Hikayeleri ile Yetişkinlere Hitap Eden 15 Animasyon
Animasyon türü yedinci sanatın gözde janrlarından biri olsa da, genellikle bu türün yapımları “çocuklar için yapılan filmler” olarak lanse edilmeye maruz kalıyor. Biz de, bu algının kırılmasına vesile olan, hikayeleri ile daha çok yetişkinlere hitap eden 15 muazzam animasyon filmi sizler için derledik.
Hikayeleri ile Yetişkinlere Hitap Eden 15 Animasyon
Yellow Submarine (1968)

1968 yılında orijinal The Beatlas kadrosuyla çekilen bir The Beatles filmi: Yellow Submarine. Filmimizin 60’ların ruhuna uygun bir şekilde, sanki uyuşturucu etkisindeyken halisünasyon görüyormuş gibi hissetiren bir yapısı var. Zaten asıl amaç da bu.
Müzikten nefret eden Mavi Manie’ler, Paperland’i işgal etmeye çalışırlar. Yardım getirmek için sarı bir denizaltıya atlayıp dünyaya gelen Fred, yolda Ringo Starr’a rastlar ve ondan yardım ister. Beatles üyelerinin zihninin bir parçası gibi düşünebileceğimiz kozmik ve zamandan bağımsız evrende Fred’in aradığı kurtuluş müziktir.
Geleneksel ve stop-motion animasyon teknikleri kullanılarak hazırlanan Yellow Submarine, yüzyılın en büyük müzisyenlerinden kabul edilen dört insanın zihninde çıktığımız bir yolculuk. Duygu ve durum değişikliklerinin hiç eksik olmadığı bu yolculukla insanın içinde hissettiği boşlukları doldurma iştahının resmedildiğini söylemek yanlış olmaz. Ne de olsa, her şey zihnimizde.
Grave of the Fireflies (1988)

Isao Takahata’nın yazıp yönettiği ve Studio Ghibli’nin sihirli dokunuşlarıyla bambaşka bir boyuta geçen Grave of the Fireflies, Akiyuki Nosaka’nın II. Dünya Savaşı esnasında açlıktan ölen kız kardeşinden özür dilemek adına kaleme aldığı Hotaru no Haka isimli yarı biyografik kitabından uyarlanıyor. Filmin sinemaseverlere sunduğu görsel şölen, toplum gerçeklerine yönelişindeki şiirsellik daha da önemlisi savaş karşıtı bir yapım olması, Grave of the Fireflies’ı sinema tarihinin en gerçekçi animasyonlarından biri yapıyor diyebiliriz. Öyle ki, hayatta kalma mücadelesi gibi oldukça basit ama mühim bir konuyu bu denli etkileyici bir şekilde hayata geçiren Takahata, bir melodramdan ziyade insanlığı derin bir sessizliğe gömerek tekrar düşünmek adına ikinci bir şans sunuyor herkese.
Akira (1988)

Katsuhiro Otomo’nun yazıp yönettiği Akira, yönetmenin kendisinin çizdiği manga serisinden yola çıkarak beyazperde ile buluşuyor. Sosyal tecrit ve yozlaşmanın yanında gücün etkisini gözler önüne seren Japon yapımı film, post-apokaliptik kurgusuyla batının genelgeçer değer yargılarını bir anda yerle bir ediyor. Anime türünün yaygınlaşmasına bulunduğu katkının yanı sıra bilimkurgu türünün şekillenmesindeki en büyük etmenlerden biri olarak görebileceğimiz Akira izlemesi kolay olmayan bir film. Filmin belki de yaşadığı tek problemin, yaklaşık 1000 sayfalık 6 ciltten oluşan manga serisinin tek seferde uyarlanmaya çalışılması diyebiliriz. Yine de hikaye örgüsü ile izleyenleri hayrete düşürmeyi gayet iyi bir şekilde başaran Akira, çocuklardan ziyade yetişkinlerin izlemesi gereken bir film.
The Nightmare Before Christmas (1993)

Tim Burton’ın yarattığı The Nightmare Before Christmas sinema dünyasının sunduğu eşsiz hediyelerden biri hiç kuşkusuz. Noel’e bir de Cadılar Bayramının eklenmesiyle belki de bugüne kadar görmediğimiz öğeleri bünyesinde barındıran filmde her şey oldukça yabancı görünürken, akıllardan kolay kolay çıkmamasına şaşırmamak gerek.
Filmin olay örgüsünün yanında görsel açıdan sunduğu küçük sürprizler ve parlak fikirler, The Nightmare Before Christmas’ın her saniyesinden ayrı bir haz almanızı sağlıyor. Dahası filmin karanlık ve yoğun enerjisine kapılmanız, hayal gücünüz için de unutulmaz bir şenlik oluyor.
Ghost in the Shell (1995)

Masamune Shirow’un çizdiği aynı isimli manga serisinden Mamoru Oshii’nin uyarladığı Ghost in the Shell’in hikayesi, 2029 yılında insanların yarı makineleşmeye başladığı bir dönemin etrafında dönüyor. Filmin başkahramanı ve usta bir hacker olan The Puppet Master, özellikle devletle olan mücadelesi esnasında kendini bir bilgi denizinin ortasında yaşayan ve düşünen bir varlık olarak niteliyor. Cinsellik ve şiddetin fazlasıyla etkin olmasından dolayı çocuklara hitap etmeyen bilimkurgu-anime türündeki film bir bakıma ‘Nasıl insan olunur?’ sorusuna cevap arıyor. Görselliği, müzikleri ve ideolojisiyle derin bir nefes almanıza sebep olacak Ghost in the Shell ile bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayacaksınız.
South Park: Bigger, Longer & Uncut (1999)

1997 yılında, sekiz yıldır televizyonun vazgeçilmez animasyon serisi olan The Simpsons’a önemli bir rakip geldi: South Park. Trey Parker’ın yaratıcılığını yaptığı çizgi dizi, belki The Simpsons ile aynı kategoride bir animasyon değildi, ama televizyonun daha önce görmediği bir sivri dile sahip olması kendisini popüler kültürün tepesine yerleştirmeye yetti.
1999 yılına gelindiğinde ilgiyle takip edilen dizinin ilk uzun metraj filmi, South Park: Bigger, Longer & Uncut vizyona girdi. Politik göndermeleri, sınırları zorlayan esprileri, kendine has çizimleri ile South Park: Bigger, Longer & Uncut, dizinin potansiyelini uzun metraja aktarabilen bir film olmayı başarmıştı.
Waking Life (2001) & A Scanner Darkly (2006)

Richard Linklater’ın, rotoskop tekniğini kullanarak hem senaryosunu kaleme aldığı hem de yönetmenliğini üstlendiği iki yapım ile animasyon türüne yeni bir soluk getirdiği yadsınamaz. Yönetmenin ilk olarak 2001’de çektiği ve felsefi öğeler ile manevi ve kavramsal olguların harmanlanmasıyla yetişkinlere hitap eden Waking Life; gerçeklik, yaşam ve ölüm, sevgi, özgür irade, hayaller, kabuslar kısacası hayatın anlamı üzerine kurgulanmış muazzam bir yapım. Hangi pencereden bakarsanız bakın bu kavramları sorguluyor olmak, aklınızın hala başınızda olduğunun ve hayatın götürdüğü yere gitmekte kararlı olduğunuz bir göstergesi.
Linklater’ın Philip K. Dick’in aynı isimli kitabından 2006’da uyarladığı A Scanner Darkly, yakın gelecekte kullanımı yaygınlaşan ‘D maddesi’ gerekçesiyle polis gözetiminin eksik olmadığı, kimlik karmaşası ve aldatmacanın etrafında dönen bir distopya örneği olmasının yanı sıra kasvetli atmosferi ile hayatınızı bir kez daha gözden geçirmenize vesile olacak.
Les triplettes de Belleville (2003) & L’illusionniste (2010)

Kariyerine 2013 yılında yönettiği Attila Marcel ile devam eden Sylvain Chomet’nin filmografisinde bulunan iki uzun metraj animasyonu birden bu listeye almaya karar verdik. 2003 yılında kotardığı Les Triplettes de Belleville ile iki Oscar adaylığı birden kazanan Chomet, 2010 yılında ünlü Fransız oyuncu Jacques Tati’nin bir türlü gerçekleştirilememiş senaryosu L’illusionniste’i animasyon olarak sinemaya uyarlamıştı.
Birbirinden çok farklı hikayeler anlatan, hatta hikayeleri farklı ülkelerde geçen iki film de Sylvain Chomet’nin imzasının hissedildiği, muazzam detaycı çizimleri ile benzer melankolik atmosfere sahip filmlerdi. İki filmin anlatı olarak farklılaştığı noktalar ise; Les Triplettes de Belleville komedi soslu bir dram iken, L’illusionniste hüzünlü senaryosu ile Chomet’nin bir önceki filmine nazaran daha dramatik bir hikayeyi anlatıyordu.
The Animatrix (2003)

The Matrix 1999 yılında vizyona girdiğinde, kimse filmin popüler kültürü bu derece etkileyecek bir yapım olmasını beklemiyordu. Filmin devam filmleri çekildi, pek çok film The Matrix’i taklit etti ve hatta Matrix evreni ile alakalı pek çok yönetmenin kısa animasyonlarından oluşan bir film bile kotarıldı: The Animatrix.
Yedi farklı yönetmenin kotardığı yedi kısa filmin birleşiminden oluşan The Animatrix, bu parça parça yapısına rağmen toplamda bir bütün olmayı başarmıştı. İnsanlık ve makineler arasındaki savaşı detaylandıran hikayeleri ile her Matrix hayranının kaçırmaması gereken bir yapım olan The Animatrix, konusu yönü ile ağırlıklı olarak yetişkinlere hitap ediyordu.
Paprika (2006)

2010’da henüz 47 yaşındayken aramızdan ayrılan Anime dâhisi Satoshi Kon’un son uzun metraj filmi olan Paprika, iddialı hikayesi ve gösterişli çizimleriyle son yılların en ufuk açıcı animesi. Film, üç bilim insanı tarafından icat edilen, hastaların rüyalarının kayıt edilmesini ve izlenmesini sağlayan DC Mini isimli cihazın çalınmasından sonra yaşananları anlatılıyor. Cihazın kötü emeller için kullanılması önce karakterlerimizi sonra ise tüm Tokyo halkını rüya ile gerçeğin karıştığı bir dünyada baş başa bırakıyor.
Darren Aronofsky ve Christopher Nolan gibi ünlü yönetmenlere direkt olarak esin kaynağı olmuş bir sinemacı olan Satoshi Kon’un Paprika’sı, bilim-kurgu sularında gezen hikayesi, muazzam görsel dünyası ile yetişkinlerin göz kırpmadan izleyeceği, üzerine uzun süreler düşüneceği bir animasyon.
Persepolis (2007)

Marjane Satrapi’nin aynı ismi taşıyan otobiyografik çizgi romanından 2007 yılında Vincent Paronnaud ile birlikte beyazperdeye uyarladığı Persepolis, İslam Devriminden sonraki yıllarda 1980’lerin Tahran’ında büyüyen dokuz yaşındaki Merjane’yi konu alıyor. İran’daki acımasız rejim değişikliğiyle birlikte yaşanan kadınların özgürlüklerinin kısıtlanması ve muhaliflerin susturulması gibi birçok baskıyla yüzleşmek zorunda kalan cüretkar ve asla lafını esirgemeyen Merjane, bu büyüme sürecinde kurduğu hayalleri gerçekleştirmek adına birçok şeyi karşısına alır ve hayatını şekillendirmeye her zaman zor kararlar alarak devam etmek durumunda kalır.
Wall-E (2008)

Yönetmenliğini ilk uzun metraj animasyon çalışması Finding Nemo ile Oscar kazanan Andrew Stanton’un yaptığı Wall – E, gelecekte insansız bir Dünyayı tasvir ediyor. Dünya aşırı kirlenme sebebiyle çöp yığınına dönüşmüş; doğa da bundan nasibini alarak kirliliğe yenik düşmüştür. Wall-E ise bu çöpleri temizlemekle görevlendirilmiş bir robottur. Sıradan hayatı Eve ile tanışınca değişecektir.
Sinema tarihinin en önemli animasyonlarından biri olan Wall – E kapitalizmin karşısında daha güçlü durmamız gerektiğini masalsı bir dille anlatırken, animasyonların sadece çocuklar için olmadığını kanıtlayan ender animasyonlardan.
Waltz with Bashir (2008)

Ari Folman’ın yazıp yönettiği 2008 yapımı Waltz with Bashir; alışıldığın dışına çıkan anlatısı, hikayeye müthiş derecede uyan renk kullanımı ve en önemlisi çarpıcı hikayesi ile sadece 2008 yılının değil, 2000’lerin en önemli animasyonlarından biri olmayı başarmıştı.
80’lerde patlak veren Lübnan İç Savaşı ile ilgili söyleşiler yapıp bunları kameraya kaydeden bir yönetmenin, savaşta yer almış kişiler üzerinden ortak bir “savaş anısı” oluşturmaya çalıştığı Waltz with Bashir’i bu kadar değerli kılan da, tüm teknik yanlarının yanında sağlam bir savaş karşıtı film olmasıydı.
The Wind Rises (2013)

Hayao Miyazaki’nin en önemli eserlerinden biri olan The Wind Rises, II. Dünya Savaşı süresince Japon savaş uçaklarını tasarlayan Jiro Horikoshi’nin hayatında bir yolculuğa çıkarıyor. Savaşın yarattığı felaketi pek çoklarının alışık olmadığı bir çerçeveden sunan film aynı zamanda 1923 yılında meydana gelen Büyük Kanto depremi, Büyük Buhran ve akabinde gelen verem salgını gibi tarihin önemli olaylarını da bünyesinde barındırıyor. Hüznün dışavurumu olarak nitelendirebileceğimiz The Wind Rises, savaş halinde olan bir ülkenin fiziksel ve coğrafi özelliklerinden ziyade bireylerin sahip olduğu düşünsel gücün önemini vurgulamayı ihmal etmiyor.
Inside Out (2015)

2001’de yönettiği Monsters Inc. ile dikkatleri çeken, 2009’da ise Up ile Oscar heykelini kucaklayan Pete Docter, Inside Out (Ters Yüz)’un yönetmenliğini Ronaldo del Carmen ile paylaşıyor. Up, Ratatouille ve Brave gibi animasyonların storyboardlarını hazırlayan del Carmen’in bu ilk yönetmenlik deneyimi, filmdeki sınırsız hayal dünyasının nasıl yaratıldığı konusunda izleyicilere bir fikir verebilir. Çünkü aynı anda birbirine bağlı iki anlatıyı ele alan film, fikir ve görsellik açısından oldukça doğru tercihlerle ilerliyor.
Başarılı bir büyüme hikayesi olmasının yanı sıra parlak bir fikri başarıyla beyazperdeye yansıtan Ters Yüz’ün, büyük oynayan ve hedeflerine ulaşan bir animasyon olduğunu söyleyebilirim. Büyük ihtimal gelecek yıl Oscar yarışında adını sık sık duyacağız.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →