· 8 dk okuma

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri

Bu yıl Anadolu Üniversitesi ve İletişim Bilimleri Fakültesi tarafından 18.’si düzenlenen ve gün geçtikçe daha ciddi bir tecrübeyle kendini yenileyebilen Eskişehir Film Festivali 6 Mayıs Cuma akşamı açılışını Sinema Anadolu’da düzenlenen geceyle gerçekleştirdi. Açılış töreni oldukça keyifli aynı zamanda da duygusal anlara sahne oldu.

Bu yıl artık “reşit olan”  festivalin henüz başlangıç aşamasındayken “Sinema Günleri” adı altında yapıldığı ve artık gelinen noktanın gurur verici olduğu belirtildi. Festivalin Onur Ödülü bu yıl Yılmaz Güney ve Şerif Sezer’e verildi. Yılmaz Güney’in ödülü Fatoş Güney’e takdim edilirken Fatoş Güney sahneye çıkmadan önce hatırladığı bir anıyı katılımcılarla paylaştı. Paris’te Türk vatandaşlığından çıkarıldığını öğrenen Yılmaz Güney’in duyduğu üzüntüye karşı Fatoş Güney o vatandaşlığın kağıt üzerinde olduğunu ve asıl ülkesinin insanlarının kalbinden onu kimsenin çıkaramayacağını söylediğini belirtti. Nitekim almaya devam ettiği ödüller de aslında bu bağlılığın ve sevginin bir temsili gibiydi.

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ VE İLETİŞİM BİLİMLERİ FAKÜLTESİ TARAFINDAN DÜZENLENEN 18. ULUSLARARASI ESKİŞEHİR FİLM FESTİVALİ, DÜZENLENEN AÇILIŞ TÖRENİYLE GÖSTERİME BAŞLADI. (KADİR ARSLAN/ESKİŞEHİR-İHA)

Şerif Sezer ise aldığı Onur Ödülü üzerinde sahnede gözyaşlarına hakim olamadı. Kariyerinin başından bugüne oluşturulan kolajı izledikten sonra bütün hayatını gören ve duygulanan Şerif Sezer ödül için teşekkür etti. Başka Sinema da Sinema Kültürüne Katkı ödülüyle festivalden ödülle dönenlerden oldu. Yılın Performansı ödülünü ise törene katılamayan Esme Madra ile Özgür Emre Yıldırım aldı. Keyifli bir açılış töreninin ardından festival Aile Reisi filminin gösterimiyle başladı.

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri

Aile Reisi – Mahana (2016)

Eskişehir Film Festivali’nin açılış töreninin ardından festival kapsamında izleyiciyle buluşturulan ilk film Aile Reisi oldu. Witi Ihimaera’nın  The Whale Rider adlı romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Lee Tamahori oturuyor. 1960’ların Yeni Zelanda’sında geçen hikaye aralarında husumet bulunan iki ailenin “liderleri” üzerinden ilerliyor ve gelişiyor. Mahana’ların aile reisi oldukça katı, ailesini çalıştırarak onlara lütufta bulunduğunu durmaksızın göze sokan bir baba figürü ve iktidarın tek temsili olarak karşımıza çıkıyor. Erk’in izin vermemesi sebebiyle istemediği işte çalışan, evlenemeyen ya da hiçbir şeye sesini çıkaramayan aile bireylerinin yanında filmin daha ilk sahnesinden hem çekim teknikleriyle hem de takılan kıravat gibi basit detaylarla farklılığı ön plana çıkarılan bir Simeon karakteri var. Filmde aslında birbirine geçmiş roller ve birbirinin rollerini doğrulayan ya da karşı duran karmaşık karakterler var. Özellikle Türkiye sinemasının son döneminde önemli ölçüde ön plana çıkan kadın konulu filmler erkek ve kadına çok belli roller yüklemeye başladığından ve hatta toplumsal cinsiyet rollerini yansıtırken yeniden kurabilme tehlikesine düştüğünden bir Yeni Zelanda filmindeki rolleri karmaşık bulmamız kulağa normal gelebilir.


mahana-FilmLoverss

Filmde ailenin reisi konumundaki dedeyle çatışma yaşayan torun meselesinde oğlunun tarafını tutan ve iktidarı onaylamayan ona karşı gelen bir baba varken karısı ise erkeğin bu iktidarını onaylar ve dede-torun çatışmasında dedenin yanındadır. Yanı sıra büyükanne ise erk’in karşısında daha güçlü duran ve ona karşı çıkabilen bir kadın karakterdir. Bu hikayede söylenebilecek en açık durum da bütün erkeklerin ve kadınların sistemi onaylayan ve devam ettiren bireyler olmak zorunda olmadığı bu kabullenme ya da başkaldırmanın salt olarak erkeğe ya da kadına yüklenemeyeceğidir. Bu noktada alıştığımız rollerin dışına çıkması bakımından Aile Reisi yararlı bir deneyim olarak tanımlanabilir.

Saraybosna’da Ölüm – Smrt u Sarajevu (2016)

Başarılı yönetmen Danis Tanovic’in Barlinale’de Jüri Büyük Ödülü’nü kazandığı filmi Saraybosna’da Ölüm, I. Dünya Savaşı’ndan beri süregelen ve Bosna-Hersek’in büyük yaralar aldığı süreci Saraybosna’nın ünlü bir otelinin içerisinde en baştan alegorik bir anlatımla izleyicinin yorumuna bırakıyor. Avusturya Macaristan Arşidükü François Ferdinand’ın suikastine imza atan, tarih kitaplarımızda yalnızca bir Sırp milliyetçisi olarak anılan Gavrilo Princip’in temsili bir karakter belinde silah ve Gavrilo Princip’i bir kahraman olarak gören ailesi tarafından aynı ismin konulmasıyla bu alegorik anlatıda yerini alır. Yanı sıra Franz Ferdinand’ın temsili Fransız bürokratın da otelde yerini alması ve olası bir suikast tehdidine karşı korunmasıyla hikayenin iki zıt kutbu da filmin içine yerleştiriliyor. Bunun yanında otelin içinde ilerleyen birbiriyle bağlantılı ancak ayrı hikayeler var.

death - in - sarajevo - filmloverss

Otelin çatı katında çekimleri yapılan bir Saraybosna belgeseli devam ederken otelin mutfağında ve çamaşırhanesinde ise büyük bir grev hazırlığı yapılmaktadır. İki aydır maaşlarını alamayan çalışanlar otelde yapılacak olan kutlama sebebiyle otele akın edecek olan Avrupa basınının ilgisini kendi üzerlerine çekebilmek adına kutlamanın olduğu gün grev yapma kararı alırlar. Grevin başına getirilen kadın çalışanın kızı da otelde çalışsa da bu olayda daha patrondan yana bir tavır sergiler ve grevi engellemeye çalışır.

Filmin öne çıkan plan sekanslarında kullanılan en önemli unsur yürüme ve takiptir. Patronun gözdesi Lamija’nın ve patronun otelin içinde oradan oraya kendinden emin bir şekilde yürüyüşleri uzun uzadıya izleyiciye sunulur. Lamija’nın her bir adımı mutlak suretle sert, kararlı ve hızlıdır. İçinde bulunduğu dünyaya ve şartlarına tamamen adapte olmuş görünen Lamija annesinin grev kararını da reddeder. Filmin ilerleyen bölümlerinde ise bu kararlılığı birçok yönden aşağılanması ve incitilmesi ile sistemin gerçek yüzüyle tanışıp tamamen kendine kapanarak otelin içinde oradan oraya ağlayarak koşmasına evrilir. Patronun yürüme sekansları da filmin sonunda tamamen değişmiş olacaktır. Aslında bu yürüme sekansları izleyiciye bireyin sistem içindeki değişken ve kaygan durumunun bir temsilini sunması açısından oldukça önemlidir.

Bosna-Hersek ile ilgili her zaman iki gerçeğin var olabileceği vurgusunu yapan yönetmen, her durumun konuşulabileceğine dair inancını filme derinden yansıtıyor. Tarihe ikinci kez yaşanma şansı veren film bu sefer durumları tersine çeviriyor ve izleyicisine “bu şekilde her şey daha iyi mi olacaktı?” sorusunu sorduruyor.

Köpek – The Dog (2015)

Yönetmen Esen Işık’ın ilk uzun metraj filmi olan Köpek, bütün hikayenin Türkiye’de geçmesine ve oyuncularının Türkiye vatandaşı olmasına rağmen Kültür Bakanlığından destek alamamış bir film. Bu yüzden film için İsviçre yapımı demek daha doğru olacaktır.

İzleyicisine karanlık bir tablo sunan film aslında sırtını salt gerçekliğe dayıyor. Küçük detaylar dışında birbirine bağlanmayan üç ayrı hikayenin anlatıldığı filmin esas derdi eril şiddet ve seyirci kalma olarak ortaya çıkıyor. Eril şiddet dendiğinde akla gelen ilk durum kadına şiddet olsa da Esen Işık bu eril şiddeti daha derinden inceliyor filminde. Kadına uygulanan şiddetin yanı sıra trans bireylerin, çocukların ve hatta hayvanların da şiddete uğradığını söyleyerek şiddetin kollarını analiz ediyor. Şiddet aslında o kadar da kapalı kapılar ardında gerçekleşmiyor. Köpek filmi, her gün, herkesin gözü önünde ve herkes tarafından deneyimlenebilecek olan şiddet unsurunu uygulayan ve şiddete maruz kalan iki taraf varken, görülmeyen bir üçüncü tarafı yani seyirci kalanları da ayyuka çıkararak üçgeni tamamlıyor.

kopek-FilmLoverss

Kocasından şiddet gören bir kadının, hayatında sürekli itilip kakılan ve duygularını dilediği gibi yaşayamayan trans kadın ve sokakta mendil satarak bütün parayı babasına vermek zorunda kalan iki küçük çocuğun hikayesinin şiddet sarmalında birleşmesi ne kadar acıysa bu üç hikayenin sonu da o denli acı bir şekilde bitiyor. Bütün karakterlerin naif ve masum yanını temsil ettiğine inandığım yavru köpek ise yönetmen Esen Işık’ın bizzat yaşadığı bir olaya dayanıyor. Filmden sonra gerçekleştirilen söyleşide bir izleyicinin filmin adının neden “Köpek” olduğuna dair sorusu üzerine Esen Işık başından geçen bir olayı izleyicilerle paylaştı. İsviçre’de yaşayan yönetmen, İstanbul’a bir çekim için geldiği sırada yoldan geçerken ölü bir köpeğin etrafındaki yavruları gördüğünü ancak acelesi olduğu için geçip gittiğini anlattı. Gördüğü o manzaranın bütün gün aklının bir köşesinde durduğunu ve günün sonunda yavruları gördüğü yere geri döndüğünü ancak yavruların artık orada olmadığını söyledi. Bu olay da seyirci kalma durumuyla ilgili yönetmeni ciddi düşüncelere sevk ettiğinden filmin içinde bu şekilde yer almasını istemiş.

Nefesim Kesilene Kadar (2015)

Belgesel çalışmaları olan Emine Emel Balcı’nın ilk uzun metraj filmi Nefesim Kesilene Kadar, tekstil atölyesinde çalışan Serap adında genç bir kızın yaşadığı sorunlar ve bu sorunlarla baş etme yöntemleri üzerinden ilerliyor. Ablası ve eniştesiyle yaşayan Serap, ataerkinin tüm varlığını eniştesi ve onu durdurmayan ablası üzerinden hissetmektedir. Hayata tutunmasını sağlayan en önemli unsur ise uzun yol şoförü olan babasının kesin dönüş yapacak olması ve birlikte ev tutacak olmalarıdır. Ancak güven ve sevgi duyduğu her bir birey tarafından yara alan Serap, kendi yaralarına ağlamak yerine onu yaralayanlardan küçük-büyük intikam alma yolunu tercih eder. Bu noktada biraz da bir anti-kahraman yaratmak istediğinden bahseden Emine Emel Balcı, kadın kavramının sinemada genellikle naiflik ve saflık gibi kavramlarla desteklendiğini buna karşı kendisinin de Serap’ın ise belli başlı kötülükleri yapabilecek bir karakter olmasına özellikle dikkat ettiğini belirtti. Ancak “bir kadının da içinde kötülük bulunabilir” önermesini izleyiciye sunduktan sonra bu kötülüğün arka planını bir yurt geçmişiyle doldurmak ve bu yurt geçmişinin seyircinin gözünde Serap’ın işlediği bazı suçları aklayacak olması biraz ikircikli bir durum. Kadının özünde saf olduğu ancak şartların onu bu noktaya getirdiği vurgusu benim için verilmek istenen mesajla çelişen bir durum.

Nefesim_Kesilene_Kadar_FilmLoverss

Esme Madra’ya 18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’nde ödül kazandıran oyunculuğu gerçekten filmin değinilmesi gereken noktalardan bir tanesi. Yanı sıra karakterleri birbiriyle eşleştirmek için yönetmenin benzer çekim açılarından faydalanmış olması, karakter isimlerinin her bir rol için düşünülerek özenle seçilmiş olması ve bu isimlerin klişelere yaptığı vurgu filmin takdir edilmesi gereken artılarındandı.

Sonuç olarak yaşadıkları hayatın kurbanı olan ve elinden hiçbir şey gelmeyen kadın öykülerine oldukça aşinayız ve bu durumu kendi yolunu çizen güçlü bir Serap karakteriyle kıran Nefesim Kesilene Kadar, kadınlara nefesleri kesilene kadar mücadeleyi bırakmamaları gerektiğini hatırlatıyor.

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali – Kapanış

Festivalin son gününde söylenebilir ki, Eskişehirliler özellikle öğrenciler, oldukça keyifli ve sinemayla dopdolu bir hafta geçirmiş oldu. Bu yıl 18.si düzenlenen festival, film festivallerinin genelinden aşina olduğumuz aksaklıklardan oldukça uzaktı. Festivali takip ettiğim süre boyunca hiçbir altyazı aksaklığıyla karşılaşmadığımı belirtmeliyim. Filmler her zaman tam vaktinde başladı ve iki dakika gecikmeyle bile izleyiciler içeri alınmadı. Seyir zevkinin bölünmemesi konusundaki hassasiyetlerinden ötürü çoğunluğu Anadolu Üniversitesi öğrencilerinden oluşan festival ekibini kutlamak gerekir.

Festival ekibi seyir zevki konusunda bu denli hassasken maalesef çoğunluğu yine öğrencilerden oluşan seyirci bu konuda çok da hassas değildi. Festival seçkisinde yer alan filmlerin büyük bir kısmı elbette Türkiye gerçeklerinden besleniyor ve izleyiciye bu acıyı yansıtıyordu. Bu acıdan fazlasıyla bunaldığını düşündüğüm izleyiciler de etrafındakileri rahatsız etmekten çekinmeden filmlerle dalga geçiyordu. Birkaç kez karşılaştığım bu durum, beni festivale katılan öğrencilerin yeni bir film izleme pratiği geliştirdiğini düşünmeye sevk etti. Yanı sıra eleştirebileceğim bir durum da söyleşilerin festival ekibinin hazırladığı sorular üzerinden ilerleyip izleyiciye çok az soru sorma ve yönetmenle iletişime geçme hakkı tanınmasıydı.

Eskişehir’in öğrencisi bol, genç ve dinamik yönüyle festival boyunca süregelen yağmurlu havası biraz tezat gelebilse de, bu dinamik tavır festival coşkusunu yüksek tutarken yağmurlu hava da izleyiciyi kasveti bol festival filmlerine hazırlıyordu. Son olarak oldukça keyifli geçen organizasyon için festivale katkıda bulunan herkese teşekkürler!


Ecem Şen

Ecem Şen

675 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →