George Roy Hill: Oyuncu Yönetimi Ustası
Billy Wilder’dan Steven Spielberg’e uzanan bir yıldız yönetmenler serisi vardır Hollywood’da. Bir de, Nicholas Ray ya da Hal Ashby gibi hakkı verilmemiş yönetmenler. Bunlara ek olarak da, Hollywood’u Hollywood yapan ve birkaç filmle de olsa kanona önemli katkılar sunan yönetmenler vardır. Bu yönetmenleri saymaya kalksak eminim ki ilk aklımıza gelen isimlerden biri George Roy Hill olacaktır. George Roy Hill, 26 yıllık Hollywood kariyerinde 14 film yönetmişse de bunların en az beşi kendi çaplarında birer klasik olarak tarihe geçmiştir kuşkusuz.
1921 yılında ABD’de doğan ve 15 yıl önce 81 yaşında kaybettiğimiz George Roy Hill, tam bir uçak tutkunu olarak büyümüş ve on altı yaşında da pilotluk ehliyetini almıştı. İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda da pilotluk yapan Hill, James Joyce üzerine çalışırken ilgisini edebiyattan tiyatroya kaydırmış ve off-Broadway oyunlarında rol oynar. Tiyatroya olan ilgisi ve savaş tecrübesi ona bazı TV filmlerinde senarist olma şansı vermişti. Birkaç tiyatro uyarlaması ile sinemaya giren Hill, tüm geçmiş deneyimini de filmlerinde kullanır. Oyuncu yönetiminin güçlü olduğunu tüm filmlerinde görmek mümkündür. Üstüne üstlük, başarılı diye addedilen birçok oyuncunun en unutulmaz birkaç performansı George Roy Hill’in filmlerinde kendini gösterir. Tabii bu, muhteşem Newman-Redford birlikteliği ile zirve yapar.
Lillian Helman’ın Broadway’de yankı uyandıran “Toys in the Attic” oyununu uyarlayarak uyarlamaları sürdüren Hill, Dean Martin’in en güçlü rollerinden birini sunmasına olanak tanır. Kariyerinin başında Peter Sellers, Wendy Hiller, Geraldine Page gibi önemli isimlerle çalışma şansını büyük bir fırsata dönüştürür elbette. Ancak, tiyatro uyarlamalarından sinemaya geçiş yapması ve kendini bir sinema yönetmeni olarak kanıtlaması da uzun sürmez. Oyuncu yönetimi ve büyük performansların, sürpriz sonlar ve büyük dostlukların sinemasını yapan George Roy Hill’i, onu başarıya taşıyan ve adını Hollywood’a kazımasını sağlayan beş filmi ile hatırlayalım.
Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969)

Robert Redford ve Paul Newman’ı bir araya getiren bu film, westernin bittiği 60’ların sonunda, tıpkı dönemdaşı Wild Bunch gibi, karanlık bir western hikayesi anlatıyor. Gerçek hikayelere dayanan film, Newman’ın canlandırdığı Butch Cassidy ile Redford’un Sundance Kid’in bir dizi tren soygunu sonrası, gelecekleri olabileceğini düşündükleri Bolivya seyahatini merkezine alıyor. Çeteleri ile gerçekleştirdikleri başarılı tren soygunları sonrasında, peşlerine düşen şerif ve adamlarından kaçan ikili yanlarına Sundance’in sevgilisi Etta’yı da alarak yola koyulur. Ancak hiçbir şey bekledikleri gibi gitmez.
Hikayesinden çok temaları ile ön plana çıkan bir film Butch Cassidy and the Sundance Kid. Artık kanun kaçağı olarak yaşamanın mümkün olmadığı, vahşi batının yavaş yavaş kanunu ve düzeni temsil eden doğuya teslim olmaya başladığı, yasalar çerçevesinde bir hayat yaşama fırsatını çoktan kaçırmış bir grup suçlunun ise başka ülkelere ama aslında ölümlerine doğru kaçtığı bir dönemi anlatıyor. Bu hem tür olarak westernin de sonlandığı bir çağda westerne yakılmış bir ağıt adeta. Newman ve Redford’un sahnedeki muhteşem uyumları, kendinden emin seçimleri ve asla ayrılmayacak sıkı dostlukları ekrandan çıkıp sizi de sarıyor sanki. George Roy Hill’in ilk büyük başarısı olmasa da, onu tarihe kazıyan filmlerden biri muhakkak bu. Yedi dalda Oscar’a aday olup, dördünü de aldığını eklemeden geçmeyelim.
Slaughterhouse-Five (1972)

George Roy Hill’in bir sonraki filmi, yirminci yüzyılın en önemli savaş karşıtı romanlarından birinden uyarlanan Slaughterhouse-Five (Mezbaha No. 5). Ünlü Amerikan yazarı Kurt Vonnegut’un başarılı romanından uyarlanan film, benim gibi roman hayranlarını çok tatmin etmeyebilir, ancak Vonnegut’u tatmin ettiği çok açık. Kusursuz bir uyarlama diyor çünkü bu filme. Öte yandan bir “uyarlama” olarak da aslında yapılabileceklerin bir sınırı olduğunu kabul etmek gerek.
Film, zamanda sıçramalarla İkinci Dünya Savaşı’nda asker olan ve uzaylılar tarafından kaçırılan Billy Pilgrim’in hikayesini anlatıyor. Pilgrim zamanda sıkışarak, tüm zamanları aynı anda, eş zamanlı olarak tecrübe edebilmektedir. Pilgrim uzaylılar tarafından kaçırıldığı gibi bir de Dresden’in müttefikler tarafından bombalanması gibi korkunç bir olaya da tanıklık edecektir. Vonnegut’un romanı, aslında doğrudan savaştan bahsetmezmiş gibi yaparak, başka şekillerle aslında onun ne olduğunu hissettirmeye çalışıyor. George Roy Hill’in böyle geniş bir kadro ve farklı ortamlarda geçen bir filmin altından kalkamadığını söylemek de haksızlık olur.
The Sting (1973)

İşte bu da George Roy Hill’in Hollywood’un zirvesine çıktığı filmi, “The Sting.” Yine Newman – Redford ikilisi ile çalışma şansını elde eden Hill, David Ward’un orijinal hikayesinden ortaya muhteşem güzellikte bir intikam macerası koyuyor, hem de bol sürprizlerle dolu. En iyi film ve en iyi yönetmen de dahil olmak üzere 7 Oscar kazanan film ise Johnny Hooker’ın hikayesini anlatıyor. Bildiği her şeyi Luther isimli yaşlı bir dolandırıcıdan öğrenen Johnny (Redford), iyi bir iş sonrasında Luther’ın öldürüldüğünü öğrenir. Onun öcünü almak için Luther’ın eski bir arkadaşı ve piyasanın bilinen en büyük dolandırıcılarından Henry Gordoff’u (Newman) ziyarete gider. Bu ikili beraber acımasız mafya Doyle Lonnegan’dan öç alacaklardır. Fakat dolandırılan tek kişi Lonnegan değil, seyirci de olacaktır!
Hikayenin mükemmel kuruluşu, tüm numaraları bilsek ve yapılırken izlesek de seyirci olarak bizim de şaşkınlığa uğramamızı sağlıyor. Redford ve Newman’ın eski dostları için bir araya gelişi, oyun içinde oyun teması, centilmen-hırsız rolleri ve diyalogları ile bu film eskimeyen bir klasik. Muhtemelen iki Godfather filminin arasında çekilmiş olması ile de çok şanslı bir klasik!
Slap Shot (1977)

Evet, bu öznel bir tercih, belki başka biri olsa bu filmi göz ardı edebilirdi. Ancak bu filmi göz ardı etmemem için birkaç önemli sebebim var. Birincisi (yine) başrolde Paul Newman’ın oluşu. Diğeri ise, George Roy Hill’in ustalığı kalabalık kadro yönetiminin bu filmde başarılı bir şekilde oluşturuluşu. İkinci sınıf bir buz hokeyi takımı, kasabalılar tarafından sevilmemekte, maçlarına sırf stres atıp bağırmak için gelinmektedir. Takımın koçu ve oyuncusu Reggie (Newman), kasabadaki fabrikanın kapanacağını bunun da takımın sonu olacağını öğrenir. Takımına zorla dahil edilen Hanson Kardeşler’in de hevesine kapılarak buz hokeyi oyununu bir dövüş ve şiddet sarmalına dönüştürür. Bu ülkenin dört bir yanından seyircilerin dikkatini çeker ve takım şampiyonluğa doğru yürürken, takımın içinde durumdan hoşnut olmayan bazı isimler vardır.
Newman’ın sorumsuz, umursamaz, ilkelerini bir yana bırakmış koç/oyuncu karakteri neredeyse Cool Hand Luke’taki Luke gibidir. Boyun eğmez ve sürekli bir hinlik peşindedir. Ancak, Luke’un komedi filmi versiyonu gibidir yahut biraz “apolitik” versiyonudur. Yine de eğlenceli bir karakterdir. Takımı ile kurduğu muhteşem ilişki, onu takımın gözünde bir kahraman mertebesine yükseltir kolayca. Reggie bize defalarca izlenmesi olanaklı bir spor filmi yaratır.
The World According to Garp (1982)

Gelelim George Roy Hill’in sondan üçüncü ve belki de son iyi filmine. The World According to Garp, muhteşem bir oyuncu kadrosuna sahip, ilgi çekici ve günümüzde halen daha güncel olan güçlü temalara sahip bir film. Başrollerini Robin Williams, Glenn Close ve John Litgow’un paylaştığı film, tıpkı tüm Hill filmleri gibi de bir oyunculuk şöleni. Babasını hiç tanımayan Garp’ı feminist annesi büyütür. Güreşe ve yazmaya olan ilgisi onu iki seçenekte de kariyer yapmaya götürecektir. Yazdıklarıyla meşhur olan Garp’ın hayatı çocukluk arkadaşı Helen, annesi Jenny ve hakkında kitap yazdığı Ellen gibi farklı kadınlarla olan ilişkisi çerçevesinde ilerleyecek, kendine hayatta bir yer bulmaya çalışacaktır.
John Litgow’un trans bir kadını canlandırdığı, Glenn Close’un ise anne Jenny karakterine hayat verdiği filmde, ikisi de Oscar’a aday olmuşlardır. Robin Williams’ın performansı ise, bence en iyi performansları arasında anılabilir. George Roy Hill’in klasik temalardan biraz daha uzaklaşarak güçlü bir duygusallığa ve dönemine göre tartışma yaratabilecek meselelere sahip bir film ile karşımıza çıkması, sinemasının nasıl da değişken ve her daim güncel bir yapıya sahip olduğunu da gösteriyor.
George Roy Hill, mükemmel oyuncu yönetimi, sürprizleri, inişleri ve çıkışları ile öykülere kattığı duygusal katman ve Hollywood’da görmezden gelinen karakterlere can vermesi ile hatırlanacak.
Ekin Can Göksoy
119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →