· 26 dk okuma

Haftanın Kısa Filmi

Haftanın Kısa Filmi

One More Beer

one-more-beer-filmloverss

Dış görünüş,  karşımızdakini değerlendirme konusunda önemli ipuçları verir bize. O kişinin karakteri, yaşantısı, alışkanlıkları, beğenileri ve daha birçok özelliği tek bir bakışla oluştururuz zihnimizde. Fakat bu durum büyük yanılgıları da beraberinde getirebilmektedir. Hızlı yapılan bu değerlendirmeler doğası gereği biraz ön yargılı olduğu için pek de sağlıklı olmaz aslında. Brezilyalı 3D sanatçısı Pedro Conti’nin One More Beer isimli kısa filmi, dış görünüş ve o görünüşe karşı yapılan yakıştırmalar üzerine eğlenceli bir iş olarak dikkat çekiyor. 

58 saniyelik süresiyle kısa filmin kısalık hakkını teslim eden, gereksiz her şeyden arındırılmış bir film One More Beer. Bir balona iğnenin temas etme anı gibi hızlı, şaşırtıcı ve etkileyici olup, derdini olabildiğince yalın şekilde aktarabilmeyi başaran, bittiğinde insanın suratında tatlı bir gülümsemeye sebep olan sempatik bir animasyon. Son yıllarda iyice popülerleşen bağımsız animasyonlar içinde kendine sağlam bir yer edindiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz One More Beer dünyanın çeşitli yerlerindeki festivallerde seyirciye ulaşabilmiş. Pedro Conti, umarım piyasa işlerinden fırsat bulur ve bunun gibi yeni filmlerle karşımıza çıkar diye ümit ediyor, iyi seyirler diliyorum.

Yönetmen hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyenler için: http://www.pedroconti.com/

[vimeo video_id=”103221997″ width=”600″ height=”350″]

Cólera

colera-filmloverss

İspanyol yönetmen Aritz Moreno’nun ikinci kısa filmi olan Colera, dünyanın çeşitli yerlerindeki festivallerde gösterimi yapılmış, yine birçok festivalden ödül almış bir yapım. İnsanın bilmediği, kavrayamadığı durumlarda anlık bir öfkeye kapılarak, düşünmeden hareket etmesinin nelere yol açabileceğini gösteren film, alt metni kadar teknik başarısıyla da dikkat çekiyor.

Çok ciddi bir hazırlık gerektiren ve hata kabul etmeyen tek plan mantığıyla hiç kesme yapılmadan başlayıp bitiyor film. Uzun metraj ciddiyetiyle çekilen ve gerek makyaj, gerek oyunculuk, gerek kamera kullanımı, gerek mekan tasarımıyla çok başarılı bir kısa film olduğunu söyleyebiliriz Colera’nın. Bu tarz profesyonel kısa filmlerin ülkemizde de çekilmesini temenni ediyor, iyi seyirler diliyorum.

[vimeo video_id=”102617474″ width=”600″ height=”350″]

Filmin kamera arkası görüntüleri

[vimeo video_id=”62726795″ width=”600″ height=”350″]

TWAIN

twain

“Deneysel” tabiri, sinemamızda asıl anlamının dışında kullanılmaya çok meyilli. Ne yapacağına karar verememiş sinemacı adaylarımız, ürünlerini savunmak için sıklıkla başvuruyorlar bu terime. Oysa ki “deneysel sinema”, genel sinema külliyatı içinde bir şeyleri özümseyip, ortaya farklı ne koyabilirim diyen insanların işlerini nitelendirirken kullanılması gereken bir tanım.

Kağan Kerimoğlu’nun 2013 yapımı kısa filmi ‘TWAIN’, deneysel sinema denildiğinde bir an duran insanlar için ilaç niteliğinde. Karanlık bir gelecekte, teknoloji-insan ilişkisine odaklanan film, teknik başarısıyla benzeşlerinden çok ayrı bir konumda. İmece usulü yapılan filmlerde olduğu gibi Twain’de de oyunculuk konusundaki zayıflıklar dikkat çekiyor fakat bütüne bakıldığında tatmin ediciliğinden bir şey kaybetmediğini görüyoruz filmin. 

20. Adana Altın Koza Film Festivali, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması, Deneysel Dalı’nda finale kalan, 25.Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali’nde, 4.Malatya Uluslararası Kısa Film Festivali’nde, TISFEST Uluslararası Film Festivali’nde ve 19. Londra Türk Film Festivali’nde gösterimi yapılan TWAIN’i sadece paylaşmakla kalmak istemedik ve yönetmeni Kağan Kerimoğlu ile keyifli bir de röportaj gerçekleştirdik. 

[vimeo video_id=”102144853″ width=”600″ height=”350″]

Öncelikle sizi biraz tanıyalım; Kadir Has Üniversitesi Radyo,TV, Sinema bölümü mezunusunuz. Aldığınız bu eğitim, geriye dönüp baktığınızda size nasıl yansıdı?

Açıkçası henüz mezun olalı birkaç hafta olduğu için çok geriye bakarak bir şey söylemem mümkün değil. Kişisel tecrübelerimden ziyade genel anlamda bir analiz yapabilirim. Bilindiği gibi Türkiye’de sinema eğitimi, aslında insanlara “iletişim” başlığı altında sunulan bir genel kültür eğitiminden ibaret. Bu tarz bir eğitimin kuşkusuz bir çok artısı var ve ben elimden geldiğince bu olanaklardan faydalanmaya çalıştım. Kadir Has Üniversitesi’nin eğitim kadrosundaki çok değerli hocaların gerek sinema kültürü gerekse vizyon anlamında bana katkıları oldukça fazladır. Ancak üniversitede öğrendiğim bilgiler bir tarafa, sinemayı büyük oranda kendi kendimi geliştirmeye çalışarak öğrendim, ki günümüzde internetin sağladığı bilginin neredeyse iyi bir film okulunun sağlayacağına yakın oranda olduğunu düşünürsek bu şaşılacak bir durum değil. Açıkcası gerçek anlamda sinema eğitimi veren bir film okulundan mezun olmanın getireceği farklılığı kişisel olarak bilmem mümkün değil. Birkaç sinemacıyı dışarıda tutarak konuşacak olursam, yaşadığımız ülkede tam anlamıyla yeterli düzeyde ve branşlaşmış bir sinema okulunun eksikliğinin açıkça hissedildiğini düşünüyorum. Ancak elbette, iyi bir film okulundan mezun olmak da iyi bir sinemacı olunacağını garanti edemez. 

TWAIN dışında başka projeleriniz de mevcut. Sinemada üretmeye başlama maceranızı anlatır mısınız? Okuldan önce hayata geçirdiğiniz başka projeler de var mıydı, yoksa üniversite ile mi başladı macera?

Malesef üniversiteye başlamadan önce gerçekleştirdiğim herhangi bir proje olmadı. İlk kısa filmimi üniversiteye başladıktan sonra çektim. Hatta ilk kez üniversite birinci sınıftayken elime kamera aldım diyebilirim. Bunun sebebi ise sinemaya olan ilgimin nispeten geç bir yaşta başlamış olması. İlk kez lise üçüncü sınıftayken bir kaç yönetmenin filmlerini izlememle başladı. Bunların başında ise sanırım David Lynch’in Kayıp Otoban, Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal ve Ingmar Bergman’ın Kış Işığı filmleri geliyor. 

kagan-kerimoglu

TWAIN’e dönecek olursak; ülke sinemamız içinde çok denenmeyen bir türe ait olduğunu söyleyebiliriz. Fikrin zihninizdeki oluşma evresinden son haline gelmesine kadar geçen sürede neler yaşadınız merak ediyorum açıkcası…

Evet, sanırım çok denenmeyen bir tür. Tabii, belki de benim var olan denemelerden haberim olmayabilir. Yine de 1990 öncesi Türkiye Sineması’nın, özellikle 60’lar-70’ler döneminin tür ve deneme anlamında oldukça zengin olduğunu göz önünde bulundurursak mutlaka denenmiştir diye düşünüyorum. Benim böyle bir türü denemek istememin sebebi ise “Türkiye’de daha önce yapılmamış bir şeyi yapayım” gibi bir çıkış noktasından ziyade kendim denemediğim bir şeyi ve teknik olarak kendime meydan okuyabileceğim bir şeyi denemek istememdi. Filmi yaptığım dönemde bir üniversite öğrencisi olduğumu ve henüz yirmi iki yaşında olduğumu düşünürsek yapmam gerekenin, kendimce doğru olanın bu olduğunu düşündüm. Sonuçta filme büyük paralar koymuyorum, kimse benden bir şey beklemiyor. Yani kaybedecek hiçbir şeyim yok. Dünyanın en saçma işini yapsam da, ben dahil kimsenin umrunda olmayacaktı. Bu bana inanılmaz bir rahatlık verdi. Kafamda hiçbir şekilde şunu anlatayım, hikayesi olsun, çok iyi film olsun gibi bir şey yoktu. Kısacası kafamda böyle fikirlerle filme giriştim. Ancak daha sonra aslında kendime göre zorlu bir işe girişmiş olduğumu gördüm. Bir ders geçme projesi olduğundan dolayı bir an önce yapabilmem gerekiyordu ancak tecrübem ve elimdeki post imkanları buna yeterli değildi ve tabii ki filmin kaba kurgusu dışında hiçbir şeyi yetiştiremedim. Filmi, dersin hocasına teslim ettiğimde çok komik bir şekilde film yalnızca yeşil perdeden ve henüz dijital ekranlar olmadığından dolayı, sürekli olarak boşluğa bakan bir adamdan ibaretti. Ancak görevimi gerçekleştirip filmi teslim ettikten sonra rahatça filmin üzerine uğraşabildim ve gerçekten çok ciddi bir zaman aldı. Ancak teknik anlamda çok şey öğrendim.

Gerçeklik benim için korkunç bir şey

Filminiz ‘kurgu’ya dayalı da olsa, yarattığınız alt metin, bu tarz yapımlara sıcak bakmayan kitleler tarafından dahi fark edilebilecek potansiyelde. Sizce bu ‘farkındalığın’ altındaki esas neden neydi?

Başka insanlardan da sizin yaptığınız yorumun aynısını alıyorum. Henüz birkaç tane kısa film yaptığımdan dolayı ben şu şekilde film yapıyorum demem mümkün değil, ancak şimdiye dek yaptığım işlerde aslında hep kafamın içinde beliren bir görüntüden yola çıktım. Asla film şunu anlatsın, alt metninde şu olsun gibi bir düşüncem olmadı. Benim için bu tarz şeyler filmin yapım sürecinde, hatta daha spesifik olarak filmi çekmeden önce, senaryoyu revize ederken, çekim planlarını yaparken ve daha sonra filmi kurgularken ortaya çıkıyor. Belki de kısa filme en uygun olan benim için budur. Yani aslında önce ortaya kendimce bir biçim çıkarıyorum, kafamda belli bir atmosfer ve ritm biçiyorum, daha sonra ise buna uygun bir şekilde yazıyorum ve yazdıktan sonra yazdığım şeyi kendi kendime çok analiz edip, yaptığım işe kendim anlam yüklüyorum. Bahsettiğiniz durum belki buradan ortaya çıkıyordur. Sonuçta “ben film yaptım yorumu size kalmış” diyenlerden değilim. O da çok önemli, değerli bir şey tabi. Demek istediğim, “ben bir şey yaptım, sizin için başka bir anlam ifade edebilir ancak benim için bunun ne olduğu çok net” gibi bir durum. Ancak bu durum farkındalıkla ilgili bir şey değil. Dürüst olmak gerekirse farkındalık dediğimiz şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Yalnızca bazen kendimle ilgili şunu farkediyorum; bir çoğumuz gibi çok kapalı bir evrende yaşıyorum, çoğu zaman kendimi insanlara, hatta kendime dahi çok yabancı hissediyorum, çok paranoyak bir insanım, çok fazla şeyden korkuyorum ve sanırım en çok da bir gün, içinde bulunduğum gerçekliğin kırılmasından korkuyorum. Sanırım bu sebeple de hep bir kaçış yolu arıyorum, ve günlük hayatı çok ciddiye alıp, enine boyuna tartışmak bana can sıkıcı gelebiliyor. Gerçeklik benim için korkunç bir şey. O sebeple de kendi gerçekliğimi aşan şeyleri düşünmeyi ve konuşmayı çok seviyorum. Ama bunlar başıma gelsin istemiyorum. Belki yaptığım kısa filme de bunun gibi bir şey yansımış olabilir. Ancak sonuçta yapmış olduğum şey bir kısa film. Bu sebeple bahsettiğim bu şeyler yaptığım kısa filmden ziyade kendimle ilgili, bir kısa filme yansıtamayacağım şeyler. Elimde bir film yapmak için en azından 90 dakikam olmadığı sürece ve o filmin senaryosunu yazmak için hayatımdan çok ciddi bir zamanı feda etmediğim sürece yaptığım işi çok da ciddiye alıp, çok derin bir şeymiş gibi davranmayı komik buluyorum. 

Bir sinemacının hayata dair bazı dertlerinin olmasından ve bunları filmlerine işlemesinden yana olmuşumdur hep. Twain’in; olay, kurgu, eleştirel bakış açısı ve kapalı anlatımı oldukça başarılı. İnsan ve teknoloji ilişkisinden dem vuruyor. Bu konu ile alakalı düşünceleriniz neler? Teknoloji sonumuzu getirecek mi cidden?

Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yapmak istediğim tam olarak buydu, ve bunu duyabilmek çok hoş. Yalnızca bir sinemacının değil aslında her insanın hayata karşı dertleri olduğunu düşünüyorum. Sinemacıları özel kılan bir durum yok ortada. Ancak her nasıl insanlar sokakta tüm dertlerini başkalarına kusmamalıysa, sinemacılarda bence dertlerini olduğu gibi, tümüyle kusmamalı. Bir filmin kesinlikle sorguladığı, söylediği bir şeyi, bir önermesi ya da sorusu olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta insanlar hikayeleri hayatı anlamlandıramadıkları için sever ve takip ederler. Bu sebeple bir şey söylemeniz gerekiyor. Ancak bunun bir dozu olmalı. Ne yazık ki günümüz sinemasında filmler, film dilini nasıl kullandığı, nasıl bir biçime ya da kurguya sahip olduğundan ziyade söylediği şey üzerinden değer görüyor ve bu sinemanın, hatta genel anlamda sanat dediğimiz şeyin başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri. İstediğiniz yalnızca bir şey söylemek ise sinema yapmamalısınız. Pekala sokağa çıkıp istediğinizi haykırabilir, veya internet üzerinden bunu yaparak milyonlara ulaşabilirsiniz. Hem de bunun için film yapmak kadar ağır bir işin altına girmemiş olursunuz. Film dediğimiz şey başka şeyler de sunmalı bana göre. Sorunuzun asıl cevabına gelecek olursam, teknolojinin sonumuzu getirdiğini düşünmüyorum. Bence zaten bizim sonumuz geldi, ve bu, teknolojinin bu kadar gelişmesinden çok daha önce gerçekleşti. Şu anda uzatmaları oynuyoruz. Yanı başımızda her dakika insanlar öldürülüyor ve bu eski zamanlarda ki gibi nispeten onurlu bir şekilde değil, hiç bir kurtuluş şansının olmadığı bir bomba ile gerçekleştiriliyor. Ancak burada sorun teknolojide değil. Sıkıntı bana kalırsa insanın kendisinde. Teknoloji insandan bağımsız gelişmiş bir şey değil.  Hikayeler de bence bu yüzden teknolojiye yöneldiler. Bundan önce doğaya karşı, insana karşı, yaratana karşı, kendimize karşı, topluma karşı olan savaşımız anlatıldı. Post-modernizmin getirdiği şey ise insanın teknolojiye ve gerçekliğe karşı olan mücadelesi. Yani aslında insanlar bin yıllardır aynı hikayeyi, yani kendine karşı olan, kendi yaratımı olan veya belli bir yaratımın ya da sistemin içinde kendinden pay bulduğu şey ile savaşımını anlatıyor. Bu sebeple sözgelimi köpekler hakkında olan bir hikayeyi hikaye olarak görmeyip, mutlaka içinde insan hakkında bir şey bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Asıl mesele sınırlarımızla ilgili. Her şeyde olduğu gibi çektiğimiz çizgiler aşıldığı anda sıkıntı yarattığımız şeye, bu konu içerisinde ise teknolojiye geliyor. Mesela çok basit bir örnekle açıklamak gerekirse, evinden çıkamayan bir insan pekala teknoloji sayesinde kendine bir kimlik, bir dünya yaratabilir ve çok şükür ki kendine bir yaşam alanı oluşturabilir. Ancak bu kimlik ile gerçek olduğuna inandığımız hayatın içindeki kimlik arasında ki sınır ortadan kalkarsa işte o zaman sıkıntı başlıyor. Bu da gerçekten sıkıntı mı, yoksa gerçekten aslolan, hakikat dediğimiz şeyi bir tek bu insanlar mı tam anlamıyla görüyor bilmiyorum.

Christopher Nolan’ın en iyi iki filmi en düşük bütçeyle yaptığı iki film…

Teknik olarak oldukça tatmin edici bir iş ortaya çıkmış. Büyük bir prodüksiyona ait gibi gözükse de, filmin küçük bir bütçeyle, aslında tamamen sizin emeğinizin bir sonucu olduğunu biliyorum. Bu durumda; ortaya düzgün bir iş çıkartmak için “Para olmazsa olmaz” diyemeyiz sanırım…

Düzgün bir iş çıkarmak aslında iki şekilde ele alınabilir. Birincisi, içerik olarak, film dili olarak, düzgün veya iyi bir iş çıkartmanın parayla çok fazla ilgisi yok. Ancak paranın önemini de tamamen yadsıyamam. Örneğin en basitinden, insanın yaptığı işe gereken vakti ayırabilecek rahatlığa sahip olması gerekiyor. Teknik olarak düzgün bir iş çıkarmak ise aslında bir noktada parayla ilgili. Ancak şunu söyleyebilirim ki, otuz bin dolarlık bir kamerayla ortalama bir görüntü yönetmeninin alacağı görüntüden daha iyi görüntüyü 3 bin dolarlık kamerayla başka bir görüntü yönetmeni alabilir. İkincisi, post aşaması ise yine tamamen parayla ilgili bir şey değil bence. Sonuçta çalıştığınız kişi işini iyi yapan biriyse iyi yapar, iyi yapmayan biriyse de dünyanın en iyi sistemine sahip bile olsa iyi yapamaz. Mesele sanırım biraz gönüllü olmakla ilgili. Bugün dünyanın en iyi görsel efekt sanatçısıyla normal şartlarda çalışmak istersem elbette çalışamam, çünkü işte o zaman “para olmazsa olmaz” olur. Ancak bir şekilde o seviyede biri size yardım eder, gönüllü olursa çok iyi bir iş yapabilirsiniz, ki genç olmak sanırım böyle bir şey. Sonuçta sorumluluklarınız ne kadar az ise o kadar yardım edebilirsiniz. Ancak bu durum bazen tam tersi işleyebilir. Bazen çok paraya ihtiyacınız olur, ancak o zaman yapabilirsiniz diye düşünüyorum. Paranız olmadığı sürece belki konu olarak, derinlik olarak Blade Runner’a yakın bir film yapabilirsiniz, ancak kesinlikle o film bir Blade Runner seviyesinde olmaz. Ancak henüz yolun çok başındayım ve net bir şey söylemem çok doğru değil. Umarım ileride bana hep çok para veren insanlar olur. Sonuçta kim çok fazla bütçeye sahip olup, işinde en iyi olan insanlarla en rahat şekilde çalışmayı istemez ki. Ancak şunu da unutmamak lazım, bugün Christopher Nolan’ın en iyi iki filmi en düşük bütçeyle yaptığı iki film. Yanılmıyorsam 6-7 bin dolar gibi bir paraya yaptığı Following filmi ile 250 milyon dolara yaptığı The Dark Knight Rises arasındaki farkı belirtmeme gerek yok.

Filminiz düşük bütçesine rağmen, en iyi görsel efektçilerin işleri kadar başarılı. Sizin dünya sinemasından örnek aldığız, takip ettiğiniz görsel efekt sanatçıları kimlerdir?

Açıkcası görsel efekt işleriyle o kadar ilgili değilim, izleyiciliğimi saymassak. Kendisine görsel efekt sanatçısı demek çok doğru olmaz ama görsel efektlerle ve kurgu ilüzyonlarıyla bezeli oldukça çok işi olan, kısa filmler, vidyo işleri ve daha bir çok olağanüstü çalışmalar yapan Edouard Salier isimli yönetmeni son bir yıldır çok sıkı şekilde takip ediyorum. İşleri inanılmaz bir biçime ve yaratıcılığa sahip. Direkt olarak görsel efekt sanatçılığı yapan takip ettiğim, ya da işlerini gördüğüm insanlar varsa bile şu an pek aklıma geldiğini söylemem. Ancak aklıma gelen, kendisi Türkiye’den çıkma biri olan Onur Şentürk isimli harika bir sanatçı var. İçinde bulunduğu bilindik işleri arasında David Fincher’ın The Girl with Dragon Tattoo filminin jeneriğini, kişisel işleri arasında ise Nokta isimli işini sayabiliriz. Gerçekten dikkate değer biri ve benim gibi düşünen oldukça fazla insan var. TWAIN filminin görsel efekt işlerini Lütfican Umut isimli bir arkadaşım gerçekleştirdi. Kendisi film için neredeyse benim kadar emek verdi. Bu vesileyle ona tekrar teşekkür etmek isterim. 

kagan-kerimoglu-2

Türkiye Sineması yavaş yavaş tabularını yıkıyor ve Kurgu/Animasyon yapımlarına da yer vermeye başlıyor. Hatta geçtiğimiz aylarda vizyona giren ilk Türk 3D animasyon filmi için, bu kategorideki en büyük adım diyebiliriz. Sizin sinemamıza karşı yorumlarınız nedir?

Türkiye Sineması üzerine çok fazla şey söylememin çok bir anlam ifade edeceğini düşünmüyorum. Bu, daha çok gencim, çok yeniyim, ne haddime gibi düşünceden kaynaklanmıyor. Zira herkes üzerine kafa yorduğu, değer verdiği şeyler üzerine istediği herşeyi söyleme hakkına sahiptir. Mesele ne yazık ki ülkemizde yalnızca sinema alanında değil, her alanda geçerli bir durum olan kraldan çok kralcı olma durumu. Türkiye’de aslında yıkılması gereken bir tabu varsa bence budur. Teknik anlamda gerçekleştirilemeyen şeylerin tabu olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta Türkiye’de ki sinema sektörü çok ufak bir sektör ve insanlar risk almaya çekiniyor. Risk almak dışında ise, sonuçta bilgisayar üretimi imajların iyi bir şekilde oluşturulması diğer her şeyde olduğu gibi zamanla, yani günümüz dünyasında parayla ilgili bir şey. Ben sonuç olarak henüz sektörün çok içinde bir insan değilim ve Türkiye’de sinema alanında ki teknik adamların niteliklerini bilmiyorum. Bu sebeple söyleyeceklerim bu sektörün içinde yeteri kadar zaman geçirmiş bir çok değerli insanınki kadar dikkate alınacak sözler olmayabilir. Ancak az da olsa haberim olan, takip ettiğim insanlar var ve bu insanlara yeterli zaman ve imkan sağlanırsa bence dünya standardında teknik işler yapabilirler. Ancak risk almak zor bir mesele. Sonuçta ben para harcamadığım, öğrenciyken yaptığım bir iş ile risk almış olmuyorum. Mesele hikaye kurgusu ile ilgili ise ben Türkiye’deki sinemanın hiçbir şekilde geliştiğini düşünmüyorum. Bence hikayeler eski Türkiye Sineması’ndakinden bile çok daha zayıf durumda. Gerçi hikayeler dünya genelinde biraz zayıflamakta. Ancak buna rağmen bence sinemanın gücünden hiçbir şey eksilmedi. Bu da bence diğer anlamdaki kurguyla ilgili bir durum. Diğer anlamdaki kurgu ile kastettiğim şey ise, sinemaya dair bir öğe veya oyuncak olarak adlandırabileceğimiz montaj. Bu anlamda Türkiye Sineması’nın geliştiğini düşünüyorum. Özellikle, umarım hiçbir zaman başımızdan eksik olmayacağını dilediğim Reha Erdem gibi gurur duymamız ve sevinmemiz gereken çok özel bir sinemacımız var. Kosmos ve Jin filmleri bana kalırsa kurgu adına dünya sinemasında bile eşine az rastlanacak düzeyde işler. Öyle ki, bu filmler hikayenin kurgusundan, hikayecilikten ziyade montaj anlamındaki kurgu ile harika bir anlam ve duygu yaratmış muazzam sinema örnekleri. Ve utanarak söylemeliyim ki, neden bilmiyorum ama Jin filmini ilk izleyişimde hiç beğenmeyip ikinci izleyişimde ve daha sonraki her izleyişimde hayran kalmıştım. Sanırım montaj dediğimiz şeyin gizli etkisi ve gücü böyle bir şey olsa gerek. 

Sadece yönetmenlik değil, başka proje ve görevlerde de yer alıyorsunuz. Gelecekte nasıl projeler içerisinde göreceğiz sizi? Yakın zamanda heyecanlanmamızı sağlayacak yeni kısa filmleriniz de olacak mı?

Bir kaç kısa filmde görüntü yönetmenliği yapmışlığım var. Gelecekte nasıl projeler içinde olacağımı açıkcası bende bilmiyorum. Umarım güzel projeler üretir veya içlerinde olabilirim. Öncelikli hedefim şu anda üzerine çalışmakta olduğum kısa filmi bitirmek ve gerekli koşulları sağlayabilirsem yurtdışına gidip görüntü yönetmenliği üzerine yüksek lisans eğitimi almak. Ancak yapmak istediğim şey yine yönetmenlik. Yakın zamanda bitireceğim bir kısa filmim var. İsmi Zamanın Çarkı. Her ne kadar filmi üniversiteden mezun olabilmek adına hızlıca bitirmiş olsam da, şu anda revize etmekteyim. Eylül ortası gibi bitirmeyi planlıyorum. Daha önce yaptıklarıma göre çok daha iyi bir iş ortaya çıkacak gibi duruyor. Filmin prodüksiyon tasarımcısı olan arkadaşım İsmet Akgün ile filmin “cyber-punk polisiye” türünde olduğuna karar verdik. Sonra da zaten “artık türler kırılmaya başladı, ne yaparsın post-modernizm” diyerek bu düşüncemizi savunduk. Sonuç olarak, Zamanın Çarkı, TWAIN gibi fütüristik bir filmden ziyade daha old-school tavrı olan, ve bilgisayar üretimi imajlar yerine, reel imajlar ile yapılmış bir film.

ColourBleed

441982643_1280

Renkleri algılayabiliyor olması insanın sahip olduğu en büyük şanslarından biridir. Hayatı, dünyayı, çevreyi anlamlandırma konusunda yarattığı kolaylık dışında, baktığınız yerde gördüğünüz güzel renkler insanın içini ısıtır, mutluluk verir. Doğanın yarattığı en estetik şeylerden olan gökkuşağına bakmak kimi mutlu etmez ki. Peki kırmızı olduğunu bildiğimiz kan, gökkuşağındaki gibi çeşitli renklerde olsaydı nası olurdu?

Polonyalı sinemacı Peter Szewczyk, Colour Bleed’de renk figürünü filmin merkezine oturtuyor ve harika bir işe imza atıyor. Harry Potter, Avatar, Shrek gibi filmlerde görsel efekt uzmanı olarak yer almış olan Szewczyk, kendi kısa filminde marifetlerini göstermekten geri durmamış. BBC Film Network ve BBC HD ortak yapımcılığında çekilen filmin Krakow’da çekilen sokak sahneleri, Schindler’in Listesi filmiyle aynı bölgede çekilmiş. Başrol oyuncusunun dövmeleri, yönetmenin her çekimden önce renkli tahta kalemleriyle 2-3 saatlik bir uğraşı sonucunda oluşturulmuş. Filme dair başka ilginç bir nokta da yönetmenin karakterin odasındaki, eski ve unutulmaz Polonya filmlerine ait alternatif posterlerle kendi ülke sinemasına çaktığı selam. 

Hikayesiyle, anlatımıyla ve en önemlisi görselliğiyle takdiri hak eden, profesyonel ellerden çıkan profesyonel bir iş Colour Bleed.

[vimeo video_id=”101506153″ width=”600″ height=”350″]

Two Men

two-men-dominic-allen

Sinema kapsamlı bir sanat dalı olsa da, son yıllarda seyirciyi yakalamak için çok farklı yöntemler denense de, efektlerden oluşan filmler alıp başını yürüse de, aslında en güzeli basit olanla, karşıya bir şeyler verebilmek. İzlediğiniz film, size sorular sordurabilir, sizleri bir şeyler düşündürmeye yönlendirebilir -ki en iyi filmler bir şeyler düşündürtenlerdir-, ama bir matematik probleminin çözümü gibi sizlere bir şeylerin cevabını vermek zorunda değildir. Görsellikle metin uyumlu bir çizgide ilerliyorsa ve seyirciye haz veriyorsa o film olmuş demektir. Avustralya yapımı olan Two Men’in yönetmeni Dominic Allen, orta ve kısa metraj filmleri, belgeseller, klipler ve TV işleriyle dünyanın çeşitli yerlerindeki festival ve organizasyonlardan ödül sahibi, genç ve başarılı bir sinemacı.

İki koşan adamı merkezine oturtan, detay çekimleri  ve duru anlatımıyla seyirciyi yakalamayı başarmış bir film olan Two Men kısa süresiyle de kısa film mantığına çok uygun bir yapım olarak önem arz ediyor.

[vimeo video_id=”100929722″ width=”600″ height=”350″]

38 DERECE

38derece

“Ve yanlızlığın hiç bir zaman anne karnındaki kadar 38 derece olamaz.”

İlk var olmaya başladığı anı düşünmeye yanaşmaz insan, düşünmeye yanaşmadığı pek çok başka konu gibi bu da ona tabu olarak öğretilmiştir. Ve öğretilen başka bir şey de itaat etmektir verilen emre. Yazılı veya yazısız kurallara uymalıdır toplumdan dışlanmak istemiyorsa. Öteki olmamak için mücadele etmekle etmemek arasında kalır ve ne yaparsa yapsın kaybeden kendi olur, çünkü o uyanmıştır bir kere. Ve bu uyanıklık, yaratmadığı için bir uyuşukluk rahatsızlık vermeye başlar bireye. Aşk bile anlamsızdır artık ve ana rahmindeki huzur çok derinlerde kalmış silik bir anıdır. Somut varlığını ortadan kaldırmaya karar verdirtecek kadar büyük bir rahatsızlıktır bu. Uçmaya karar verir finalde insan, uçup da dönmemek üzere gitmeye…

Yönetmenliğini Ömer Sinir’in yaptığı 2010 yapımı 38 Derece, pek çok insanın hiç düşünmediği düşünenlerin de konuşmaya yanaşmadığı noktalara değinen yer yer saykodelik, yer yer filmnoir özellikleri barındıran cesur bir film. Blue box’ta 3D max ve after effects teknolojisi kullanılarak 2 ve 3 boyutlu objeler eklenilerek, siyah beyaz olarak tasarlanan filmin yakaladığı Sin City estetiği, Tarantino’yu, Rodriguez’i kıskandıracak kalitede. Filmin festivallerden topladığı ödüller de bunun en net göstergesi. Bu tarz özgün ve kaliteli işlerin çoğalarak artmasını diliyor ve film ekibine tebriklerimizi sunuyoruz.

[vimeo video_id=”30106834″ width=”600″ height=”350″]

 

Jurnal

jurnalafis-1200x1697

Hayatta yaptığımız her şey bizi yüceltsin diye değildir, yapıyor olmamız yüce bir şey değil midir zaten?

Toplu taşıma araçları büyüyen ve modernleşen dünyamızda insanoğlunun daha rahat hareket etmesine olanak sağlayan çok önemli unsurlardır. Ülkemizde en yaygın kullanılan toplu taşıma aracı olan otobüsler de hayatımızda büyük yer tutmaktadır. İşe, okula veya başka bir yere gitmek için her gün aynı saatlerde belediyelerin otobüslerini kullanan insanlar zaman içinde o otobüsün bir parçası haline geliyorlar. Otobüsteki yüzleri tanıyıp, o kişiler hakkında kafalarında hikayeler uydurup, o kişiler için kimlikler oluşturuyorlar. Belki siz telefonunuza kaptırıyorsunuzdur kendinizi, belki de camın dışındaki dünyaya ama ben otobüsün içinde insanlara dair bu oyunu oynayan insanlardanım. Abdülbaki Yavuz’da bu oyunu oynayanlardan olacak ki “Jurnal” isimli kısa filminde bizleri bu oyunun içine sokuyor. Ülkenin en başarılı aktörlerinden Uğur Polat’ın oyunculuğu ve sesi ile zaten kalite kokan film daha çekici bir hal almış. Hareketli kamera kullanımını film için çok doğru bir seçim olmuşken, soğuk renk tercihi anlatımı daha da kuvvetli hale getirmiş. Son dönemde reklam çekimlerine yönelen Abdülbaki Yavuz’dan rahat, hayatından içinden, duru yeni kısa filmler görsek hiç fena olmaz.

[vimeo video_id=”30818512″ width=”600″ height=”350″]

T is for Twig

T is for Twig

Ormanda yürüyüşe çıkan kızlar, aşk hayatlarından ve erkeklerden konuşmaktadırlar. Fakat kızlardan bir tanesi için erkekler o kadar da önemli değildir aslında. Judson Scott’un çektiği kısa filmlerde sıklıkla karşılaştığımız ters köşe mantığıyla seyirciyi etkilemeyi başaran “T is for Twig” çeşitli festivallerde gösterilmiş, Austin Gay and Lesbian International Festival’de özel seçkiye seçilmiştir.

[vimeo video_id=”28116455″ width=”600″ height=”350″]

Social Network

453365740_1280

Hayatı sosyal ağlar üzerinden yaşadığımız şu günlerde, beğendiğimiz birinin yanına gidip konuşmak yerine arkadaşlık isteği gönderiyoruz, ne yaptığını bilmek için sanal alemde takip etmeye başlıyoruz, paylaştığımız bir içerik ne kadar çok beğeni alırsa biz de o kadar mutlu oluyoruz. Güney Koreli Beomseok Yang, “Social Network” isimli kısa filmiyle günümüzde gittikçe farklılaşan insan ve toplum ilişkisini 3 buçuk dakikada çok başarılı şekilde gözler önüne sermiş.

[vimeo video_id=”78029639″ width=”600″ height=”350″]

Tanbanın Ölümü

10443876_10202418559250991_687093064_n

Bu hafta, Haftanın Kısa Filmi Köşemiz’de Filmloverss ailesinin üyelerinden Kerem Duymuş’un Tanbanın Ölümü filmi var. Gerçeklik ve rüya arasında gidip gelen film, gelecek vaat eden bir sinemacının ilk işlerinden olmasıyla dikkat çekiyor.

Hafiften sallana bir vapur, somurtkan bir psikolog ve bitmek bilmeyen bir arayışın sürdüğü sonsuz bir dünya. Ölüm yanı başınızdan geçerken belki de her şeyin cevabı arta kalan bir vasiyettedir.

Uzun süren seyircilik döneminin ardından, üretmeye karar verip 2012 yılından itibaren kısa filmler çekerek kendisini deneyen Kerem Duymuş, ilerleyen zamanda Duyu Üçlemesi ismini verdiği bir projeye başlıyor fakat proje tamamlanamıyor. Yarım kalan bu iş, genç sinemacıda motivasyon kaybından ziyade, üretmenin heyecanını tatmasına olanak verdiği için itici bir güç oluyor. Teknik konularda hissettiği yetersizliği yine uygulama yaparak gideren Duymuş, orta metraj bir film üzerinde çalışırken yeni bir kısa filme başlayacak kadar sinemaya aç biri. Zaman içinde teknik konular ile ilgili sıkıntıları aşıp tamamen anlatacağı hikayelere odaklanan genç yönetmen, Gezi Parkı Olayları sırasında kamerasıyla çektiği görüntüler üzerine bir belgesel projesi üzerinde çalışırken, 2014’ün Ocak ayında, izlediği bir Lopushansky filminden etkilenerek Bir Müze Ziyaretçisinin Alteregosu isimli filmi çekiyor. Şu günlerde ilk uzun metrajlı filmi üzerine yoğun bir çalışma süreci içinde olan Duymuş’un başarılarının devamını diliyor ve yeni projelerini heyecanla bekliyoruz.

[vimeo video_id=”97447797″ width=”600″ height=”350″]

Yönetmenin diğer işlerine bakmak için: http://tanbafilm.blogspot.com.tr/

Tanbanın Ölümü üzerine yönetmenin görüşlerini okumak için: http://keremduymusfilm.blogspot.com.tr/2013/07/tanbann-olumu.html

Carrot and Ninja

0

“Halka”, “Karayip Korsanları” gibi pek çok pahalı Hollywood yapımının özel efektlerini yapmış bir isim olan Cedric Nicolas-Troyan, hünerlerini bu defa kendisi için konuşturmuş. 2011 yılında senaryosunu da yazdığı Carrot and Ninja filmini çeken Troyan, havuç sevgisinin nelere mal olabileceğini bizlere gösteriyor.

[vimeo video_id=”23900646″ width=”600″ height=”350″]

Gezi Tanıklığı – Witnessing Gezi

Ekran Resmi 2014-05-31 10.42.56

Türkiye ve dünya tarihi içindeki en önemli sivil direnişlerden biri olan Gezi, üzerinden geçen bir yılın ardından insanların beyinlerinde ve ruhlarında hala ilk günkü sıcaklığıyla durmakta. İstanbul’da başlayıp ülkenin hemen her kentine yayılan bu kitlesel hareket, pasif haldeki kitleleri harekete geçirirken, güç odaklarının da zorlandıkları anlarda ne kadar kötüleşebileceklerini bütün dünyanın görmesine sebep oldu. Fakat insanların neler olup bittiğini öğrendikleri kaynaklar, maalesef satışları yüzbinler olan gazeteler, reytingleri hep yukarıda olan TV kanallar olamadı. Gazetecilik sıfatı altında yaşamlarını sürdüren kişi ve kurumlar mutlak sessizliğe gömüldükleri anlarda, her birey içindeki gazeteciyi ortaya çıkardı ve bir şekilde olanları, yaşanan anları başkalarına aktarmak istedi ve bunda da başarılı olundu. Fakat telefonlarla, amatör ekipmanlarla tecrübesiz ellerle çekilen görüntüler, videolar, fotoğraflar yaşananları unutulmaz kılmak için yetersiz kaldı. Profesyonel anlamda işini yapan, gazetecilik ahlak ve etik kurallarına sıkı sıkıya bağlı, az sayıda cesur serbest gazeteci de vardı Gezi’de. Çekimleriyle, tarihe kayıt edilmesini sağladılar yaşananların, unutulmasını engellediler adaletsizliklerin.

Sivas’ta doğan, 19 Mayıs Üniversitesi’nde fizik, Marmara Ünivesitesi’nde fotoğrafçılık eğitimi alan, çok sayıda ulusal ve uluslararası medya kuruluşuyla iş yapmış bir isim olan Emin Özmen de görevine, mesleğine saygılı bir foto muhabiri olarak olayların ilk dakikalarından itibaren daima çatışmaların en sıcak noktalarındaydı. Karaktersiz meslektaşlarının aksine tarafsızlık ilkesini bir dakika bile unutmadan, bir an direnişçilerin tarafında çekim yaptı, başka bir an polisin bölgesinde, onların ruh halini anlamaya çalıştı. O günlerde kaydettiği videolardan ve çektiği fotoğraflardan “Gezi Tanıklığı” isimli bir belgesel oluşturan Özmen, sahip oldukları imkanları, penguen belgeseli gösterip, gerçekleri saklamak amacıyla kullanmayan, hatta açık şekilde taraf olduklarını belirtip yalan haber yapan medya kuruluşlarına da ‘size ihtiyacımız yok’ mesajı veriyor adeta.

17 dakika 42 saniye gibi ilk anda çok kısa gibi algılanabilecek bir süre içinde, yaşananları ve olayları yaşayan insanları o kadar güzel bir şekilde yansıtılmış ki, videoyu izlerken tüyleriniz diken diken oluyor. Her gün milyonların yürüdüğü İstiklal Caddesi’nde hiç bir organize eden olmadan, yaşananların birleştirdiği kadını, erkeği, genci ve yaşlısıyla toplumun her kesiminden insanın zulme ve orantısız şiddete karşı barikat kurmaları ciddi anlamda kaydedilmeyi hak eden bir olaydı ve Özmen o an oradaydı. Akan görüntünün zaman zaman durdurularak fotoğraflarla birlikte sadece ortam sesinin verilmesi, izleyene yaşananlar üzerine düşünme fırsatı veren bir yöntem olarak oldukça etkileyiciydi. Yöneticilerin çapulcular diye küçümsemeye çalıştığı direnişçiler ülkenin en aydın kesimini oluşturuyordu belki de ve “Gezi Tanıklığı”nda o çapulcuların yaptıkları müzikleriyle, tangolarıyla, kitaplarıyla, çevre bilinciyle, çöplerini toplamalarıyla, kendilerini anlayamayacak kapasitedeki insanlarla mücadele etmekte olduklarını görüyoruz bir anlamda. Olaylar sırasında çok uzun saatler görev yapmaya zorlanan, sokakta kaldırımda uyuyan polislerin kendi içlerinde yaşadıkları tartışmalar, kavgalar pek rastlamadığımız görüntülerdendi. Darmaduman olmuş psikolojilerini bakıp anlayış gösterebileceğimiz saniyelerin ardından, ellerindeki silahları arzuyla kullanan, Taksim Meydanı’na tekrar girdiklerinde düşmanı yenmiş gibi zafer işareti yapan polisler, yorgunluktan kaynaklanan hareketlerden çok ülkedeki kutuplaşmanın, yaratılan düşman algısının çok güzel bir örneğiydi. Muhtemelen renkli olarak yapılan çekimler, olanı olduğu gibi gösterme isteğinden dolayı siyah beyaz verilmiş. Videonun sonuna doğru İstiklal Caddesi’nin girişinde bir duvar dibine sığınmış, yanlarında ambulansa ihtiyacı olan bir adamla bekleyen insanların yanına koşarak onları sıcak bölgeden çıkartmak için elinden geleni ortaya koyan Emin Özmen, başında akbabayla ölmeyi bekleyen çocuğu fotoğraflamak yerine o çocuğa yardım elini uzatıyor adeta ve herkese insanlık dersi veriyor.

