· 6 dk okuma

Göç Temalı Filmler

Göç Temalı Filmler

İnsanlığın varoluşundan bu yana en büyük probleminin barınma ve barınmanın altında yatan aidiyet duygusu olduğu göz önüne alındığında, ev arayışının, bir yere ait olma isteğinin gerçekliği yansıtan/yorumlayan ya da gerçeği yeniden yaratan beyazperdede de sık sık yer alması kaçınılmazdır. Her coğrafyanın göç nedenlerinin farklılıklar taşıması gibi, farklı ülkelerin sinemalarına da farklı şekillerde yansıyan göç olgusunun yine o coğrafyanın kültürel şartlarına göre değerlendirilmesi gerekir. Göç en temelde, içinde bulunulan şartların yeterli olmaması ve daha verimli yaşam şartlarına sahip olma dürtüsüyle gerçekleşir. 

Hazırlayanlar:  Ecem Şen, Utku Ögetürk

Gegen die Wand / Duvara Karşı (2004)

Fatih Akın’ın filmlerinde sıklıkla başvurduğu temanın göç olması hepimizin dikkatini çekmiştir. Bunda kendisinin de bir göçmen oluşu, Almanya’daki Türklerin durumunu hem deneyimlemesi hem de yakından gözlemlemesi etkili olmuştur diyebiliriz.

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü alan Duvara Karşı filmi de göç/göçmenlik konusunun üzerine düşünüldüğünde akla gelen filmlerdendir.

Almanya’da yaşayan genel aile stereotiplerinin baba aracılığıyla biraz daha yumuşatıldığı filmde bu kez abi faktörü otorite olarak kullanılır ve Sibel’in hayatını zorlaştırır. Zaten bir göçmen olan Sibel’in tekrar göç etmek zorunda kalışı bir göçmen olarak yaşadığı yerdeki şartların onun için yeterli olmaması ve bir tehdit oluşturmasındandır.

Burada önemli olan göçe hazırlayan şartlar ve sonrası olarak değerlendirildiğinde Sibel’in iki yere de ait olamadığı görülebilir. Almanya’da bir Türk olarak yabancıdır, Türkiye’de Almanya’dan gelmiş olmasıyla. Bu arada kalmışlık Sibel’in ölümün üzerine yürümesine bile sebep olur.

Ne yazık ki, şartlara alışması, bir düzen kurması evlenmesiyle gerçekleşir. Bir erkeğe bağlanmak, o toprağa da bağlanmak mıdır? Sibel bunun cevabını Cahit ile yaşadığı yüzleşmede verir.

Dom za vešanjeÇingeneler Zamanı (1988)

Altın Palmiye ödüllü, Emir Kusturica imzalı Çingeneler Zamanı, izleyicinin içine işleyen en önemli göç ve değişim hikayelerindendir aslında. Nesneleri hareket ettirebilen Perhan’ın bu yeteneğinin para edebileceğini düşünür. Daha iyi şartlar için, anneannesiyle birlikte yaşadığı yerden, köyünden  kız kardeşiyle göç eden Perhan’ın amacı kardeşinin ameliyat olması ve sevdiği kadınla evlenebilmek için para biriktirmektir. Ancak bu göç onu oldukça değiştirir.  Çünkü göç eden karakter ya hiçbir yere ait olmaz ya da her yere ait olur.

Film, artık daha iyi şartlarda yaşayan Perhan’ın aslında neler kaybettiğine yapılan vurgularla ilerliyor. Döndüğünde anneannesiyle meyhanede karşılaşmaları da, aslında aynı olan iki insanın gitmek ve kalmak tavrının seyrine göre nasıl farklılaşacağının tek bir sahnede somutlaştırılması olarak tanımlanabilir. Çünkü özünde de kalmak aynılığı çağrıştırırken, gitmek değişime, farklı olana açılan bir kapıdır, ama değişen/uyum sağlayan insan özünde olduğu kişiyi derinlerde muhafaza edebilir.

Perhan, bu göç sonucu alıştığı yeni yaşantının kendisini değiştirdiğini herkese kanıtlamaya çalışırken kendisine kanıtlayamaz aslında, ve o meşhur cümleyi kurar : “Kendime yalan söylediğimden bu yana artık kimseye inanmaz oldum.”

Biutiful (2010)

Göç konusu üzerine hazırlanan bir dosyada, bireysel göçlerin yanı sıra, toplumsal olarak göçmenlerin içinde yaşadığı şartlara da ayrıca değinmek gerekir.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun kariyerini yeniden şekillendiren ve bu kez senaryosunu da kendisinin yazdığı Biutiful, Avrupa’da yaşayan –yaşamaya çalışan- göçmenlerin problemlerine filmin her noktasında değiniyor.

Uxbal’ın hikayesi Barcelona’da geçiyor. Kendisini iki çocuğuna adamış bir baba olan Uxbal kansere yakalandığını öğrenir. Parasını mezar işlerinden ve göçmenler için işverenlerle yaptığı anlaşmalar üzerinden kazanır. Ölüm ve göçmenlerin yaşam şartları filmde bir sekans olarak ayrıca buluşturulsa da, bu yolla da altı çiziliyor denebilir.

Barcelona’da polisin baskıları ve neye izin verdikleri, göz yumdukları ve “bu gözün” rüşvet miktarına göre açılıp kapanabilmesi, işverenlerin git gide Çinlilere verdikleri maaşı ve şartları fazla bulup bunu kısmaları ve sonunda bir grup Çinli işçinin, çocukları da dahil, bir depoda topluca zehirlenerek ölmesi, anlatıyla paralel olarak ilerleyen ve filmin iskeletini oluşturan, izleyicinin yüzüne vurulmak istenen en önemli mesele olarak görülebilir.

Daha iyi şartlarda yaşamak, iş bulmak, para kazanmak, güvenli bir gelecek kaygılarıyla Avrupa’ya gelen göçmenler hem göçmenliğin dışlanma ve aşağılanmasını yaşıyor hem de bu dışlama ve aşağılamayı kabul ederek bir kimlik haline getirebiliyor. Bu durum da göçün yarattığı bir paradoks olarak yorumlanabilir. Biz mi kötüyüz, yoksa bizi kötü yapan siz misiniz?

 

The Immigrant / Göçmen (1917)

Charlie Chaplin’in 1917 tarihli filmi The Immigrant adından da anlaşıldığı gibi göç üzerine eleştirel bir komedidir. Film bir gemide Amerika’ya yolculuk eden göçmenlerin sekansıyla başlar. İzleyici Chaplin’in yürüyüşüne, dengede durmaya çalışmasına gülerken aslında arkada göçmenlerin sefil bir halde yerlerde yattığı görülmektedir. Bu uzun gemi sekansının bitişi de hayli ironiktir. Filmi bölen bir “Özgürlüğün Ülkesine Varış” yazısı görürüz. Ardından göçmenler heyecanla özgürlüğün ülkesine bakmaya çalışırken, çalışanlar tarafından bir halatla köşeye sıkıştırılıp adeta istiflenirler. Özgürlüğün ülkesine vardıkları andan itibaren göçmenlerin yaşamı kısıtlanır.

Bir restoranda yediği yemek sırasında Chaplin’in hakim yapı tarafından değiştirilmeye çalışılması “şapka” imgesiyle verilir. Garson Chaplin’den şapkasını çıkarmasını istedikçe Chaplin bu isteği anlamaz ancak direnişi, garsonun şiddetiyle karşılaşana kadardır.

1910’ların Amerika’sında 25 dakikalık bir komedi filminde sisteme dair bu denli yoğun eleştirilerin bulunması Charlie Chaplin’in neden -yıllar sonra mecburiyetten verilen onur ödülü dışında- filmleriyle bir ödül alamamış olduğunu açıklar gibidir.

 

Le Nom Des Gens / Aşkın Halleri (2010)

Göç ne kadar daha iyi hayat şartları için yaşanılan yeri değiştirmekse bir o kadar da yeni yaşam alanının kültürüyle kendi kültürünü yoğurmaktır. Ne kadar değişmekse o kadar da değiştirmektir. Bu kaynaşmanın beyazperdeye yansıdığı keyifli filmlerden biri de Fransız yapımı Le Nom Des Gens olarak görülebilir.

Fransa’nın Cezayir’i  sömürmesi sürecini üstü kapalı da olsa konu edinen film, Cezayir’den Fransa’ya göç etmiş bir babanın kızı Baya Benmahmood’u canlandıran Sara Forestier üzerinden ilerliyor.  Çocukluğunda Fransız askerlerinin aile fertlerini kurşuna dizmesini resmetmesiyle başlayan travmatik yolculukta göçmenlerin; özellikle Arapların dışlandığı ve işe yarar hale getirilmeye çalışıldığı Avrupa dünyasında babanın ressamlığını boya badana işlerine yönelterek işe yaramaya çalışma dürtüsü, toplum içinde göçmenlerin her gün deneyimlediği ezilmişliğin iç acıtan örneklerinden biri olarak görülebilir. Ancak buna karşılık Baya Benmahmood  ismini gururla söyleyebilen ve kimliğini kabul eden bir göçmendir, bunda Fransa’da doğup büyümesi de önemli bir etken olarak gösterilebilir. Babasını resim konusunda sürekli teşvik eden Baya, II. Dünya Savaşı’nda ailesini kaybeden Yahudi Arthur Martin ile aşk yaşamaktadır ve filmin temel problemini özetleyen sahne, çocukları doğduğunda kullanılan diyaloglarla ortaya koyulur.

Hemşire : İsmi nedir?

Baya : Chang.

Hemşire : Kökeni neresi acaba?

Baya-Arthur : Başlarım kökenine.

Hemşire : Chang Martin mi yazalım?

Arthur : Chang Martin Benmahmood.

Otobüs (1974)

Sinema tarihimize baktığımızda hem konu hem de çekim teknikleri açısından sinemamıza öncülük etmiş ve etmeye devam eden birçok filmin çekildiği dönemlerde sansür uygulamasına maruz kaldığını görüyoruz. Bugün hala farklı yöntemlerle sanatın her dalında sansür, faşist yönetim biçimleri tarafından uygulanmaya devam ederken, Tunç Okan’ın yönettiği 1974 yapımı Otobüs de “insanımızı aciz gösterip hakaret ediyor.” gerekçesiyle yasaklanmıştır. 

İsveç’e yasal olmayan yollarla götürülen ve Stockholm’a vardıktan hemen sonra dolandırılarak terk edilen bir grup işçinin yaşadığı travmatik süreci olabilecek en sert biçimde beyazperdeye aktaran film, doğu-batı arasındaki kültürel farkılıkları da ele alarak herhangi bir kesimi yermek yerine objektif bir bakış açısı sergilemeyi tercih eder. Bugüne kadar köyünden çıkmadığı flashbackler ile resmedilen işçilerin yaşam biçimi mi yoksa “kültür” adı altında yozlaşmaya yüz tutan Batı’nın standartlarının mı daha doğru olduğu seyirciye bırakılmış olsa da filmin birçok sahnesi insanlık adına doğru mesajlar içeriyor. 

İşçilerin; otobüsün içinde sıkışıp kaldıkları Stockholm Meydanı’nı bir nevi “ölüm ile yaşam” arasında kalan “Araf” olarak okumak mümkün. Zira; yönetmen, kullandığı çekim teknikleri ve kurgusuyla seyirciyi kötülüğün öncülük ettiği bir masalın içine bırakıyor. Yasaları devletin belirleyemediği bu masalda; kurguladığı daire (circle) ile  yönetmen kötülüğü yine kötülük ile cezalandırmayı da ihmal etmiyor. 

Eklemekte fayda var; özel televizyon kanalları yayına başlayan kadar Türkiye’de gösterilmeyen film birçok uluslararası festivalden ödülle dönmüştür.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →