En Kötüden En İyiye Quentin Tarantino Filmleri
Quentin Tarantino, çizdiği karakter portreleri ve görkemli filmografisine temel oluşturan referansların eşliğinde farklı bir dünyaya adım atmamıza vesile olur her daim. Kamera açıları, yakın çekimler, siyah ve beyazın kontrastı, pikaplara olan ilgisini sinemaseverlere aktarması, karakterlerin aynalarla olan münasebetleri, oldukça eğlendiren dans ve bir o kadar da soğuk terler döktüren işkence sahneleri, olmazsa olmaz restoran diyalogları ve elbette ki araba sahneleri… İşte bu motiflerin bir araya gelmesiyle hayat bulan Tarantino filmlerini ve auteur yönetmenin eşsiz sinematik evreninini mercek altına almak istedik. Özgün bir sinematik evren yaratmadaki başarısı düşünüldüğünde, Tarantino’nun hiçbir filmini ‘kötü’ olarak nitelendiremeyiz elbette ki. Bu yüzden sıralama yaparken Tarantino’nun filmografisini kendi içinde değerlendirdiğimizi belirtelim.
Katkıda Bulunanlar: Batu Anadolu, Büşra Şavlı, Damla Durmaz, Ecem Şen, Emre Serbes, Melike Ölker, Okan Toprak, Özge Yağmur, Serdar Durdu, Tolga Demir, Utku Ögetürk
En Kötüden En İyiye Quentin Tarantino Filmleri
8. Jackie Brown

1992 yılında tüm sinema camiası tarafından konuşulan ilk filmi Reservoir Dogs, senaryosunu yazdığı 1993 yapımı True Romance ve yönetmenin çıkışının basit bir sürprizden çok daha fazlası olduğunu ispatlayan Pulp Fiction sonrası Tarantino’nun kariyerinin hemen başında yakaladığı bu çizgiyi koruyup koruyamayacağı merak konusuydu. Four Rooms faciası, From Dusk Till Dawn filmi gerçekleşmişti gerçekleşmesine fakat izleyici Tarantino’nun yönettiği bir film görmek istiyordu.
1997 yılına gelindiğinde Tarantino üçüncü uzun metrajını çekti. Hem de bu yeni filmin Tarantino’nun başyapıtı olması için tüm koşullar vardı: İstismar sinemasının Tarantino tarafından hafif oynanmış kodları, suç romanları ile yönetmenin de kişisel favorilerinden olan Elmore Leonard’ın Rum Punch kitabından uyarlanan, tam da Tarantino’nun kalemi diyebileceğiniz bir hikâye ve tabii ki 70’lerin istismar sinemasının ünlü ismi Pam Grier. Hatta filmin adı bile Grier’in başrolünde yer aldığı Foxy Brown’a selam çakıyordu. Fakat çoğu izleyici genel anlamda –belki de yukarıda bahsi geçtiği gibi beklenti büyük olduğu için- Jackie Brown’dan 100% tatmin olamadı. Oldukça etkileyici bir açılış sekansı ile başlayan film, kalburüstü bir çizgide gitse de hiçbir zaman o beklenilen tavanı yapamadı.
Hostes olarak çalışan ve kafasını dinleyeceği günlere iyice yaklaşan Jackie Brown’un içinden çıkılması zor olayların arasında kaldığı, Tarantino’nun pek çok alametifarikasını tekrardan gördüğümüz yapımı kötü bir film olarak değerlendirmek imkansız olsa da Jackie Brown’un birbirinden başarılı filmlerden oluşan bir filmografiye sahip Tarantino’nun kariyerininin en iyi yapıtlarından biri olmadığı da bariz bir gerçek.
7. Death Proof

Tarantino hayranlarının listelerinde daima alt sıralarda bulunan ve sinemaseverler tarafından da pek beğenilmeyen Death Proof başarılı yönetmenin en görmezden gelinen ve değeri bilinmeyen filmidir. Özellikle 70’lerin slasher ve seri katil filmlerine göndermelerle dolu film bir nevi Tarantino’nun hayran olduğu filmlere karşı gösterdiği bir saygı duruşudur. “İzlediğim her filmden çalarım.” diyen sinefil yönetmenimiz Death Proof’ta kendi hayran olduğu slasher’dan karate filmlerine, B filmlerden pornografik filmlere kadar birçok türün, başarılı yapımlarından faydalanmıştır.
Austin’in en ünlü DJ’i olan Jungle Julia en yakın arkadaşları Shanna ve Arlene’le eğlenmektedir. Sabaha kadar eğlenen üçlü bir şeyin farkında değildirler; yaptıkları her şey Mike isimli psikopat bir eski dublör tarafından gözlenmektedir. Günlerdir kızların peşinde olan ve onlara zarar vermek için her yolu denemeyi kafaya koyan Mike ile kızlar arasındaki amansız gerilimi konu alan film aynı zamanda Tarantino’nun ilk görüntü yönetmenliği denemesi olması açısından da önemlidir.
Tarantino filmlerinin karakteristik özelliklerinden biri olan, oyuncuların muazzam performansları bu filmde de kendini hissettirirken korku filmlerinin usta yönetmeni Eli Roth’un da filmde oyuncu olarak yer aldığını hatırlatmakta fayda var.
6. Django Unchained

İnsanın olduğu her yerde ve her çağda kölelik şekil değiştirse ve daha şeffaf bir hal alsa da varlığını sürdürüyor. Geçtiğimiz aylarda polis şiddetini protesto eylemlerine katılan Tarantino’nun daima katledilenlerin ve ezilenlerin tarafında olduğunu söylemlerinden hatırlıyoruz. Bu konularda hassas bir yönetmenin köleliği ele aldığı filmi Django Unchained de gerek karakteristik özellikleriyle, gerek dev oyuncu kadrosuyla radarımızdan kaçmıyor. Yarım kalan müzikler, Tarantino kırmızısının ön planda tutulduğu bol kanlı sahneler, köleliğin uç noktada konumlandırılan bir hayli sert eleştirisiyle yönetmenin zekası bir kez daha karşımızda.
Amerikan İç Savaşı’nın hemen öncesinde revaçta bir meslek olan ödül avcılığı ve siyahilerin hayatlarının ne kadar ucuz olduğu bağı üzerine şekillenen hikâyede Tarantino; bir siyahi kölenin ödül avcısıyla tanıştıktan sonra değişen hayatını ele alıyor. Karısını kurtarmaya çalışan siyahi kölenin zaman zaman sinir bozacak noktaya ulaşan sancılı mücadelesi tarihi göndermeler ve başarılı bir kurguyla şekillenince sinemasal hazzın doruklarına ulaşmak kaçınılmaz oluyor. Tarantino’nun köleliğe yaklaşımını özel kılan unsurlardan biri de Samuel L. Jackson’ın başarılı bir şekilde canlandırdığı Stephen karakterine baktığımızda ortaya çıkıyor. Aslında beyaz-siyah ayrımından ziyade paranın şekillendirdiği ilişkilere dikkat çekmek isteyen Tarantino, bu hususta Stephen’ı kilit karakterlerden biri haline getiriyor. Filmin dikkat çeken bir diğer özelliği ise Christopher Waltz, Leonardo DiCaprio, Samuel L. Jackson, Jamie Foxx gibi oyuncu performansı defalarca tescillenmiş dev bir kadroya sahip olması. En nihayetinde Django Unchained (Zincirsiz) Tarantino’nun filmografisinde yeri doldurulamayacak bir spagetti western örneği.
5. Kill Bill: Vol. 2

Kill Bill serisinin ikinci filmi ilk filmin bıraktığı yerden devam etmenin yanı sıra, adeta bir psikanaliz seansı gibi ilerleyen daha detaycı ve karakter odaklı senaryosuyla da ön plana çıkan bir yapıya sahip. Tarantino’nun görkemli finalleri sevmesiyle de paralel olarak ele alındığında Kill Bill serisi oldukça görkemli ve unutulmaz bir son yazar. Gelin’in intikamının motivasyonundan ayrı olarak, karaktere eğilerek Gelin’i iyice tanımamızı ve Bill ile olan ilişkilerini incelikli dokunuşlarla anlatır. Uma Thurman’ın muhteşem performansıyla süslenen bu karakter inşası duygu yoğunluğunun en doğru biçimde aktarımıyla sağlanır.
Kill Bill: Vol. 2’yi, Tarantino’nun karakter sineması açısından mihenk taşı olarak gösterebiliriz. Tarantino’nun bu seride Western öğelerini bolca kullanması hikayenin derinliğini çok başarılı bir şekilde artırır. Bu konuda modern sinema içerisinde de değerli bir yer edindiğini söylemek de yanlış olmaz. Daha sonra yapacağı Westernler için de doğru bir referans elde edebiliriz böylece. Zaten çok başarılı olduğu müzik kullanımını da Kill Bill ile bir üst seviyeye çıkartır. Nitekim Kill Bill: Vol. 2, Kill Bill serisi genelinde ama ikinci filmin özelinde, Pulp Fiction sonrasında yakaladığı etkiyi tam olarak devam ettiremeyen bir yönetmenin altın çağının başlangıcı olmuştur diyebiliriz.
4. Kill Bill: Vol. 1

Tarantino, filmografisinin yapı taşlarından biri olarak değerlendirilebilecek olan filmi Kill Bill’i başlangıçta üç buçuk saatlik tek bir film olarak planlamıştı. Ancak daha sonra gündeme gelen baskılar Tarantino’nun bu isteğinin dışına çıkmasıyla sonuçlanmıştı. Bu istekler daha çok maddi anlamda, durumu bir kayıptan kurtarıp iki katı kazanca dönüştürmekti. Üç buçuk saatlik bir filmden kaçacak olan izleyici, film ikiye bölündüğünde filme iki kez gelecek, iki dvd’sini alacak gibi hesaplar dönüyordu. Kill Bill: Vol. 1 ve Vol. 2’nin her yönden bu denli bir devamlılık sağlaması aslında ikisinin tek bir film olmasından kaynaklanır.
Uma Thurman ve Tarantino’nun bir rivayete göre Pulp Fiction çekimleri süresince kendi aralarında konuşup oluşturdukları Bride’ı, elbette ki Uma Thurman’dan başka birinin oynaması beklenemezdi. Düğün gününde karnında çocuğuyla Bill ve ekibinin saldırısına uğrayan ve bu ölümcül baskından sağ kurtulup dört yıllık bir komanın ardından hayata dönen Bride (gelin), ettiği intikam yemini doğrultusunda ölüm listesindeki herkesi bir bir dünya üzerinden silmeye başlar. Bu konu etrafında Tarantino’nun sinematik dehasını ortaya çıkaran çekimlere ve kareografilere yer veren film, her sinemaseverin muhakkak deneyimlemesi gereken filmlerden biri olarak değerlendirilebilir. Başarılı epizodik anlatımı ve flashback-flashforwardların hikayeyi karmaşıklaştırmak bir yana daha da akıcı kılması, en önemlisi müzikleri ve Uma Thurman’ın saç rengine göre belirlenmiş renkleriyle Kill Bill: Vol. 1; Pulp Fiction’ın üzerine çıkamayacağı düşünülen, Tarantino’nun kendisini ve dehasını bir kez daha kanıtladığı bir film olarak değerlendirilebilir.
3. Reservoir Dogs

Tarantino, ismini her filmiyle hafızalara kazıyan ender yönetmenlerden biri kuşkusuz, fakat ilk filmiyle bir anda büyük bir kitlenin favorisi olacağını o bile tahmin edememiş olsa gerek. Küçük ama etkili oyuncu kadrosuyla, düşük bütçesi ve kısıtlı mekan kullanımı ile kendine sinema tarihinde güzel bir köşe kapan Rezervuar Köpekleri, nevi şahsına münhasır yönetmenin diğer filmlerinde de gideceği yenilikçi yolun ilk adımı olmuştur. Mücevher soygunu için bir araya gelen ve farklı renklerde isimlerle anılan profesyonel takım elbiseli bir hırsız çetesinin aralarındaki diyaloglardan ve çatışmalı geçen soygun sonrası şüphe ile yarattıkları kan gölünden beslenen hikaye, döneminin en dikkat çeken yeni kara filmlerinden biridir. Henüz ilk filmiyle 90’ların kara mizahı ve sinemaya yöneltilen postmodernist yaklaşımını, bundan böyle daha çok Tarantino etiketiyle hatırlanacak arthouse aksiyon filmi özellikleri ile birleştirmiş ve klasik akımı hem hikaye yapısı hem şiddeti hem de mizahı ile yıkarak Amerikan Bağımsız Sineması’nın en sevilenlerinden biri olmuştur Tarantino. ‘Bahşiş verme’ tartışmasından ve Madonna’nın ‘Like a Virgin’i üzerine konuşulanlardan başlı başına bir sahne kuran yazar-yönetmen (hatta Mr. Brown), popüler kültür ile karşılıklı beslendiği kadar bu basitliği, tam da geriktiği gibi, toplumsal göndermeleri için bir temel olarak kullanarak bağımsız sinemanın iğnelerini batırmaktan da geri durmaz.
Çok da farklı kurmadığı ‘kötü kahramanları’ ile doğrudan şiddete maruz bırakır seyircisini ve kamerasını kaçırsa da şiddetin volümünü korur Rezervuar Köpekleri. Çünkü Tarantino şarkı sözü üzerinden hayat görüşlerini anlatmayı tercih ettiği bu adamlarla eğlendirdiği kadar, ‘kaçınılamayacak’ dehşete de düşürmek ister izleyicisini, sonuçta şiddet ve kan hem gerçek hem de metaforik bağlamda tam da bu kadar uzağımızda değil midir? Steve Buscemi, Harvey Keitel, Michael Madsen ve Tim Roth gibi oyunculardan oluşan başarılı oyuncu kadrosuyla da ön plana çıkan Rezervuar Köpekleri, üstüne bir de soundtracki ile akıllara kazınarak beslendiği popüler kültürün sağlam bir taşı olmuştur. Stuck in the Middle With You’nun, tek hit şarkılık gruplardan (one-hit wonder) Stealers Wheel’den önce filmdeki sahnesiyle akla gelmesi ve yine Little Green Bag’in de özellikle bu filmin melodisi olarak bilinmesi, Tarantino’nun çıkış filmi ile havada kaptığı başarının kanıtı niteliğindedir.
2. Inglorious Basterds

Quentin Tarantino’yu tanımlamak için birden fazla sıfata ihtiyaç var; kimilerine göre o bir sinema dâhisi, delisi, çılgını ya da sinemaya gönül vermiş, kodlarını ezberlemiş bir sinefil; kimilerine göre ise abartılmış şiddetten haz alan ve onu, sınırları zorlayacak biçimde estetize etmekten çekinmeyen hastalıklı bir beyin. Tarantino’dan ve sinemasından haz edenlerin çokluğuna, ondan hiç de keyif almayan ve rahatsızlık duyan bir başka çokluk eşlik ediyor. Ancak kim ne derse desin Quentin Tarantino, yaptığı filmlerle dünyanın pek çok yerinde kendisini izlettiriyor, sinemaya getirdiği yaklaşımla onun kodlarını değiştiriyor, eleştirmenlerden senaristliği ve yönetmenliğiyle övgüler alıyor, filmleri ve oyuncuları çeşitli festivallerden ödüllerle dönüyor.
Alternatif bir tarih anlatısı sunan Soysuzlar Çetesi-Inglourious Basterds, bahsettiğimiz Tarantino filmografisinde görece bir düşüşü simgeleyen Death Proof ertesine gelmiş bir yükseliş filmi. Orijinal adı Quel maledetto treno blindato olan İtalyan yönetmen Enzo G. Castellari’nin 1978 yapımı filminden esinleniyor ancak ondan oldukça farklı bir hikâye anlatıyor. Merkezinde onun sinemasında aşina olduğumuz intikam teması bulunan yapım, bu tema üzerinden İkinci Dünya Savaşı ve Nazilerle farklı bir hesaplaşmaya girişiyor. Bir taraftan Nazilerin parodisini yaparken, öte yandan Holokost-Yahudi Soykırımı sinemasına alaycı bir yaklaşım getiriyor. İyi bir sinefil olduğunu ve yaptığı sanata saygı duyduğunu bildiğimiz Tarantino, film içinde film yaparak sinema tarihine ve çeşitli filmlere gönderme yapıyor. Filmin etkileyici final sahnesi, tarih dediğimiz kavramı sorunsal hale getirip “öyle değil de böyle olsaydı” diyerek ona alternatif bir yaklaşım getiriyor. Nazilere ve yarattıkları yıkıma olan öfkesini saklamıyor, bu öfke “Tarantinovari” bir stille dışa vuruluyor.
Türler arası geçişlerin olduğu Soysuzlar Çetesi, westernden savaş filmlerine, tarihi epik anlatılardan B tipi filmlere uzanan bir seyir izliyor. Gösterime girdiği dönemde oldukça beğenilen film, senaryosunun gücü ve yönetmeninin rüştünü yeniden ispat edişiyle hatırlanan bir yapım olarak Tarantino sinemasındaki yerini almıştı.
1. Pulp Fiction

Tarantino’nun başyapıtı “Pulp Fiction”ı özel kılan şey, suç dünyasına suçluların gözünden bakması değil. Bunu yapan onlarca iyi film var. Onu özel kılan nokta; bilerek komplike hale getirilen hikayede her karakteri izleyiciye özel ve yakın konumlandırması. Polislere dahi yer verilmeyen bu suç fantezisinde Amerikan nihilizminden İncil’e, metafizikten pop kültüre kadar birçok konuya atıf içeren ve bitmek bilmeyen diyaloglar, görünenin altındaki anlamları aramamızı sağlıyor. Ve bu noktada Tarantino sinemasının belki de en sevdiğimiz özelliği olan klasik sinema başyapıtlarına yapılan göndermeler ile çember tamamlanıyor.
Peki Pulp Fiction gerçekten ne anlatıyor? Marcellus Wallace’ın çantasında ne var? Birçoklarınca Wallace’ın ruhunu taşıyor olsa da Tarantino’ya göre çantada, “izleyici ne isterse o var”. Tıpkı Ringo ile Yolanda’nın filmin başında ve sonunda yaptıkları konuşmanın farklı bakış açılarına göre değişmesi gibi. Bir bakıma Pulp Fiction sadece karakterlerin kendi izlenimleri ile değil, bizzat izleyicinin farklı bakış açılarıyla tekrar tekrar farklı bir filme dönüşüyor. Bunu yaparken Reservoir Dogs ile bağlantı kurmaktan da çekinmiyor, özellikle de bahsi geçen ilk film ile anlatım ve diyaloglar açısından paralellikler taşıyor. Böylece bizler de kurmaca bir Tarantino dünyasının kapılarını ardına dek aralama şansı buluyoruz.
Filmin diyaloglarına hakim olan pop kültür ikonları, bir bakıma suç dünyasının dilini basit izleyicinin anlayabileceği bir noktaya çekiyor; adeta yeni bir dil ve tiplemeler yaratıyor. Roger Ebert’in deyimiyle “tek boyutlu karakterler, filmin kırılma noktalarını oluşturan anlardan önce farklı bağlamlarda derinleştiriliyor.” Paris’te Quater Pounder’ın peynirlisine ne isim konulduğuna dair konuşan karakterler bir sonraki noktada İncil’den alıntı yapıp insan öldürüyorlar. Bu yapı sürekli tekrarlanarak filmi sadece bir bütün olarak değil, sahne sahne kült haline getiriyor. Filmin tek falsosu ise senaryosu –Roger Avary ile birlikte- ve yönetmenliğiyle harikalar yaratan Tarantino’nun oyunculuğu olsa gerek.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →