Hiyerarşi Konulu Filmler
Her şey gerçekten üretim fazlasının ilk kez ortaya çıktığı ana dayanıyor olabilir mi? Kısaca üzerinden geçmek gerekirse; insanlığın yerleşik hayata geçmesiyle birlikte işlenmeye başlayan toprakların sınırları çizilir. Sınırları çizilen toprakların mülkiyeti ortaya çıkar, bu mülkiyet beraberinde mirası doğurur ve miras bırakılacak çocuğun, ailenin kendi çocuğu olduğunun kesinleşmesi adına erkekler kadının rahmini sahiplenir. Üretim fazlası komşularla değiş tokuş edilir, en değerli ürünler belirlenir. Böylece zengin ve fakir ayrımı da basitçe ortaya çıkmış olur. Bu duruma göre gerçekleşen iş bölümleri de düşünüldüğünde, insanlar arasındaki eşitlik yerini nispeten hiyerarşik bir oluşuma bırakmış olur.
Tabii ki, hiyerarşinin en yoğun hissedildiği zamanlar feodalitenin hüküm sürdüğü dönemdir. Bu dönemde soylular soylu, köylüler tamamen köylüdür. Sınıflar arası geçişlerin oldukça zor olması, hiyerarşinin insanları esir aldığının bir kanıtıdır. Günümüzde de hiyerarşi hayatımızın her alanında kendisini göstermeye devam etmektedir; ancak bu kez kapitalizmin çeşitli oyunlarıyla mesaj bireylere öyle bir aktarılır ki toplumun her bir parçası bu düzeni gönüllü olarak kabul ettiğini düşünür. Lakin bu gönüllülük gönüllü kölelikten çok da uzak değildir.
Sinema, toplumsal gerçekleri birebir, olması gerektiği gibi ya da didaktik bir doğrulama/yanlışlama yöntemiyle izleyiciye aktarabilir. Tabii ki her bir filmin içerisinde sınıfsal ayrıma ve maruz kaldığımız hiyerarşik düzene dair belli saptamalar bulunmaktadır; ancak bu yazıda sizler için bu durumu ön plana çıkarmış bazı filmleri hiyerarşi konulu filmler başlığı altında derledim. Her biri izlemesi keyifli ve izledikten sonra üzerine bolca düşünülebilecek filmler, şimdiden iyi seyirler.
Goodfellas (1990)
1990 yapımı bir Martin Scorsese filmi olan Goodfellas yedinci sanatın sevilen filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Martin Scorsese’nin en önemli gangster filmlerinden olan Goodfellas, Robert deNiro‘ya kariyerinin önemli rollerinden birini sunarken Joe Peshi’ye ise 1991 yılının Oscar ödüllerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandırmıştı.
Goodfellas Henry Hill (Ray Liotta) karakteri üzerinden yeraltı dünyasını işliyor. Henry kendisini bildiğinden beri gangster olmak isteyen genç bir erkek ve izleyici adeta Henry’nin gözünden yeraltı dünyasının işleyişini ve kendi içinde oluşturduğu yeni hiyerarşiyi, bu oluşan hiyerarşinin gündelik hayatın toplum düzeninin işlenmesi adına oluşan hiyerarşiyle çatıştığı ve birlikte ilerleyebildiği noktaları gözler önüne seriyor. Telefonlardan nefret eden Paul Cicero karakterinin görüşmelerini ayarlayabilmek için onlarca insanın çalışması gibi hiyerarşik bir düzene sahip olan ve kalın çizgileri olduğu düşünülen yeraltı dünyasının, günlük hayatın yumuşatılmış ve bireye hediye paketi halinde sunulan hiyerarşinin dürüst bir versiyonu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Battleship Potemkin (1925)
Politik sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen Potemkin Zırhlısı, Sergei Eisenstein’ın dehasını ortaya koyduğu sinema tarihinin kült filmlerinden biridir. Günümüzde sıklıkla kullanılan birçok çekim ve editing tekniğinin ilkini gerçekleştirmiş olan film, sinema öğrencileri tarafından da ders olarak incelenmektedir.
Sinema yoluyla propaganda yapmanın mümkün olduğunu kanıtlayan film, bu sebeple Joseph Goebbels’a ilham vermiştir. Film, Potemkin zırhlısıyla denize açılmış bir grup gemicinin yaşadıkları sorunların canlarına tak etmesi sebebiyle üstlerine başkaldırmasını konu alır. Bastırılmaya çalışılan bu isyan giderek büyür ve kontrolden çıkar. Dönemin koşullarına göre heyecanı had safhada tutan film, ünlü Odessa merdivenleri sahnesiyle de akıllara kazınmıştır.
Il Conformista (1970)
İtalyan sinemasının başarılı yönetmeni Bernardo Bertolucci’nin renkleriyle göz dolduran dışavurumcu başyapıtı Il Conformista, çekildiği yıllarda Türkiye’de gösterime girememiş ve sansüre uğramıştı. Ancak daha sonra filmin gösterime girmesi sağlanmış ve Il Conformista faşizmin gerçek yüzünü izleyiciye aktarma fırsatını geç de olsa yakalamıştı.
1930’lu ve 1940’lı yıllarda geçen film, Mussolini yönetimindeki faşist İtalya’da koşullara kolaylıkla uyum sağlayan Marcello’nun gizli teşkilatla yaptıkları, suikast ve evlilik planları gibi birbirinden çok farklı ancak faşizmin getirdiği baskıcı koşulların kabullenilmesiyle birbirine geçen konuları işler. Başa geçen iktidarı dolayısıyla da değişebilen hiyerarşik düzeni başarılı bir şekilde aktaran Il Conformista, İtalyan sinemasını izleyiciye sevdiren filmlerden biridir.
Do the Right Thing (1989)
Malcolm X, 25. Hour gibi sevilen filmlerin yönetmeni Spike Lee’nin yazıp yönettiği hatta oynadığı filmi Do the Right Thing, 1989 yılı için oldukça cesur söylemleri olan bir film olarak değerlendirilebilir.
Brooklyn’de siyahilerin yaşadığı bir mahallede İtalyan bir baba ve oğulları tarafından işletilen bir pizzacı ve karşısında bir sene önce mahalleye taşınmış Korelilerin açtığı bir market bulunmaktadır. Mahallede bir grup Meksikalı da yaşarken, mahalleden sürekli geçen ve içinde bulundukları polis arabasıyla kendileri ve halk arasına mesafe koyan beyaz polisler bulunmaktadır. Toplumsal hiyerarşiye dayalı sorgulamaların oldukça dürüst bir şekilde yapıldığı film, sorularının cevaplarını da vermekten kaçınmıyor. Kavgaların, tartışmaların, ölümlerin arasında kekeme bir adamın sürekli olaya dahil olup Martin Luther King ve Malcolm X fotoğrafları dağıtmaya çalışması, barışın ve barış yanlılarının bu hengamede sesinin ne kadar az duyulduğuna dikkat çeker gibidir.
Filmin milletler üzerinden toplumsal hiyerarşiye dair yaptığı en önemli analizlerden biri, siyahiler kendilerini toplumun en dışlanmış kesimi olarak görseler ve uzak doğululara sen de beyazsın deseler de; toplumsal hiyerarşide uzak doğulular da beyazların altında konumlandırılmaktadır. Bu yüzdendir ki Koreli market sahibi, karşısında onu tehdit eden siyahilere “biz aynıyız, ben de siyahım!” der. Filmde korkudan söylenmiş, espri içeren bir cümle olarak algılanabilecek olsa da bahsi geçen sahnenin dokunduğu nokta çok daha derindir.
Bir ölümün ardından mahallede başlayan birleşme, tüm bu birbirine düşme ve bir ırkın diğerini hor görme durumunu işine geldiği gibi kullanmak adına beyaz adamın çıkardığını kanıtlar gibidir.
Cidade de Deus (2002)
22. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş olan Cidade de Deus yani Tanrı Kent, Fernando Meirelles ve Katia Lund tarafından yönetildi. Gerçek olaylara dayanan film, gösterime girdiği her ülkede ses getirmeyi başarmıştı.
Tamamen amatör oyuncularla çekilen film; Brezilya hükümetinin 1960’lı yıllardaki politikası gereği, şehir içinde var olan tehlikeli gece kondu mahallelerinin devlet eliyle şehir dışına taşınması sonucu oluşan yerleşkelerden biri olan Cidade de Deus yani tanrı kent, birçok suça ev sahipliği yapmaya devam etmektedir. Arada bir mahalleden geçen polisler dışında herkesin unuttuğu bir yer olan tanrı kent, küçücük çocukların tamamen ezildikleri bu hayat düzeniyle şiddet ve uyuşturucu yoluyla başa çıkmaya çalıştıkları evleridir. Tamamen kendi düzenlerini kurdukları bu kaybolmuş hayatlar aslında Goodfellas filmiyle özünde birçok ortak özellik taşır. İşlenen tüm suçlara herkesin gözü kapalıyken elinde kamerasıyla dolaşan Buscapé; her bir insanın vicdanını temsil ettiği gün, bu dışlanmış ve büyük oranda suça itilmiş herkesin, insanca yaşamanın tadına varacaktır.
District 9 (2009)
Neill Blomkamp’in yönettiği ve Teeri Tatchell ile birlikte senaryosunu yazdığı filmi District 9, uzay araçlarının bozulması sebebiyle dünyaya adeta hapsolan bir grup uzaylının Amerika’ya yerleşme sürecini işliyor. Bu süreçte “farklı” olana göre yasaların değiştiği, gerekli izinlerin çıktığı ve uzaylılara ait yerleşim yerlerinin kurulduğu bir süreç olarak tanımlanabilir.
District 9, uzaylı temsilinin altında ciddi toplumsal mesajlar veren bir film olarak izlendiğinde rahatlıkla görülecektir ki uzaylılar aslında tamamen beyaz ırktan farklı toplumun herhangi bir kesimini temsil ediyor gibidir. Siyahilerin istenmemeleri ve beyazlara karşı verdiği mücadele gibi süreçlerin uzaylılarla da deneyimleniyor oluşu ve toplumsal hiyerarşide durmaksızın ezilmeleri, District 9 filminin izleyicisine “sen kimi ötekileştiriyorsun?” sorusunu sorma şekli olarak da okunabilir.
Snowpiercer (2013)
Joon-ho Bong’un yazıp yönettiği film, 2031’deki dünyaya dair bir bilimkurgu filmidir. Chris Ewans, Jamie Bell, Tilda Swinton gibi ünlü ismleri izlediğimiz film, küresel ısınmayla baş etmeye çalışırken buzul çağına sebep olunan bir dünyada, hayatta kalmayı başaran bir grup insanın sürekli hareket halindeki bir trenin içinde yaşamasını konu alır. Bir ayaklanma başlatmaya hazırlanan Curtis ve arkadaşları, içinde bulundukları hiyerarşik düzenden bıkmış ve artık bu düzeni değiştirmek istemektedir.
Trenin, içinde bulunduğumuz mevcut dünya düzeninin bir simülasyonu olduğu söylenebilirken; lokomotiflerin de sınıfları temsil ettiği yorumu yapılabilir. Nitekim bir devrim yapabilmek için sondaki bölümden ilerleyerek en baştaki lokomotifi ele geçirmek ve oradakileri bertaraf etmek gerekmektedir. Ancak bu lokomotifi ele geçirmek yalnızca sistemin bir benzerini kurmaktan öteye gidemeyecektir. Hiyerarşinin içimize işlediği yaşam koşullarını tamamen yok etmek Curtis için de kolay olmayacaktır. Nitekim bu sistemden kurtulmak isteyip istemediğiyle ilgili büyük kararsızlıklar yaşar; ancak sistemin işlemesi için gerekli olan çocuk, aslında herkes için yeni bir yaşamın kapılarını aralar.
Tess (1979)
Charles Manson’ın çetesi tarafından hamile karısı öldürülen Roman Polanski, eşi Sharon Tate’in ölmeden kısa bir süre önce ünlü yönetmenden Thomas Hardy’nin Tess of the d’Urbervilles adlı romanını sinemaya uyarlamasını ve başrolde de kendisini oynatmasını istemiştir. Romanı adeta eksiksiz uyarladığı yönünde övgüler alan Roman Polanski, filmi aslında hayatının oldukça karmaşık bir döneminde hayata geçirmiştir. Amerika’da 13 yaşında bir kıza tacizden yargılanan yönetmen Fransa’ya kaçmış; İngiltere’nin, yönetmeni ABD’ye teslim etme ihtimaline karşı victoryen bir filmi Fransa’da çekmek durumunda kalmıştır. Bu da hiyerarşinin bir başka boyutu diyerek filmin konusuna odaklanalım.
Zar zor geçinen bir ailenin aslında soylu bir geçmişe sahip olduğunu öğrenmesiyle tamamen değişen bir düzeni konu alan filmde, olaylar ailenin büyük kızının zengin akrabalarından yardım istemek için gönderilmesiyle karmaşık bir hal alır. Soylu ya da köylü olmanın toplumdaki getirilerini ve hatta götürülerini konu alan film, sınıflar arası geçişe ve çatışmaya odaklanır. Tess gönderildiği evde sözde kuzeniyle isteksiz de olsa bir ilişki yaşamaya başlar, Tess’in evden kaçmasıyla sonlandığı düşünülen ilişki, dünyaya gelen çocuklarıyla daha da düğümlenir. Bebeğin erken ölümünün ardından hiçbir şey düşünmeden kendisini işe veren Tess hayatının aşkıyla tanışır. Angel ise çiftçilik yapmaya gönüllü ruhban sınıfından bir erkektir. Tüm sınıfların iç içe geçtiği ama hiyerarşinin yine de derinden hissedildiği filmde erkeğin kadına karşı kurduğu üstünlük belki de hiyerarşiyi en net hissettiren unsur olarak tanımlanabilir.
It’s a Free World (2007)
Toplumsal sınıflar ve hiyerarşiyle ilgili yapılacak bir listede Ken Loach olmazsa olmaz yönetmenlerden biridir. Marksist yönetmenin her filmini politik bir bayrak olarak kullandığı filmografisinde işçi sınıfı ve burjuvaziye yönelik söylemler bolca yer alır. Yine bu filmlerden biri olan İşte Özgür Dünya’da Angela, çalıştığı ve çok emek harcadığı işinden, bir sebep belirtilmeden -tacize uğrayışına tepki göstermesinin ardından gerçekleşmesiyle bazı çıkarımlarda bulunulabilir- çıkarılır. Göçmenlere iş ve kalacak yer ayarladığı eski işinden çıkarılması üzerine işsiz kalan Angela çok iyi bildiği bu işi arkadaşı Rose ile yürütmeye karar verir. Göçmenlerin daha iyi şartlarda yaşamak adına kurduğu hayalleri işverenlere ucuz işgücü olarak pazarlayan Angela git gide bir kapitalizm canavarına dönüşür.
Göçmenlere bir insan gibi bile davranmayışı ve kendi müşterilerine yer açmak için diğer göçmenleri gözünü kırpmadan şikayet edip hayatlarıyla oynayabilmesi sebebiyle Angela’nın kendisini hiyerarşik anlamda ne kadar yukarıda konumlandırdığı kolayca anlaşılacaktır. Patronların sendikalaşmaya tutumu ve çalıştırdığı işçilere mal gözüyle bakışları da bu durumun acı yansımaları olarak değerlendirilebilir.
Le Charme Discret de la Bourgeoisie (1972)
Luis Bunuel’in başarılı filmlerinden biri olan Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Woody Allen’ın da Midnight in Paris filminde esprili bir şekilde atıfta bulunduğu tuhaf bir konuya sahiptir. Bir grup burjuvanın evde yemek düzenlenmesi üzerine bir araya gelmesinden sonra sebepsiz bir şekilde bu evden çıkamamalarını konu alan film, burjuvazinin çirkinliğini gözler önüne seren önemli yapıtlardan biri olarak değerlendirilebilir. Toplumsal hiyerarşide üst sıralarda yer alan bu “kibar ve üstün nitelikli insanlar”ın evden çıkamayışlarını takiben ne derecede korkunçlaşabileceği ve taktıkları maskelerin düşmesi üzerinden ilerleyen film aslında ezdikleri ve kendilerinden ayırdıkları alt sınıflardan hiçbir farkı olmayan bu insanları, bulundukları sınıfın içinde sıkışıp kalmış ve birbirini yiyen insanlar olarak betimler. Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, şaşkınlıkla izlenmesi gereken filmlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →