En Umutsuz Olduğumuz Anlarda Dahi Karamsarlığa Kapılmamamızı Öğreten 12 Film!
“Umutlanmaktan bile korkar olduk..” Son zamanlarda pek çok kişiden bu sözü duyuyoruz. Geleceğe mutlu ve umutlu bakmaya çalışsak da takılan çelmelerle bir an tüm iyimser bakış açımızı kaybediyor, karamsarlığa doğru sürükleniyoruz. Bu modern hayatın handikapı sanırım… Peki bu ani gelen karamsar ruh halini nasıl engelleriz? Nasıl nefes aldığımız her gün umudun bitmediğini kendimize hatırlatabiliriz? Tabii ki bu umutsuzluk buhranına pek çok iyi gelecek şey vardır ama biz her zaman çareyi sinemada bulanlar olarak, kafamızı yine beyazperdeye çevirdik. Sizler için bizi en umutsuz olduğumuz anlarda bile o çukurdan kurtaran ve bize karamsarlığa kapılmamamızı öğreten filmleri sıraladık!
En Umutsuz Olduğumuz Anlarda Dahi Karamsarlığa Kapılmamamızı Öğreten 12 Film!
The Great Dictator – 1940

The Great Dictator, özgürlüğün dibe vurduğu, insanlığa darbe indiği; II. Dünya Savaşı öncesi adeta felaketin habercisi bir dönemin etkileyici bir fotoğrafını çeker. Filmin ana karakterlerinden biri olan Adanois Hynkel aslında dünya tarihinin en faşist liderlerinden biri olan Adolf Hitler’i temsil eder. Gamalı hacın yerini iki çarpı işaretinin aldığı Hynkel’in Tomania’sı esasında Hitler’in Almanyası’ndan pek farklı değildir. O dönemde çok fazla bilinmemesine rağmen, Chaplin’in ön görüsüyle beyazperdeye aktarılan Yahudi ırkına yönelik soykırımın ayak sesleri; sadece 20. yüzyılın ilk yarısında hüküm süren faşizme değil tarihte daha önce de yerini almış ve sonrasında da alacak olan -adı ne olursa olsun- bütün iktidarlara ait ipuçlarıyla doludur. Charlie Chaplin bu filmde karşımıza iki farklı karakter olarak çıkar. Hem acımasız diktatör Hynkel’e hem de Yahudi bir berbere hayat veren oyuncu; terazinin iki kefesine de kendine koyarak, iki karşıt tarafı da muazzam bir şekilde yansıtır.
La double vie de Veronique – 1991

Fransa-Polonya ortak yapımı psikolojik dram türünde bir film olan The Double Life of Veronique, filmin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen, Üç Renk serisine imza atan Krzysztof Kieslowski’nin Polonya dışında çektiği ilk filmdir. Renk üçlemesinden önce çektiği bu filmde Kieslowski bize şiirsel bir anlatımla karşılar. Filmin başrolünde, Kırmızı’da da gördüğümüz, Irene Jacob yer alır. Fransa’da yaşayan Veronique ile Polonya’da yaşayan Weronika’nın öyküsünü anlatan filmde Jacob’u hem Veronique hem de Weronika olarak izleriz. Farklı ülkelerde yaşayan, isimlerine kadar her şeyleri birbirine fazlasıyla benzeyen ama hiçbir şekilde tanışmamış ve benzerliklerin dışında hiç bir bağlantıları olmayan iki kadının gizemli bir şekilde birbirlerinden etkilenmelerinin anlatıldığı film, yarattığı Veronique / Weronika karakteriyle kadının kusursuzluğunu simgelemek isteyen Kieslowski’nin kadına bir övgüsüdür aslında…
Forrest Gump – 1994

Zeki bir insan değilim ama sevgi nedir bilirim…’ Tesadüf rüzgarlarının estiği hikayesini, izleyiciye en saf ve yalın haliyle sunabilen Forrest Gump, izleyiciye farklı bir perspektiften bakmasını sağlıyor. Film, öğrenme güçlüğü yaşayan ancak atletik olarak inanılmaz yeteneklere sahip olan; bir bankta oturup yanındaki yabancılara kendi hayat hikayesini anlatan Forrest’in öyküsü. Winston Groom’un aynı adlı romanından Robert Zemeckis tarafından beyazperdeye uyarlanan Forrest Gump; müziklerinden, renklerine varıncaya dek birçok konuda sinemanın göz bebeklerinden biridir. Özellikle Tom Hanks’in muhteşem performansıyla sinema tarihine geçen Forrest Gump, hayata karşı takındığımız tüm o umutsuz ve mutsuz halleri ortadan kaldıran, adeta mutluluk aşılayan bir film!
Life is Beautiful – 1997

II. Dünya Savaşı zamanında bir toplama kampında geçen hikayesiyle sinemaseverlerin ‘mutlaka izlenmeli’ kategorisine dahil ettikleri Life is Beautiful’u, onca kötülüğün yapıldığı bir toplama kampında, baş kahramanımız hayat dolu Guido’nun oğluna her şeyin aslında bir oyun olduğuna nasıl inandırdığını, gözleri dolu bir şekilde izlemeden edemeyiz. Zengin ve aristokratik bir aileden gelen Dora ile Yahudi Guido’nun mutlu bir evlilikleri, Giosue adında da bir çocukları vardır, ta ki Guido’nun oğluyla birlikte Yahudi toplama kampına götürüldüğü o güne kadar. Giosue’nin doğum gününde Guido, oğluyla birlikte kendisini bir toplama kampta bulmuştur. Guido, oğluna kampta olup biten her şeyin aslında bir oyun olduğunu, eğer bu oyunu kazanırlarsa doğum gününde istediği o tanka sahip olacağını söyler.
Her Şey Çok Güzel Olacak – 1998

Cem Yılmaz ile Mazhar Alanson’un birbirinden çok aykırı iki kardeşi, Altan ile Nuri’yi canlandırdığı; hikayesiyle, diyaloglarıyla ve müzikleriyle akıllara kazınan Her Şey Çok Güzel Olacak, aradan uzun yıllar geçse de hissettirdiği duyguların değişmeyeceği, insana izledikçe mutluluk ve umut aşılayan filmlerden! ‘Bu Ne Biçim Hikaye Böyle’ parçasını her duyduğumuzda Bodrum’a doğru yola çıkan Altan ile Nuri’yi anımsadığımız; ‘bilemiyorum’ yüklemine ‘bilemiyorum Altan!’ eklemesini yapmadan duramadığımız film… Altan gecenin geç saatlerinde bir kavga nedeniyle uzun zamandır görmediği abisi Nuri’yle karşılaşır. Tüm hayali bir bar açmak olan ve onun için her şeyi yapmayı göze alan Altan; Nuri’nin bir ecza dolabında çalıştığını öğrenince depoyu barı açması için para kaynağı olarak görür. Uzun uğraşlar sonucunda abisiyle yakınlaşmayı başaran Altan, hem kendisini hem de Nuri’yi tehlikeye atacağı maceraların içine girmiştir. Ancak Nuri ile Altan ne olursa olsun, her şeyin çok güzel olacağını umarak yaşamaya devam edeceklerdir…
Bir barı açıyorum, iki Ayla’yla aramı düzeltiyorum, üç babamı da yanıma alıyorum. Olay bitmiştir!
The Pursuit of Happyness – 2006

Tüm şansızlıklara rağmen umutlarını ve hayallerini kaybetmeyen bir baba oğlun hikayesini anlatan The Pursiut of Happyness’in başrolünde ünlü oyuncu Will Smith’i oğlu Jaden Smith ile birlikte izliyoruz. İtalyan yönetmen Gabriele Muccino’nun imzasını taşıyan filmin senaryosunu ise Steve Conrad üstleniyor. Kaybetmenin her şey olmadığını, her zaman düştüğümüz yerden kalkmamız gerektiğini ve ne olursa olsun umudumuzu kaybetmemeyi aşılayan bu hikaye aslında Chris Gardner’in gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmıştır. İşleri yolunda gitmeyen ve eşi tarafından terk edilen bir adamın çocuğuyla olan yaşam mücadelesini izlediğimiz filmde, evsiz ve parasız olmasına rağmen pes etmeyip hayal kurmaya devam etmesine ve sonunda bu mücadelesinden galip gelişine tanık oluruz. Film, Chris’in oğlu Christopher’la olan diyalogları, ona verdiği öğütlerle tabiri caizse içimizi ısıtır.
Children 0f Men – 2006

2027 yılında geçen bir hikayeyle karşı karşıyayız. Dünyada 18 yıldır hiçbir çocuk doğmamakta, insanlık da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Farklı ve fazlasıyla özün bir anlatıma sahip olan Children of Men, eski eşi aracılığıyla genç bir kadını kaçırma planına dahil olmak zorunda kalmış olan Theo (Clive Owen)’nun ekseninde gelişir. Gerçekleri öğrendiğinde kendini bir anda insanlığın kurtarıcısı pozisyonunda bulan Theo, kaçırdıkları genç kadının hamile olması ve bu bebek -eğer doğarsa- 18 yıl sonra doğan ilk bebek olacak olması ile karşı karşıyadır. Bir şekilde genç kadınla birlikte yalnız başına kalan Theo insanlığı kurtarmak için çareyi otoriteden kaçmakta bulacaktır. Filmin yönetmen koltuğunda ise Alfonso Cuaron oturmakta.
Soul Kitchen – 2009

Sevgilisi Almanya’dan Şangay’a taşınan ve işlettiği Soul Kitchen adlı restoranda işleri pek yolunda gitmeyen Zinos’un hayatını düzene sokmasını ve hayallerini hayata geçirmeye çalışmasını izlediğimiz filmin yönetmen koltuğunda Fatih Akın oturuyor. Sevgilisinin yanına Şangay’a gitmek isteyen Zinos dükkanı kardeşi İllias’a bırakmak ister; ancak İllias’ın paraya ihtiyacı vardır ve dükkanı bir emlakçıya satar. Film, bunu öğrenen ve restoranını emlakçının elinden kurtarmaya çalışan Zinos’un kardeşiyle olan ilişkisine ve umutlarının yeşermesine oldukça keyifli bir bakış atar.
50/50 – 2011

Gerçek bir hikayeden yola çıkarak çekilen; dostluk ve sevgi gibi kavramlarla bizleri buluşturan 50/50; radyo programları için metin yazarlığı yapan 27 yaşındaki Adam’ın nadir görülen omurga kanserine yakalanmasını ve ardından gelişen olayları konu alır. En iyi dostunun, annesinin ve kanserle mücadele derneğindeki terapistinin yardımlarıyla, hayattaki en değerli şeyleri yeniden keşfedecek olan Adam’ın yaşadıklarını anlatan filmin senaryosunda ise gerçekten kansere yakalanan ve bu süreci deneyimleyip, benzer duyguları hisseden Will Reiser’ın imzası bulunuyor. Belki de bu nedenledir ki; hikaye izleyicinin ruhuna işliyor, kalbini ele geçiriyor ve yaşama olan bakışını değiştiriyor.
Detachment – 2011

Yedek bir öğretmen. Kadrolu öğretmenler derse gelemediğinde onların yerine derse giren bir öğretmen. Okula, iş arkadaşlarına, öğrencelerine; kendisi dışında hiçbir şeye bağlanmayan bir adam. Bu köksüz yolculuk Henry’nin depresif bir okula gelmesi ile kesilir. Kendisinin dünyasına düşmüş olan Henry artık zıtlıklar ve farklılıklardan çok farklı bir duygunun eşiğine girer ve okuldan kaçan bir öğrenciyi evine dönmeye ikna etmesi ile aynılıktan kaçan kendisini aynı insanlar arasında bağ kurmasına eve dönmesine ikna eder. Öğretmen depresyon ile beraber umut ışığı karmaşası içerisinde bulur kendini…
Frances Ha – 2012

Noah Baumbach imzalı France Ha; 27 yaşında ve hayatı ‘undateable’ kavramıyla bütünleşen, bir dans topluluğunda çıraklık yapan ve istediği kariyerine ulaşamayan Frances’ın hayatı ve kendisini keşfetmesini konu alıyor. Greta Gerwig, Mickey Sumner ve Adam Driver’ın başrollerinde yer aldığı, siyah beyaz görüntüleriyle izleyenlere keyifli bir seyirlik vaat ediyor. Film; ‘gerçek hayat ve sorumluluklar’ ekseninden kurtulamayan, ama hayallerinden de vazgeçemeyen her 20’li yaşların sonlarında yer alan insanın içinde olduğu ruh halini keyifli bir şekilde ele alıyor.
Beasts of the Southern Wild – 2012

Juicy and Delicious adlı iyatro oyunundan beyazperdeye uyarlanan Beasts of the Southern Wild; altı yaşında olan Hushpuppy’nin dünyasını konu alır. New Orleans’ın kıyılarında fakir olsa da mutlu bir şekilde babasıyla birlikte yaşayan altı yaşındaki Hushpuppy’nin alkolik babası Wink günden güne iyileşirken gizemli bir hastalığa yakalanır. Eşi benzeri görülmeyen ve ne olduğuna dair tanı koyulamayan bu hastalık dünyanın işleyiş düzenini derinden sarsar ve bir nevi kıyameti tetikler. Tarih öncesinde yaşamış olan ‘Auroch’ isimli antik ordu mezarlarından çıkar ve dünyanın sonunu getirmek için savaşmaya başlar. Şimdi küçük Huspuppy yaşadığı topluluk olan Delta’yı terk ederek dünyanın diğer ucundaki annesini aramaya başlayacaktır… Hem babasını, hem sular altındaki evini kurtaracak tek kişi Hushpuppy’dir!
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →