoksa robotlara mı ait olduğu tartışılacaktır. Robot/yapay zeka ve insan karşılaştırmasına getirdiği yenilikçi açılımlar ile özellikle bu konu ile ilgilenen bilimkurgu hayranları için atlanmaması gereken bir klasik. Isaac Asimov’un robotik kanunları ve 2001’deki HAL’in üzerine tartışmayı ilerleten, hatta daha güncele gelirsek bu tartışmaları The Matrix’e bağlayan bir yerde duruyor diyebiliriz. Hepsinin ötesinde, filmde bir de sürpriz bulunuyor: filmin müzikleri en büyük çağdaş kompozitörlerden Estonyalı Arvo Pärt’ın imzasını taşıyor.
Stalker (1979)
Gelelim Andrei Tarkovski’nin listemizdeki ikinci filmine. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminde de saygı duruşunda bulunduğu bu mükemmel film, Stalker, Strugatsky kardeşlerin kendi romanlarından uyarladıkları bir senaryoya dayanıyor. Stalker diye bilinen bir adamın Bölge diye bilinen bir yere iki müşterisini götürmesini anlatıyor. Çünkü Bölge’nin en ortasında insanın en derin arzularını bile gerçekleştirecek bir oda bulunuyor. Dünyadan umudunu kesmiş ve krize girmiş bir yazar ile bilimsel bir keşif yapmak için Bölge’ye gitmek isteyen bir profesöre kılavuzluk eden Stalker, yolculuk boyunca terk edilmiş, yıkıntılarla dolu bir alanda ilerliyor. Bölge’nin kendince bir duygulanıma sahip olduğunu ve görülemese de hissedilebildiğini anlayan ekip, ruhlarının derinlikleriyle baş başa kalacakları odaya doğru zorlu bir yolculuk yapıyorlar.
Tarkovski’nin mükemmel sinematografisi ve muazzam atmosferi ile film, sinemanın görsel bir sanat olarak nerelere gidebileceğine dair önemli bir kanıt. Bölge kavramının kuruluşu ve filmin insan doğasına dair söyledikleri ile Stalker, gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu filmlerden biri olarak tarihteki yerini alıyor.
Mad Max 2: The Road Warrior (1981)
Geçtiğimiz yaz bana göre pek de başarılı olmayan dördüncü filmi Mad Max Fury Road ile kıyamet koparan Mad Max serisi dendiğinde aklıma Mad Max 2 gelir hep. Distopyaysa distopya, bilimkurguysa bilimkurgu, aksiyonsa aksiyon. İlk filmde karısını ve çocuğunu kaybeden – ama öcünü de alan – Max Rockatansky ya da Mad Max, beş yıl sonrasında savaş sonrası post-apokaliptik bir yere dönmüş olan Avustralya çöllerinde arabası ile hayatta kalma çabası vermektedir. Max petrolün neredeyse tükendiği bu çağda, bir petrol rafinerisine sığınmış bir grup insana rahat vermeyen motosiklet çetesi ve liderleri Wez ile amansız bir mücadeleye girişir. Bildiğimiz Mad Max dünyasının aslında tam olarak gerçekleştiği ve Max’in “çılgınlığını” hakikatten gördüğümüz ilk film diyebileceğimiz Mad Max 2, sinemadaki en iyi post-apokaliptik dünya tahayyüllerinden birini de sunuyor. Çoğu çölde geçen film, kostüm tasarımları, orijinal araç ve silah fikirlerinin yanı sıra aksiyon sahneleri ile öne çıkıyor.
Kin-dza-dza! (1986)
Sovyetlerin son dönemlerinde çekilen bu başarılı kara komedi, tam bir kült bilimkurgu filmi olmayı da başarıyor. Hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm Kin-dza-dza! hem bilimkurgu hayranlarına hem de kara komedi fanlarına güzel bir seyirlik sunuyor. Georgiy Daneliya’nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, Moskova’ya düşen bir uzaylının iki Sovyet vatandaşıyla birlikte post-apokaliptik bir dünyayı andıran telepatik insanlarla dolu gezegenine yanlışlıkla yaptığı yolculuğu konu alıyor. Orada da sınıflı bir toplumun var olduğunu gören kahramanlarımızın başına birçok grotesk ve absürt denebilecek olay geliyor. Çöküşün eşiğindeki Sovyetler Birliği’nden gelen bu absürt kara komedide çağımıza dair birçok ince gönderme bulunuyor.
Ghost in the Shell (1995)
Listemizdeki bir diğer animasyon Japonya’dan geliyor. Aynı isimli animeden uyarlanmış olan film, Kukla Efendisi olarak bilinen gizemli bir hackerı aramaya koyulan kadın bir ajanı anlatıyor. Ekibi ile ava çıkan Motoko, kendini politik oyunların ve beklemediği gelişmelerin arasında buluyor. 2029 yılında geçen filmde, dünya tamamen kablolarla birbirine bağlanmış büyük bir elektronik ağdan ibarettir. Böyle bir dünyada kişinin kimliğinin ne kadar değişken olduğu, yahut kimliğin ne olduğu konusunda büyük bir tartışma vardır. Motoko için teknoloji bir avantajdan çok probleme dönüşecektir.
Japon animelerinin en iyi örnekleri arasında gösterilen Ghost in the Shell’in yönetmen koltuğunda Mamoru Oshii oturuyor. Daha sonra devam filmleri yapılsa da orijinalinin başarısını yakalayamadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Ayrıca, filmin Wachowskiler’in ilham kaynaklarından biri olduğunu da belirtelim.
Primer (2004)
Listemizdeki iki Amerikan filminden ilki Primer. Yalnızca 7 bin dolara mal olmuş, senaryosundaki zeka pırıltılarına rağmen anlaşılması belki de bu yüzden güçleşmiş bu başarılı zaman yolculuğu filmi Shane Carruth’un imzasını taşıyor. Büyük bir şirkette çalışan dört arkadaş, bir startup kurmak için akşamları buluşmaktadır. Fakat bu dört kişiden ikisi, Aaron ve Abe, aradaki anlaşmazlıktan sonra başka bir proje geliştirmeye başlarlar. Bu proje bir zaman makinesi projesidir. İkili projeyi iyileştirmeye çalışırken bir yandan da makineyi borsadan para kazanmak için kullanmaya başlarlar. Ancak işler beklediği gibi gitmez ve sinema tarihinin en kompleks ve belki de en başarılı zaman yolculuğu serisi başlar. Filmi bazen anlamak oldukça güçleşse de filmin arkasındaki parıltıyı fark ettikçe büyük keyif almaya başlamak mümkün.
Timecrimes – 2007
Primer ile birlikte son zamanların en iyi zaman yolculuğu filmlerinden bir diğeri de Timecrimes. İspanya yapımı ve Nacho Vigalondo’nun imzasını taşıyan Timecrimes, zaman döngüleri üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri. Kırdaki evinden dışarıyı izlerken soyunan bir kadın gören orta yaşlı sıradan bir adam olan Hector, karısının alışverişe gitmesi ile olayı araştırmaya başlar. Bandajlara sarılı bir adam tarafından yaralandıktan sonra bir binaya kaçmayı başarır ve orada gizli bir proje yöneten bilim adamı ile tanışır. Bundan sonra Hector zamanda defalarca yolculuğa çıkmak ve her şeyi düzeltmek zorunda kalacaktır.
Dünyalı / The Man from Earth (2007)
Listemizdeki ikinci bağımsız Amerikan filmi The Man from Earth. Yalnızca bir evde geçen ve Richard Schenkman tarafından yönetilen film, farklı disiplinlerden gelen bir grup üniversite hocasının, şehirden ayrılan arkadaşlarına veda etmeye gelmeleri ile başlıyor. Ayrılık sebebini anlamak için arkadaşları John Oldman’ı sıkıştıran profesörler beklemedikleri cevaplarla karşılaşıyorlar. Oldman, profesörlere bir Kro-Magnon yani mağara adamı olduğunu açıklıyor ve hepsini oyun zannettikleri bir tartışmanın içine sokuyor. Farklı disiplinler tarafından zorlanan Oldman soruları cevaplıyor ancak anlattıklarının gerçek olup olmadığına dair kesin bir açıklama yapmıyor. Gerçekten farklı bilim dallarından ve disiplinlerden gelen sorularla güzel bir beyin egzersizine dönüşen film, düşük bütçesine rağmen kendini izletmeyi başaran ve iyi bir bilimkurgu için çok büyük paralara gerek olmadığın gösteren başarılı bir yapıt.
Moon (2009)
Steven Soderbergh’in başarısız uyarlamasından ziyade Solaris’in uzak kuzeni olarak ele alabileceğimiz bir film var şimdi sırada. Sam Rockwell’in neredeyse tek başına oynadığı bu minimalist bilimkurguda, ayın karanlık tarafında bir yakıt madenini tek başına yöneten Sam Bell’i takip ediyoruz. Üç yıllık kontratının sonuna gelirken bazı hem teknolojik hem de psikolojik sorunlarla karşılaşan Bell halüsinasyonlar görmeye başlar ve bir kaza geçirir. Bu kazadan sonra Bell’in hayatında her şey değişecektir.
2009 yılında çıktığında belli ölçüde ses getirmiş olsa da giderek hayran kitlesini artıran ve son on yılda yapılmış en iyi bilimkurgulardan biri olan Moon, gelecekte önemi çok daha iyi anlaşılacak bir film olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.
Tanrı Olmak Zor İş / Hard to be God (2013)
Listemizin son filmi, ayrıca Rus yönetmen Aleksey German’ın da son filmi olma özelliğini taşıyor. Filmi tamamladıktan hemen sonra hayatını kaybeden German’ın Hard to be God (Tanrı Olmak Zor İş) filmi sinemalarımıza uğramasa da 2013 yılında İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Stalker gibi Strugatsky kardeşlerin eserinden uyarlanmış Hard to be God, dünyayla neredeyse birebir aynı bir gezegene gönderilmiş bir bilim adamını takip ediyor. Bu gezegende Rönesans vahşi bir şekilde bastırılmıştır; bu yüzden de gezegen Orta Çağ’da kalmaya mahkum olmuştur. Bir lordun yerine geçen bilim adamı Anton, gezegenin politik işlerine kapılmadan bu çamur, kan, vahşet, pislik ve geri kalmışlıkla dolu dünyada kendine bir yaşam kurmaya çalışır. Bazıları onun Tanrı olduğunu düşünürken, bazıları ondan nefret ederler. Anton etkisini kullanarak ama sert müdahalelerde de bulunmak istemeyerek gezegeni kültürel ve teknolojik gelişime sevk etmeye çalışır. Ancak çabaları nafile gibi görünmektedir.
German’ın bu üç saatlik epik siyah-beyaz filmi, izlenmesi oldukça zor, içinde kaybolunması çok kolay, birçok ayrıntı ile dolu, baş döndürücü bir seyirde ilerliyor. Tüm bilimkurgu fanlarının bayılacağı bir film olmasa da, kendine özgü, delice bir dünya tasvirine sahip önemli bir film olduğu su götürmez.
Ekin Can Göksoy
119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →



