Onurlu ve mesleğine saygısını kaybetmemiş insanlardan olan Emin Özmen, anlatıcılığını da üstlendiği belgeseli “Gezi Tanıklığı” ile bizleri bundan bir yıl öncesinde yaşananlara tekrar götürürken, yıllar sonra anlatılacak olanların da doğruluğunu ispatlamak adına çok başarılı bir iş ortaya koymuş. Kendisini işini doğru şekilde yaptığı için tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

Unutulmasın lütfen; BU DAHA BAŞLANGIÇ.

[vimeo video_id=”89997752″ width=”600″ height=”350″]

Breaking the 4th Wall

Short-movie_Collage

Tiyatro ve sinemanın en genel prensiplerinden biri seyirciyi oyunun, filmin içine almaktır. Süreç boyunca sizi oturduğunuz yerden alıp yaratılan hayali dünyanın içine götürmek hedeflenir çoğu zaman. Bu daha çok ‘anlık’ amaçlı yaratılan eserlerde görülen bir durumdur. Üzerine çok kafa patlatılmadan kendimizi kaptırıp sonrasında hayatımıza devam edelim tarzı işlerde rastlanan bir durumdur. Fakat bunun aksi durumlarda mevcuttur. Tiyatroda Brecht ile yaygınlık kazanmaya başlamış olan seyirciye izlediğinin bir oyun olduğunu belirtme durumu sinemada da zaman zaman karşımıza çıkmaktadır. İngiliz film eleştirmen, yönetmen ve yapımcısı Leigh Singer üşenmeyip, sinemada yaratılan hayali dünyalardan gerçek dünyaya çakılan selam sahnelerini, yani 4ncü duvarın yıkıldığı sahneleri derlemiş ve ortaya bu harika video çıkmış.

[vimeo video_id=”60845952″ width=”600″ height=”350″]

How I Met Your Father

how-i-me-your-father

“Her çiftin iki hikayesi vardır. Birincisi çocuklarına anlattıkları, diğeriyse gerçek olan.”

Sex konusunda tecrübesiz olan Mikel’in yolu bir akşam çekici bir hanımın odasına düşer. Kendine güvenli bir imaj çizmeye çalışsa da bunu yapması kolay olmaz. Başarısız sonlanan gece Mikel için kötü bir hatıra olarak mı kalacak yoksa mutlu bir final mi görecek?

Sinema konusunda kendisini kısa filme adamış, 12 kısa filmin yönetmenliğini yapmış bir o kadar da kısa filmin yapım ekibinde yer almış bir isim Alex Montoya. İspanyol sinemasının kısa film sektöründe kendisini ispat etmeyi başarmış olan yönetmen, “How I Met Your Father” ile Sundance de dahil olmak üzere bir çok festivalden ödül almayı başarmış.

[vimeo video_id=”15704652″ width=”600″ height=”350″]

*Sayfalara tıklayarak önceki haftaların filmlerini seyredebilirsiniz.

Next Floor

Next Floor - 1

2010 yılında Incendies ile adını daha sık duymaya başladığımız, geçtiğimiz yıl Prisoners ve Enemy filmleri ile karşımıza çıkan Denis Villeneuve’in 2008 yılında çektiği Next Floor, yönetmenin belki de filmografisi içindeki en ilginç işlerden biri.

Bir grup sözde üst tabakaya mensup insan bir masada bir araya gelip yemek yemektedirler. Hizmetçiler, garsonlar hummalı bir şekilde masaya yemek servisi yaparken bir grup müzisyen de ortama ezgileriyle hareket katmaktadırlar. Fakat şöyle ilginç bir durum vardır ki; masadakiler yemeğe devam ettikleri sürece belirli bir süre sonunda üstünde bulundukları zemin çökmekte ve bir alt kata düşmektedirler.

Dünya üzerindeki sömürücülerin doymak bilmezliğinin, kendi sonlarını getireceğini söyleyen, gelecek için insanın içinde minik bir umut ışığı yakan, sembolizmin dibine vurmuş bir kısa film Next Floor.

[vimeo video_id=”75251217″ width=”600″ height=”350″]

Rotting Hill

rotting-hill

Hediye paketi içinden çıkan kalp, cilveleşme yöntemi olarak kürekle insan öldürme. Kulağa başta korku filmi sahnesiymiş gibi gelse de bunların tamamı bir aşk filmine ait. Zombileri bu güne kadar koşarken, yürürken, yüzerken ve öldürürken gördük. Peki ya beyinde hareket ve açlık bölümleri dışında aşk bölümü de hala faaliyetteyse? Bol efektli ilginç işleriyle bilinen Yeni Zellanda, Auckland’daki Media Design School öğrencilerinin 3 aylık çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan film, dünyanın ender, belki de tek zombi-aşk filmi. (valla benim aklıma gelmişti)

Biz delikanlı zombiyiz, seversek ölümüne severiz.

[vimeo video_id=”25010746″ width=”600″ height=”350″]

*Sayfalara tıklayarak önceki haftaların filmlerini seyredebilirsiniz.

Sniffer

blueice156-244474

Öyle bir dünya düşünün ki orada canlılar için yer çekimi olmasın. İnsanların yürüyebilmek için metalden ağır ayakkabılar giydiği, uyumak için kendilerini yatağa bağlamak zorunda kaldıkları bu dünyada kuşların bile ayaklarında metal halkalar bulunmaktadır. İnsanların yerde kalmasını sağlayan bu ayakkabılarla ilgili araştırma yapan ekipten biri,  bu duruma daha fazla katlanamaz ve kimsenin cesaret edemediğini yapar.

1999 yılında London International Film School’dan mezun olan Bobbie Peers’ın ilk kısa metrajı olan Sniffer; 2006 yılında Cannes Film Festivali de dahil olmak üzere bir çok festivalden En İyi Kısa Film ödülü almayı başarmış bir iş. Modernizm eleştirisi olarak değerlendirebileceğimiz film; gerek karanlık, soğuk atmosferiyle gerekse robotlaşmış, tek tipleşmiş insanlarıyla seyirciye ilginç bir deneyim vaat ediyor.

[vimeo video_id=”28058132 ” width=”600″ height=”350″]

*Sayfalara tıklayarak önceki haftaların filmlerini seyredebilirsiniz.

Yayınlanan Kısa Filmler

30.04.2014 Sniffer

07.05.2014  Rotting Hill


Nuri Şimşek

Nuri Şimşek

138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.

Yazarın diğer yazılarını gör →