· 14 dk okuma

Filmlerden Unutulmaz Rüya Sekansları

Filmlerden Unutulmaz Rüya Sekansları

Sinema izleyicisi beyazperdeye baktığında rüya mı görür yoksa rüyanın ta kendisi aslında birer film kabul edilebilir mi? Konuyla ilgili onlarca görüş olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Jean Mitry’e göre izleyicinin pozisyonu, rüyalarla yakın ilişki içerisindedir. Jung’a göre ise rüyaların kendi dramatik yapıları vardır. Salomon Resnik, bu dramatik yapının varlığını kabul eder fakat bu rüyaları bir sekans olarak düşündüğünde bazılarının oldukça açık bazılarının ise pek yerine oturmadığını söyler.

Filmler içerisindeki rüya sekansları da biraz böyledir, onlara “rüya içinde rüya” dememiz de mümkün. Filmin anlatısında kilit rol oynadıkları gibi inşa edilen yapıyı yıkan ve izleyiciye düşünme alanı açan bu sekansların görsel ve sözel göstergeler açısından bir hazine olduklarını söyleyebiliriz. Biz de Sinema tarihinin bazı unutulmaz rüya sekanslarını sizler için derledik.

Hazırlayanlar: Gizem Çalışır, Özge Yağmur, Kerem Duymuş, Nuri Şimşek, Utku Ögetürk ve Batu Anadolu

Spellbound (1945) 

Başrollerini Ingrid Bergman ve Gregory Peck’in paylaştığı Spellbound (Öldüren Hatıralar), ‘şüphe filmlerinin ustası’ olarak sinema tarihine adını altın harflerle kazıtmış Alfred Hitchcock imzası taşıyan bir psikolojik gerilim filmidir. Suçluluk psikolojisi üzerine yapılmış filmler arasında, özellikle bu sahnede yer alan rüya sekansıyla, çağının çok ilerisinde bir yapım olduğunu da kanıtlıyor.

Bir akıl hastanesinde psikanalistlik yapan genç ve güzel doktor Constance ( Ingrid Bergman), hastane müdürü olarak atanan Dr. Anthony Edwardes (Gregory Peck)’e karşı ilgi duymaya başlar. Fakat yeni atanan doktorun hareketlerindeki bazı tuhaflıklar, onun aslında Dr. Edwardes olmadığı, hatta Dr. Edwardes’i öldürerek onun yerine geçtiği şüphelerini doğurur. Constance ise bu durum karşısında gerçeği aydınlatmak üzere büyük bir maceraya girişir. Dr. Edwardes’in (daha sonra gerçek adının John Ballantyne olduğunu öğreneceğiz) masumiyetini kanıtlamak üzere psikanaliz yöntemini kullanmalarını öneren Constance, Dr. Brulov ile birlikte gerçeğin üzerindeki şüpheleri yıkmaya çalışacaktır.

Spellbound filminin en meşhur sahnesini oluşturan rüya sekansı da, işte bu Freudyen psikanaliz yönteminin deney sahasını oluşturur. Devasa bir makasla kesilen, üzerinde kocaman göz imgelerinin yer aldığı perdeler, kumar masaları, poker kağıtları, bir çatıdan aşağı atlayan insan figürü, eriyen saatler… Rüya sekansının içinde yer alan tüm bu imgeler size de Salvador Dali’nin sürreal tablolarını çağrıştırmıyor mu? Tam isabet. Spellboud’un can damarı olan bu rüya sekansının dizaynı tamamen Salvador Dali’ye ait. Bir cinayetin çözümlenmesini psikanalitik yöntemlerle yapmaya çalışan Spellbound filmi için, bilinçaltını sürreal imgelerle açığa çıkartma ustası Salvador Dali’den daha iyisi de düşünülemezdi. (Gizem)

Los Olvidados (1950)

Meksika’da çektiği ilk film olan 1949 yapımı El Gran Calavera ile belli bir başarı kazanan İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in 1950’de çektiği filmi Los Olvidados, sürreal ögeler ile İtalyan Yeni Gerçekçi yaklaşımının bir arada bulunmasıyla sinema tarihine geçmiş önemli yapımlardan biri. Ayrıca daha çok Un chien andalou ve Le charme discret de la bourgeoisie gibi sürreal sinemanın kalelerinden olan yapımlarıyla ön plana çıkan Bunuel’in filmografisi içinde de içerdiği gerçekçi yaklaşımla farklı bir konumu var Los Olvidados’un. Mexico’nun varoşlarındaki iki çocuğun hikayesini anlatan film, aynı zamanda onların çevrelerindeki diğer insanlar ve aslında işleyemeyen sistem gibi yan hikayeleri de ana konuyla birlikte işleyerek kişisel bir hikayeye gene portre içerisinde anlatıyor.

Yazımıza konu olan rüya sahnesi filmin bir anlamda etiketi olarak anılacak kadar popüler olmuş bir bölüm. Özellikle çekildiği dönem düşünüldüğünde kullandığı ağır çekim görüntülerin oldukça etkileyici bir yanının olduğu sahnenin esas önemiyse, içerdiği psikanalitik göndermelerde yatar. Zaten ortaya koyduğu sürreal eserlerinde sık sık bu temel göndermeler yapan yönetmenin, bir de buna çekim tekniği olarak yeni yaklaşımları eklemiş olması günümüzde dahi etkileyiciliğini hala yitirmemiş bir sahnenin ortaya çıkmasını sağlamış. (Kerem)

Smultronstallet / Wild Strawberries (1957)

Efsane yönetmen Ingmar Bergman’ın 1957’de çektiği ve her biri birbirinden başarılı eserleri arasında kendine has bir önemi olan Wild Strawberries filmi, farklı zamansal dönemleri paralel bir şekilde ve esas karakterin hatıraları olarak işleme gibi oldukça yenilikçi bir yaklaşımı başarıyla uygulayabilmiş bir eserdir. Yaşlı bir profesörün ona takdim edilecek onur ödülünü almak için yola çıkması hikayesi üzerine kurulmuş olan film, hem karakterimizin geçmişe dönük kişisel yaşanmışlıklarıyla yüzleşmesini hem de karşılaştığı gençlerle olan ilişkisi üzerinden mesleki egosunu bu yolculukla bir arada işler. Bu açıdan yönetmenin sinemasında sıklıkla karşımıza çıkan kişisel hırslar ve geçmişte saplanıp kalmış takıntılar Wild Strawberries’de özellikle ana karakterin oldukça yaşlı biri olmasıyla çok daha derinlemesine bir şekilde kendine yer bulmuş.

Bergman’ın bu filminden bahis açıldığında ilk bahsedilen şeylerden biri de başkahramanımızın gördüğü bir rüya sahnesidir. Bu sahneyi o güne kadar çekilmiş yüzlerce rüya sahnesinden ayıran yansa rüyanın tamamen Kafkavari bir şekilde tasarlanmış olmasıdır. Öyle ki rüyada Kafka’nın eserlerine yapılan direkt göndermeler mevcuttur. Daha önce temsili bilinç altı göndermeleri ve psikanalizden feyz alan bu türde sahnelerin arasından bu farklı yaklaşımıyla sıyrılan sahne yarattığı tekinsiz atmosferle de bu etkisini katlıyor. (Kerem)

8½ (1963)

İtalya’nın sanat düzeyinde medeniyete katkıları saymakla bitmez. Sanatın her disiplininde büyük ustalar çıkartan bu coğrafyanın, sinema alanında dünyaya verdiği en büyük hediye de Federico Fellini’dir. Çektiği her filmle sinema sanatını bir adım öteye taşıyan, kendi sinema dili ve anlatımıyla farkını ortaya koyan yönetmen, yıllar önce imza attığı işlerle hala bu günü aydınlatmaya devam etmektedir. 1963 yapımı 8½ filmi yönetmenin filmografisi içinde ayrı bir noktada durmaktadır. Fellini’nin en kişisel filmlerinden olan bu yapım, aynı zamanda bu dahi sanatçının dehasına tanık olmak için de pek çok önemli ögeyi içinde barındırmaktadır.

Ciddi bir üretim problemi yaşayan yönetmen Guido’nun hikayesinin anlatıldığı 8½, tüm zamanların en özel rüya sekanslarından biri ile açılışını yapar. Yoğun bir araç trafiğinin içinde arabasından çıkmak isteyip çıkamayan bir adam görürüz bu sahnede. Bütün gözler üzerine çevrilmiştir ve ne yapacağını izlemektedir. Uçarak oradan ayrılır, bulutların üzerindeki yolculuktan sonra aslında ayağından bir iple yere bağlı olduğunu görür. Ana karakterin bütün film boyunca izleyeceğimiz sıkışmışlık durumunu, beklentileri karşılayamama halini oldukça hoş, estetik düzeyi oldukça yüksek bu rüya sahnesiyle özetlemiş olur Fellini. (Nuri)

Rosemary’s Baby (1968)

Roman Polanski’nin, Ira Levin’in aynı adlı romanından neredeyse birebir uyarladığı filmi Rosemary’s Baby; henüz geçtiğimiz yıl Amerikan Ulusal Film Arşivi’ne dahil edilmesiyle bile, 45 yılı aşkın bir süredir etkisinden bir şey kaybetmediğini kanıtlar gibi. Mia Farrow’un canlandırdığı Rosemary Woodhouse’un aktör eşi Guy ile birlikte New York’ta bir apartmana taşınmaları ile başlayan film, genç çiftin komşuları Castevetler’in ortaya çıkışıyla tuhaf bir hal alır. Özellikle Guy’ın kariyerinin aniden yükselişe geçmesi ve hamile olduğunu öğrenen Rosemary’nin bu süreçte yaşadığı gariplikler, görünenin ardında şeytani bir gücün varlığını ortaya çıkarır.

Rosemary’nin hamile kaldığı rüya sekansı, sinema tarihinin en ustaca çekilmiş sahnelerinden biridir. Polanski, rüya sekansını filmde yer verdiği ayrıntılar ile kurmaya başlar. Rosemary, komşusu Minnie Castevet’in gönderdiği tatlıyı yedikten sonra rahatsızlanır ve Guy tarafından yatağa yatırılır. Sonrasında ise Rosemary kendisini okyanusun ortasında önce yatakta, ardından bir yatın içerisinde bulacaktır. Bu esnada karakter uyumadan önce duyduğumuz saatin tik-takları, işlemeye devam etmektedir. Rosemary, tayfun çıkması sonucu yatın içine girdiğinde elleri ile ayakları bağlanır ve tamamen çıplak insanların gözü önünde eşi tarafından tecavüze uğrar. Bu esnada Guy’ın imgesi, ‘kiç’ bir şeytan imgesine dönüşecektir. Sekansta ilginç olan nokta Rosemary yattayken, filmin çekiminden beş yıl önce ölmüş olan Amerikan Başkanı J.F. Kennedy’i görmemizdir. ABD tarihindeki tek katolik başkan olan Kennedy, sadece katoliklerin davet edildiği bu “rüya” partisinde yer alır. Aynı zamanda bu sekanstan önce Rosemary; Papa’nın New York’u ziyaret ettiği haberini izlerken Papa, rüyada karşımıza çıkar. Rosemary önceki sahnelerde doktoruna, The Fantasticks isimli bir oyuna gittiğini söyler. Bu oyunun içeriğinde bir kadına, şeytani bir karakter tarafından tecavüz edilmesi vardır. Kısacası Polanski, rüya sahnesini mümkün olduğunca karakterin yaşadığı ve gördüğü olaylar üzerinden kurarak gerçeklikle olan bağı koparmamaya çalışır. Rosemary’nin “bu bir rüya değil, gerçekten oluyor!” çığlığı da bu düşüncenin zirve noktasıdır. (Batu)

Stalker (1979)

Andrey Tarkovski’nin en özel başyapıtlarından biri olan Stalker ile ilgili söylenmeyen bir şey kaldı mı bilmiyoruz. Rus yazar kardeşler Arkady ve Boris Strugatskiy’in “Piknik na Obochine” isimli romanından uyarlanan filmde kıyamet sonrası bir dünya sunulur. Yaşandığı düşünülen ama pek de değinilmeyen bir felaket sonrası “Bölge” (Zone) adı verilen yere yolculuk yapan bir profesör ve yazar, iz sürücü olarak bilinen ve asker tarafından kapatılan Bölge’ye girebilen bir adamdan yardım isterler. Profesör, yolculuğunun nedenini “keşif”, yazar ise “ilham” olarak açıklar.  İz sürücü ise eşini ve telekinetik güçler edinen kızını geride bırakır. Hedeflerinde Bölge’nin ortasında yer aldığına ve en karanlık düşlerin gerçeğe dönüştüğüne inanılan “Oda” vardır. Fakat üçlü, odaya yaklaştıkça gerçek ile rüya arasındaki çizgilerin kaybolduğuna ve bu çabalarının insanlığın var oluşu üzerine bir düşünceler girdabı oluşturduğuna şahit olacaklardır.

Filmin en kilit sekanslarından biri, iz sürücünün gördüğü rüyadır. Tarkvoski, Bölge’ye girişten önceki sahnelerde sepya monokrom tercih ederken Bölge’ye girişle birlikte film renkli bir hal alır. Rüya sekansında sepya monokrom’a geri dönüş, izleyicinin gerçeklik algısını sorgulamasına neden olur. İz sürücünün uykuya dalması ile bir su birikintisinin üzerindeki kalıntıları görürüz. Bu noktada dikkat çekici olan kalıntılar; kutsal ikona, bozuk paralar ve silah olur. Manevi ve maddi dünyanın su birikintisi içinde kaybolduğunu ve insanlar üzerindeki güçlerini kaybettiğini vurgulayan bu görüntülere sözlü biçimde eşlik eden dizeler ise İncil’in “Esinleme” bölümünden alınmış vahiylerdir. Yedinci mührü açarak dünya ve cenneti yok edecek depreme neden olan bir kuzunun anlatıldığı bu bölümdeki olaylar, filmin nükleer facia sonrası dünyası ile paralellikler taşır. İz Sürücü ancak, tüm maddi ve manevi kavramların ortadan kalktığı bir dünyaya gözlerini açabilecek ve Hz. İsa’nın dirilerek iki gence göründüğü Luka kitabının 24. bölümünden şu alıntıyı yapacaktır: “Ama onların gözleri O’nu tanıma gücünden yoksun bırakılmıştı.” Tarkovski her ne kadar filmlerindeki imgelerin arkasında herhangi bir saklı anlam bulunmadığını iddia etse ve sıklıkla babasının şiirlerinden yola çıksa da Stalker, dini metinlerden beslenen ve belki de bu yolla üst anlam olarak ele alındığında izleyici ile en yakın düzeyde iletişime geçebilen Tarkovski filmlerinden biridir. (Batu)

Brazil (1985)

Terry Gilliam’ın; son derece fütüristik ve karanlık atmosferiyle insanoğlunun distopik sonlarından birini tasvir eden filminde başkarakter Sam Lowry, sıradan bir devlet memurudur. Fazlasıyla bunaldığı işinden ve teknolojiden kaçmasının tek yolu rüyalara sığınmaktır. Ve bu rüyaların tek bir kahramanı vardır, terörist olmakla suçlanan bir kadın: Jill Layton.

Sam, gördüğü rüyalarda uçabilen bir süper kahramandır ve kafesin içerisindeki kadını kurtarmaya çalışır. Sanayileşmenin artmasıyla birlikte tahrip edilen doğa, kirli ve karanlık bloklara ayrılmış şehir tasvirini tamamlar. Sam’in rüyalarından birinde dev bir samurayla savaşıyor olmasını, karakterin kendisine baskı uygulayan iktidarla birebir mücadelesi olarak yorumlayabiliriz. Layton’ın Sam’in özgürlüğe ulaşma yolunda bir halka olmasının yanı sıra, bir devlet sistemini (Bilgi Edinme Teşkilatı) alaşağı etmek adına önemli bir karaktere evrildiğini de görüyoruz. Bu durum, kadınsız devrim olmaz yaklaşımıyla ele alınmış olabilir. Finalde, yine sadece Sam’in rüyasında görebildiğimiz güneş ışığı umudu simgelese de hikaye sona ererken bu distopik kıyamet senaryosunun esiri olmaktan, buna teslim olmaktan kaçamıyorsunuz. Kurtuluş, ancak rüyalarda görebileceğimiz bir mucizeye dönüşüyor. (Özge)

The Big Lebowski (1998)

Herkesin Dude diye hitap ettiği Jeffrey Lebowski, günün birinde iki gangsterin evine gelip borcunu ödemesini istemeleri üzerine traji-komik bir hikâyenin tam ortasında bulur kendisini. Gangsterlerin, çok değer verdiği halısına işemelerine içerleyen Dude, başına gelenlerin sorumlusundan hesap sormak ister.

Coen Kardeşler’in en sevilen filmlerinden biri olan Big Lebowski’de ele aldığımız rüya sekansı, hikâyenin beslendiği önemli bir parça… Saddam Hüseyin’in gökyüzüne dek uzanan ayakkabı dolabından ona ayakkabı uzatması, karakterin sıradan dünyasından nasıl sıyrıldığını ve devrik de olsa bir iktidarın hizmetiyle nasıl kendinden geçtiğini görmek açısından oldukça keyifli. Bollywood filmlerindeki başrolleri aratmayan yıldız özgüveni ile dansçı kızla olan fiziksel yakınlığını, karakterin ancak rüyalarda nirvanaya ulaşıyor olmasına yormak mümkün. Bir sahnede Dude’u onlarca dansçı kızın seksist tasviri altında kukaları yıkmaya giden bir bowling topu olarak bile görebiliyoruz. Bu bağlamda kukaların yıkılması demek karakterin cesaretsizliğinin ve tabularının da yıkılması demek belki de. Rüyanın sonunda elinde devasa makaslarla Dude’u kovalayan kırmızılı adamlar, gangsterlerin arasına düştüğünde başına gelebileceklerle ilgili korkusuyla yüzleşmesine yol açıyor. Tam da bu sahnede Dude’un hadım edilme korkusu, cinsel cesaretsizliğine ironik bir yaklaşıma dönüşüyor. Tüm bunların uzay boşluğunda yaşanıyor olması da dikkate değer. (Özge)

American Beauty (1999)

Sam Mendes’in Amerikan orta sınıf aile değerlerini topa tuttuğu ve banliyö yaşam tarzını eleştirdiği filmi American Beauty (Amerikan Güzeli), başroldeki Kevin Spacey’nin performansıyla da akıllarımızdan çıkacağa benzemiyor. Günlük rutinlerle tekdüze bir hayat yaşamaktan bezmiş olan Lester (Kevin Spacey)’ın kızı ve orta yaş bunalımına tutulmuş karısıyla ilişkisi tepetaklak olmaya başlamıştır. Hayata ve ailesine karşı yabancılaşan Lester önemli bir pozisyona sahip olduğu işini bırakarak, kendini genç hissetmek ve yaşadığı hayattan zevk almak adına hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlar. Bir fast food restoranında işe girer, spor yapmaya başlar ve kızıyla ilişkisini onarmaya çalışır.

Bir gün on altı yaşındaki kızının, çekici ve güzeller güzeli arkadaşı Angela (Mena Suvari) ile tanışan Lester, ondan çok etkilenir. Duygusal anlamı dışında, cinsel çekicilik olarak da Angela’dan fazlasıyla etkilenen Lester için bu durum bir tür takıntı halini almaya başlayacak ve Angela’yı karşı konulmaz bir biçimde arzuladığını da fark edecektir.

American Beauty’nin bu rüya sekansı da içgüdülerini bastırmaya çabalayan Lester’ın bilinçaltının dışavurumudur. Freud’un id adını verdiği ve cinsellik gibi bastırılmış duyguların saklandığı alan, bu rüya sahnesiyle açığa çıkmaktadır. Rüyasında yatakta uzamış bir biçimde tavana bakan Lester’ın üzerine, yukarıdan gül yaprakları yağmaktadır; kamera Lester’ın gözü biçimini aldığında, tavanda güller içinde yatan Angela’yı görürüz. Angela, çırılçıplak bir biçimde güller içinde uzanmıştır; fakat göğüsleri ve cinsel organının olduğu bölge de gül yapraklarıyla örtülmüştür. Angela’nın göğüslerinden Lester’in üzerine doğru düşen yapraklar, erotik çağrışımları had safhaya çıkararak Lester’ın ilkel benliğini (id) deşifre etmektedir. (Gizem)

Mulholland Dr. (2001)

Elini attığı her sanat dalında üstün performanslar ortaya koymayı alışkanlık haline getirmiş, doğuştan sanatçı bir isim David Lynch. Resim çiziyor, müzik yapıyor, film çekiyor ve kendi içsel problemlerini bu şekilde dışa vuruyor. Filmleri sıradan bir sinema izleyicisi için oldukça zorlayıcı deneyimler çünkü klasik anlatı yapısından, neden sonuç, öncül ardıl gibi olaylardan bağımsız ve neredeyse soyut bir gerçeklik üzerinden ilerliyor. Sinemayı sinema yapan en önemli unsur olan kurguyu tamamen başka bir şekle büründüren Lynch, ses ve görüntüyü kullanarak seyirciyi kendi rüyalarına ortak ediyor. İçinde olduğu sinema sistemine de lafını esirgemeyen yönetmen Mulholland Drive’da hem bir Hollywood eleştirisi yapıyor, hem de uçuk bir rüyanın kapılarını aralıyor.

Mulholland Drive, içindeki tek bir rüyadan bahsetmenin pek de mümkün olmadığı bir film. Sürrealizm etkisinden ötürü uzun bir rüyaymış izlenimi yaratıyor seyircide. Hollywood’da bir yıldız olma hayallerindeki Betty ve zaten bir yıldız olan Rita’nın ilişkileri üzerinden ilerleyen film, bir kafe sahnesinde ilginç bir rüya deneyimi barındırmasıyla da dikkat çekiyor. İki erkek karakteri otururken gördüğümüz bu bölümde, karakterlerden birinin anlattığı bir rüyanın içinde olduklarını-olduğumuzu anlarız ilerleyen dakikalarda. Hareketli kamera kullanımıyla sanki rüyayı gören bizmişiz gibi bir etki yakalayan Lynch, bizleri benliğin derinlerine doğru bir yolculuğa çıkartırken filmin final bölümünde de ana karakterlerden Betty’yi uyandırarak aslında bütün her şeyin bir rüya olduğunu bizlere gösterir. Tabi bu yazılanların hiç biri doğru olmayıp yönetmen çok başka şeyler de düşünmüş olabilir bunları yaparken çünkü söz konusu kişi David Lynch olunca bazı şeylerden pek de emin olamıyorsunuz. (Nuri)

Shutter Island (2010)

Martin Scorsese’nin, Denis Lehane’nin aynı adlı eserinden uyarladığı Shutter Island; yönetmenin filmografisinde farklı bir yerde konumlanıyor. Art arda üçüncü kez Leonardo DiCaprio ile çalışmayı tercih eden ve başarılı oyuncunun en iddialı performansına imza atmasına yardımcı olan Scorsese, kendi kariyeri açısından da hakim olduğu suç – polisiye türüne korku ve gerilim ögeleri ekleyerek sıradışı bir filme imza attı. Hitchcockvari sahneleriyle gerilimin dozunun bir an bile düşmesine izin vermeyen film, müzikleri ve leziz diyaloglarıyla da türünün en önemli örnekleri arasında yer alıyor. Eklemekte fayda var; Scorsese’nin her konuda en ince ayrıntısına kadar düşündüğü ve elindeki senaryoyu incelikle işlediği bilinir ama bu filmde de kendisiyle çalışan kurgucusu Thelma Schoonmaker’ın işçiliği filmin başarısında azımsanamayacak bir yer kaplıyor.

Spoiler vermeden anlatmanın neredeyse imkansız olduğu, gerçek ile hayal arasında keskin geçişler yaşatan filmin en çarpıcı bölümü, DiCaprio’nun canlandırdığı Teddy karakterinin melankolik bir müzik eşliğinde Dolares ile konuştuğu rüya sekansı. Teddy’nin içinde bulunduğu durumu anlamlandırmaya başladığı sahne film için kilit bir konumda bulunurken, oldukça dramatik  bir altyapıya da sahip.

Scorsese’nin işçiliğinden bahsetmişken, hikayenin tamamının Teddy’nin gözlerinden anlatılıyor olması içi boş bırakılmış bir detay değil. Zira; film süresince Teddy’nin yer almadığı tek bir sekans bulunmuyor. Böylelikle final sekansında bulmacanın tamamı çözülürken, Scorsese anlattığı hikayenin altını başarıyla doldurmuş oluyor. (Utku)


Take Shelter (2011)

Amerikan bağımsızları söz konusu olduğunda kişisel tarzıyla ön plana çıkan yönetmenlerden Jeff Nichols’ın ikinci uzun metrajlı filmi Take Shelter, özellikle etkileyici ruhsal çözümlemeleri ve atmosferiyle 2011’in en çok ses getiren yapımlarından bir olmuştu. Öyle ki Sundance ve Cannes gibi, yaklaşım olarak birbirinden oldukça farklı festivallerde adaylık elde edip birçoğundan da ödülle dönmeyi başardı. Yönetmenin, Amerikan orta sınıfına getirdiği gerçekçi bakış açısını, özellikle ana karakterin ruhsal değişimleri üzerinden yarattığı sürreal yaklaşımla bir arada kullanma konusunda gösterdiği başarı; Take Shelter’ın yer yer dram ve bilim kurguya eğreti durmadan kayabilmesini sağlıyor.

Filmin, özellikle karakterin zihinsel gelgitlerinde zirveye ulaşan etkileyici anlatılardan biri de yazımıza konu olan rüya sahnesi. Bu sahnede, karakterimizin içinde bulunduğu takıntılı durumun ulaştığı seviyeyi görsel bir muazzamlıkla bir arada görüyoruz. Sıradan bir gerilim hissiyatıyla başlayan sahnenin, sonunda ulaştığı görkem; özellikle de ses efekti kullanımıyla, izleyiciyi kabusa tanıklık etmekten kabusu yaşamaya doğru götürerek eşine az rastlanır bir sinemasal deneyimin ortaya çıkmasını sağlıyor. Burada rüya sahnesinin daha önce gördüklerimizin yanında kendine has bir önem kazanması sağlayan şey de; sıradışı bir gerilim ve çatışmaya maruz kalmış bir zihnin ürünü olmasında yatıyor. (Kerem)


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →