Franz Kafka’nın İzlerini Taşıyan 10 Kafkaesk Film!
Franz Kafka’nın yazma eylemine düşkünlüğü herkes tarafından kabul görse de o dönemde eserlerini bastırmaya yönelik bir girişiminin olmaması, aksine uzun yıllar dostu olan Max Brod’a eserlerini ölümünden sonra yakması için verdiği biliniyor. Neyse ki Max Brod, Kafka’yı dinlemeyerek romanları bastırıyor. Süreç böyle gelişmeseydi, onun etkisi altında kalmış bütün dünya ne Kafka’yı ne de onun devcileyin böceğini tanımaktan mahrum kalacaktı. Tam olarak belirli bir akımın içinde konumlandırılamaması sebebiyle kendine özgü olan Kafkaesk tanımlamasına sahip Franz Kafka’nın karanlık dünyasının sert ve yoğun etkisini birçok kitapta ve elbette filmde görmek mümkün. Kafkaesk tanımlaması aslında biraz geniş bir bağlamda değerlendirilmeyi gerektiriyor çünkü bir eserin kafkaesk olarak tanımlanabilmesi için karanlık bir atmosferin yanı sıra gerçekliğin sınırlarının net çizilebildiğini söylemek mümkün değildir. Kafkaesk eserlerde bireylerin sıkışıp kaldığı ne kurtulabildiği ne de tanımlayabildiği bir düzen mevcuttur. Karakterler kendilerini suçlayıcı özelliklere sahip olabilir ve bu düzen genellikle bürokrasiye, toplumsal yapıya dayandırılır. Bu bağlamda benzer özellikler taşıyan yani Kafkaesk bir atmosfere sahip 10 filmi sizler için derledik.
Franz Kafka’nın İzlerini Taşıyan 10 Kafkaesk Film!
After Hours (1985)

After Hours, Scorsese’nin kara mizahının bir başka muhteşem örneğidir. Günlük hayatta yüzlerce farklı versiyonunu görebileceğiniz ortalama bir insan olan Paul, bir kafede tuhaf bir kız olan Marcy ile tanışır. Marcy’nin evi tahmin edilemeyecek birçok gizemli ve gizemli olduğu kadar korkutucu şeylerle doludur. Bu noktada Kafka’nın sık sık başvurduğu gerçekliğin başlayıp bittiği yerin belirsizliği After Hours’ta yoğun olarak karşımıza çıkar. Howard Shore’un harika müzikleri desteklenen film, rahatsız edici ve gergin ortamı ile korkuyu izleyiciye aşılar.
The Trial (1962)

Kafka’nın Dava’sında K. karakteri kendisini sebebini bilmediği bir suçlamanın altında bulur. Dava’nın Orson Welles yorumu olarak izlediğimiz The Trial, Anthony Perkins’in canlandırdığı Mr. K. üzerinden Kafka’nın ‘yaşam/dünya tarafından hapsedilmiş ve bunun bilincine asla varamamış bireyler’ tasvirine odaklanıyor. Yani bireyin varoluş yalnızlığını ve paranoyak kabuslarını romana sadık kalarak yansıtıyor. Bürokrasinin çıldırtan yapısı ve insanın gizli kalmış korkuları da siyah beyaz üretilmiş filmin değerini katlıyor.
The Tenant (1976)

Roman Polanski’nin 1976 yapımı filmi The Tenant, Roland Topor’un Le locataire chimérique adlı romanının bir uyarlaması. Janrının psikolojik gerilim olduğunu söyleyebileceğimiz film Fransız oyuncu ve şarkıcı Isabelle Adjani ile güzelliğine güzellik katıyor. Bir bürokratın Paris’te kiraladığı ev ve bu evde yaşadığı paranoya aslında tam olarak Kafka’nın bürokrasi temelli kaygılar yaşayan karakterlerinin bir yansımadır.
Brazil (1985)

Robert De Niro, Jonathan Pryce, Kim Greist gibi isimlerin yer aldığı Terry Gilliam imzalı Brazil, Sam Lowry’nin başına gelen olaylar üzerinden sağlam bir bürokrasi ve özünde de sistem eleştirisidir. Bir hatayı düzeltmeye çalışan ve bu süreçte devlet için bir düşman haline gelen Sam Lowry kafkaesk anlatıların özelliklerini bu bağlamda da taşır.
Eyes Wide Shut (1999)

Stanley Kubrick’in son filmi Eyes Wide Shut elbette içinde birçok gizem barındırıyor ancak filmin sahip olduğu bu gizemli havayı oluşturduğu kafkaesk atmosfere borçlu. Arthur Schnitzler’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin başrollerinde Dr. William ‘Bill’ Harford rolünde Tom Cruise’u Alice Harford rolünde Nicole Kidman’ı, Helena Harford rolünde Madison Eginton’ı, Victor Ziegler ile Illona Ziegler rollerinde Sydney Pollack ile Leslie Lowe’ı ve Nick Nightingale rolünde Todd Field’ı muazzam performansları ile izliyoruz.
Cube (1997)

Kafkaesk anlatıların önemli özelliklerinden biri de bireylerin içine düştüğü durumdan bir çıkış yolu bulamamasıdır. Bu noktada Cube, karakterlerini hapsettiği bu fiziksel sistemle aslında toplumsal yapıya da göndermede bulunur. Vincenzo Natali’nin yönettiği Cube, Kanada yapımı bir bilimkurgu – gerilim filmi olarak değerlendirilebilir.
Lost Highway (1997)

Hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı sanrılar ve rüyaların karanlık dünyasında kaskaesk bir anlatı sunabilen en önemli filmlerden biri de Lost Highway desek yanlış olmaz. Bürokrasinin çıkmazında içine düştüğü durumlardan nasıl kurtulacağını bilemeyen bir karakter ve bu karakterin kapana kısılmışlığı Lost Highway’in karanlık atmosferine eklenince kafkaesk bir yapı için gerekli olan nosyonlar da tamamlanmış oluyor aslında.
THX 1138 (1971)

Star Wars serisinin yaratıcısı George Lucas’ın ilk uzun metraj filmi olan THX 1138, anlatısında yer alan robotik polisler, polislerin mahkumlara yönelik davranışları Kafka’nın neyle suçlandığını dahi bilmeyen ve devlet karşısında değersizleşen K. karakteriyle benzerlik taşır. 1970’lerde distopik bir gelecek üzerinden dönemin eleştirildiği toplumun içine girdiği dönüşümü ve sistemi gözler önüne seren THX 1138 sonrasında Star Wars’ta göreceğimiz belli başlı sahnelerin ilk denemelerini de içerir.
Naked Lunch (1991)

Cronenberg’in Naked Lunch filmi o kadar yoğun kafkaesk ögeler taşıyor ki adeta direkt Kafka’ya saygı duruşunda bulunan bir film olarak dahi değerlendirilebilir. Dev hamamböcekleri, böceğe evrilen daktilolar Dönüşüm’ün çarpıcı etkisini film üzerinden yeniden kurguluyor. Ana karakteri Bill Lee’nin bir sabah uyandığında hamam böceğine dönüşen Gregor Samsa’yı imgelediği film, özellikle bireyin toplum içindeki yalnızlığı ve varoluş kaynaklı problemleriyle kendi kayboluş serüveni üzerinden, Kafka’ya çağrışımlar yapıyor.
Franz Kafka’s It’s a Wonderful Life (1995)

Doctor Who ile geniş kitleler tarafından sevilen Peter Capaldi’nin yazıp yönettiği Franz Kafka’s It’s a Wonderful Life Oscar ödüllü bir kısa metraj. Richard E. Grant’in Kafka’yı canlandırdığı filmde Gregor Samsa’nın hikayesinin yazılış süreci ve Kafka’nın bu süreçte sürekli rahatsız edilmesi konuları işlenir.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →