Gerçekçi Hikayeleri Büyülü Bir Anlatımla Birleştiren 10 Başarılı Film!
Sinema, henüz daha ilk yıllarında George Melies’nin filmlerini göz önünde bulunduracak olursak sihirle oldukça içli dışlı olmuştur. Sinemanın çeşitli görsel oyunlara izin vermesi, kurguda görsel efektlerle harikalar yaratılabilecek boyutlara ulaşması izlediğimiz hikayelerin fantastik yanlarını besleyen ögelerden. Özellikle edebiyatta ön plana çıkan büyülü gerçekçilik akımının öncüsü Gabriel Garcia Marquez olarak kabul edilir. Büyülü gerçekçiliğin özü adından da anlaşılacağı üzere bazı noktalarda fantastik ögeler içerse de izleyiciyi gerçekçi bir hikaye izlediğine ikna edebiliyor oluşuna dayanır. Hatta daha da ileri götürerek bu büyülü yapısını gerçekçiliğini desteklemek için kullanır. Bu bağlamda yansıttığı gerçekçi hikayeleri, kurguladığı büyülü anlatımıyla destekleyen 10 başarılı filmi sizler için derledik!
Gerçekçi Hikayeleri Büyülü Bir Anlatımla Birleştiren 10 Başarılı Film!
Amelie (2001)

Jean-Pierre Jeunet’nin yönetmenliğini üstlendiği Amelie, aşkı anlatış tarzının hem büyülü hem de gerçekçi yanıyla aslında tam anlamıyla bir aşk tanımlaması yapıyor. Her bir izleyicinin hayatında muhakkak deneyimlediği aşk hissiyatı – tanımı her ne olursa olsun- aslında bir yandan da oldukça büyülü bir his. Aşık olmanın bir getirisi olan olayları ve gerçekliği mutlak durumundan farklı algılamak Amelie’de oldukça başarılı bir biçimde görselleştiriliyor. Filmin kurgusunun dinamik yapısının da etkisiyle aşkın zaman ve mekan üzerindeki değişken etkisi de desteklenerek aslında bu büyülü yapıyla verilmek istenen gerçekliği daha inandırıcı ve keyifli bir havaya büründürüyor.
Midnight in Paris (2011)

Woody Allen’ın son dönem filmleri arasında belki de en sevilen filmi olan Midnight in Paris, izleyiciye aslında bir zaman yolculuğu hikayesi sunuyor. Bu bağlamda filmin gerçekçiliğini kaybedeceğini düşünmek mümkün ancak Woody Allen’ın yola çıktığı ana fikri olan “her bir bireyin yaşadığı dönemden önceki yıllara hayranlık duyması” ve “eğer gerçekten o dönemde yaşıyor olsaydık aynı hayranlığı besleyebilecek miydik?” sorusunu cevaplamanın en başarılı yollarından biri zaman yolculuğunun getirdiği büyüsel anlatı desteklemek. Böylesine farazi ve gerçek cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz soruların ve varsayımların inandırıcı cevaplarını bulmak için büyülü gerçekçilik akımı başvurulabilecek belli başlı akımlardan biri. Nitekim filmin Paris sokaklarında geçiyor olması bile filmin büyülü yapısını en üst seviyelere çıkarmayı başarıyor.
Birdman (2014)

Alejandro Gonzalez Inarritu’nun yönetmenliğini üstlendiği Oscar ödüllü Birdman filmi büyülü gerçekçilik akımının sinemaya yansımaları arasında kesinlikle yadsınamayacak bir öneme sahip. Michael Keaton, Emma Stone, Edward Norton gibi birbirinden başarılı isimleri bir araya getiren Birdman, artık eskisi kadar popüler olmayan Riggan’ın bu durumla mücadelesini konu ediyor. Karakterin içine düştüğü sıkıntılarının ve bu sıkıntılarla mücadelenin gerçekçiliğini artıran en önemli etmenlerden biri Riggan’ın filmde temsil edilişinin büyülü yanı. Karakterin olmak istediği ve olduğu arasındaki ayrımı muhteşem bir şekilde görselleştiren Birdman, bir yandan da Hollywood taşlaması olarak değerlendirilebilir.
Cashback (2006)

Sean Ellis’in yönetmenliğini üstlendiği ve aynı zamanda senaryosunu yazdığı Cashback, aslında hepimizin zaman zaman gerçekleştirmek istediğimiz zamanı durdurmayı konu ediyor. Ben Willis’in yaşadığı acı verici ayrılıktan sonra yaşadığı insomnia onu uyuyamadığı bu zamanları değerlendirmek için bir markette çalışmaya iter. Ben Willis’in estetik nesnelere duyduğu hayranlık ve bu nesneleri çizme dürtüsü hayal ve gerçek arasında bir yerlerde filme en büyülü anlarını yaşatır. Sean Biggerstaff’ın canlandırdığı Ben Willis’in ressam olma isteğinin peşinden gitmesini ağır ve görselliği ön plana çıkaran çekimlerle destekleyen Cashback, biz fark etmeden geçip giden her anı yakalayan ve içindeki güzelliği ortaya çıkarabilen bir film olarak değerlendirilebilir.
Ruby Sparks (2012)

Jonathan Dayton ve Valerie Faris tarafından yönetilen Ruby Sparks tam da Türkçe çevirisi Hayalimdeki Aşk başlığıyla tanımlanabilecek bir film. Çünkü olaylar Calvin’in hayalindeki aşkı yani birlikte olmak istediği kadını yazmasıyla başlıyor. Calvin yazdıkça Ruby, Calvin’in yazdığı şekilde karşısında beliriyor. Aslında bir bakıma Midnight in Paris’teki “eğer…olsaydı?” varsayımına benzer bir biçimde ilerleyen filmin sorusu ise istediğin “partneri yaratabileseydin ne olurdu?” Her ne kadar kulağa gerçekçi gelmese de filmik diegesiste inandırıcılığını korumaya devam eden film büyülü gerçekçiliğin en çok yakıştığı filmlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Donnie Darko (2001)

Yönetmenliğini Richard Kelly’nin üstlendiği ve Jake Gyllenhaal’un çağımızın en başarılı aktörlerinden biri olacağını kanıtladığı Donnie Darko, bir psikolojik gerilim filmi olmasının yanı sıra bu gerilimi destekleyen gerçeküstü durumları da başarılı bir biçimde kullanır. Mad World soundtrackiyle de hafızalarımıza kazınan filmin atmosferinin de karanlık ve yer yer umutsuz olduğunu söylemek mümkün. Elbette bu karanlık anlatı yapısı filmin gerilimli yanını desteklese de filmde yer alan içsel bir karanlıktan da söz etmek mümkün.
Groundhog Day (1993)

Bill Murray’nin başrolde oynadığı Groundhog Day, aynı günün içinde sıkışıp kalmış Phill karakterinin hikayesini konu alır. Geçtiğimiz aylarda vizyona giren Before I Fall gibi birçok filmin konusu itibariyle esinlendiği Groundhog Day’in yönetmen koltuğunda ise Harold Ramis oturuyor. Elbette mutlak gerçeklik içinde hayatta bir güne sıkışıp kalmak ve o günden bir türlü kurtulamamak mümkün değil ancak Groundhog Day bu noktada öyle başarılı ki Phill’in sıkışmışlığını verdiği kararları ve o kararları sorgulamasını oldukça keyifli bir biçimde izleyiciye yansıtıyor. Bu noktada aslında her birimizin fiziksel olarak olmasa da içine sıkışıp kaldığı ve verdiği yanlış kararları değiştirmek istediği durumlar vardır. Bu gerçek durumu büyülü gerçeklikle birleştirerek Groundhog Day seyir zevki yüksek bir film olarak karşımıza çıkıyor.
Trainspotting (1996)

Filmin 20. yılı şerefiyle T2: Trainspotting’in vizyona girdiği şu günlerde, uyuşturucu etkisini büyülü gerçekçilik akımı çerçevesinde başarılı bir şekilde kullanan Trainspotting’den bahsetmeden olmaz. Filmin en unutulmaz sahnelerinin uyuşturucunun etkisindeki karakterlerin halusinasyonlarının ve hislerinin görselleştirildiği sahneler olduğunu söylemek mümkün. Bu durum elbette izleyicinin hislerini daha rahat anlamasına ve daha kolay özdeşim kurmasına sebep oluyor. Danny Boyle’un yönetmenliğini yaptığı Trainspotting, devam filmi olan T2’de aynı muhteşemliği yakalayamasa da ilk filmin sıcaklığını sürdürmeye devam ediyor.
Big Eyes (2014)

Tim Burton’ın henüz yeni sayılabilecek filmi Big Eyes’ın aslında bir noktada feminist bir tavra sahip olduğunu söyleyebiliriz. Biyografik dram türündeki film, Margaret’in büyük gözlü çocuk resimlerinin ön plana çıkmasını ve o dönemde eşi Walter Keane’nin bu başarıyı kendi resimleriymişçesine üstlenmesini konu alıyor. Tabi ki bu durumun Margaret üzerinde yarattığı psikolojik sıkıntılar yer yer kendisini gösterse de Margaret’in yaşadığı dönüşümü büyük gözlerle oldukça başarılı bir şekilde temsil ediyor Tim Burton.
Pan’s Labyrinth (2006)

Guillermo del Toro tarafından yönetilen Pan’s Labyrinth fantastik ögeler ağır basan ve 10 yaşındaki Ofelia’nın hikayesine odaklanan sinemanın en sevilen filmlerinden biri ve büyülü gerçekçilik akımından etkilenen filmlerin yer aldığı bir listenin olmazsa olmazlarından. Masalsı bir gerçeklik mi yoksa gerçekçi bir masal mı sunduğu konusunda kesin bir karara varamayacağımız Pan’s Labyrinth, bir yandan da aslında İspanya İç Savaşı’na değinmesiyle politik bir yapıya da sahip.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →