· 4 dk okuma

Gaspar Noé’nin 10 Favori Filmi

Gaspar Noé’nin 10 Favori Filmi

68. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren ve oldukça kışkırtıcı bir film olmasıyla da adından söz ettiren Love’ın yönetmeni Gaspar Noé’nin 10 favori filmine göz atmaya ne dersiniz?

Sinema dünyasının provokatif yönetmenlerinden Gaspar Noé, kendi filmlerinin ağırlığına gülerek karşılık vermesinin yanı sıra içindeki çocuğu ortaya çıkarabilen nadir kişilerden biri olmasından dolayı duyduğu mutluluğu her fırsatta dile getirmesiyle de biliniyor. 1998 yapımı I Stand Alone filmi bile daha ilk bakıştan Noe’nin canlı ve baş döndüren renkli dünyasının izlerini taşırken, şiddetli psikoseksüel temaların devamlılığının da adeta işaretçisiydi. Nitekim 2002’de gelen ikinci filmi Irréversible’in ardından bir başka kabusun hüküm sürdüğü şehirde karanlığın çökmesiyle beraber başlayan yolculuğun diğer adı Enter the Void 2009’da gelerek kendi yerini sağlamlaştırdı.

Kışkırtıcı posterleri, görselleri ve klipleriyle gündemden asla düşmeyen üç saatlik melodram Love, 68. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştirdi. Dolayısıyla, Enter the Void’den sonra uzun bir süre ara verdiği beyazperdeye Love ile dönen Noé’nin hareketli, çılgın, baskın ve yıkıcı dünyasına yeniden tanık olma fırsatı da yeterince heyecan veriyor. Love’ın festivalden alacağı tepkiler merakla beklenirken, biz de bu vesileyle nevi şahsına münhasır yönetmen Gaspar Noé’nin Sight & Sound‘da yer alan 10 favori filmini hatırlatalım istedik.

Hazırlayan: Damla Durmaz

 Taxi Driver – Martin Scorsese (1976)

“Sinema dünyasından tek bir kahramana bürünmek isteseydim, kesinlikle Travis Bickle olurdu. Robert De Niro’nun karizması ve Martin Scorsese’nin sahnelemesiyle bütünleşen bu film beni her zaman neşeyle doldurmuştur. Scorsese bugüne kadar tanışma şansına nail olduğum en nazik ve sinema tutkunu yönetmendir. Midnight Cowboy ile birlikte Taxi Driver da 60’lı ve 70’li yıllarda bir nevi dünyanın merkezi olan ve kısmen çocukluğumu geçirdiğim New York’un kirli sokaklarını en iyi şekilde temsil eden film olmuştur.”

 Scorpio Rising – Kenneth Anger (1964)

“Eşsiz ve mükemmel bir film. Scorpio Rising’i de defalarca izleyebilirim ve asla sıkılmam. Sadece Anger’ın bir başka başyapıtı olan Inauguration of the Pleasure Dome ile kıyaslayabileceğim muhteşem bir güzel duyu deneyimi.”

Salo, or The 120 Days of Sodom – Pier Paolo Pasolini (1975)

“18. yaşımı kutlamadan önce, annemin izlemem gerektiğini düşündüğü filmlerden biriydi. İşkenceyi ve insan ilişkilerinin soğuk doğasını anlayabilecek kadar olgundum. O günden bu yana, bir erkeğin yine bir erkek tarafından hükmedildiğini gözler önüne seren en eğitici film olduğunu düşünmeye devam ettim.”

King Kong – Merian C. Cooper/Ernest B. Schoedsack (1933)

“Olağanüstü olduğu kadar kusursuz olmayı da başaran bir başka film daha. Keşke 1933 yılındaki ilk gösterimde olabilseydim. Bu, günümüz seyircileri için kusursuz bir sihir olmalı. 2001: A Space Odyssey ve Metropolis ile birlikte, tüm zamanların en iddialı üç filminden biri ve benim tanık olduğum en muhteşem gösteridir.”

 I Am Cuba – Mikhail Kalatozov (1964)

“Hareketlerin kamera eşliğinde senfonik enstrümanlara dönüştüğü devrim niteliğinde coşkun bir filmdir. Nitekim Irreversible ve Enter the Void filmlerindeki uzun soluklu çekimlerim için başlıca ilham kaynağım olmuştur.”

 Eraserhead – David Lynch (1976)

“Bir filmin nasıl yapılacağını öğrenmek istememin ikinci nedeni bu filmdir. Rüyaların ve kabusların dilini yeniden yaratan en iyi filmdir benim için. Öyle ki, Stanley Kubrick bir keresinde bu filmi kendisinin çekmediği için duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir.”

 Un Chien Andalou – Luis Buñuel (1928)

“Katılmayı hayal ettiğim tek bir prömiyer olsaydı, zamanının çok ilerisinde olan bu filmle olurdu. Filmlerine gıpta edilen çok sayıda yönetmen var, fakat Buñuel’e baktığımızda bunu yapan aynı zamanda kendi hayatı. Mutluluktan ağlamak yerine daha çok cinayete seslenmek gibi.”

 Angst – Gerald Kargl (1983)

“Görsellik ve hayal gücünün yanı sıra psikopatoloji açısından da iyi bir dersti. Bu film, Anglo-Sakson ülkelerinde hala çok bilinmese de, Seul Contre Tous’yu çekerken daimi dayanak noktamdı. Bir katile dair bugüne kadar izlediğim en duygusal filmdi.”

 Amour – Michael Haneke (2012)

“Bu filmi listeye koyup koymama noktasında bir tereddüt yaşadım, çünkü duygular hala çok taze. Cannes Film Festivali’nde izlediğimde annem de acı verici bir şekilde hayatına son vermek üzereydi, hem de filmin merkezinde yer alan eroin ile. Bir sinefil olarak bu denli ağladığım ilk filmdi. Haneke, her ailede var olan hastalık ve yaşlılığın sebep olduğu ızdırabı beyazperdeye yansıtmıştı.”

 2001: A Space Odyssey – Stanley Kubrick (1968)

“Bu, hayatımda en az 40 kez izlediğim tek film. Yedi yaşlarımda Buenos Aires’te bu filmi keşfettiğimde hayatım değişti. Aklımı zorlayan ilk deneyim ve benim için sanata dair bir dönüm noktasıydı. Aynı zamanda annemin en nihayetinde bir fetüsün ne anlama geldiğini ve dahası benim dünyaya nasıl geldiğimi açıkladığı andı. Bu film olmasaydı, asla bir yönetmen olamazdım.”


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →