· 19 dk okuma

En İyi James Bond Filmleri

En İyi James Bond Filmleri

“Bond, James Bond”…

Sinema tarihinin en unutulmaz replikleri arasında yer alan bu cümle, 50 yılı aşkın bir süredir tüm güncelliğini koruyor. Bu yıl gösterime girecek olan SPECTRE ile 24. resmi filmine (1967 tarihli Casino Royale ile 1983 tarihi Never Say Never Again resmi uyarlamalar değildir) kavuşacak olan Bond serisi, beyazperdede izlediğimiz en uzun soluklu ve en çok film üretimini içeren seri olma unvanına sahip. Bugüne kadar çekilen 23 filmin tamamının gişeden kar elde ederek çıkmasının, 11 farklı yönetmen ve 6 farklı başrol oyuncusuna karşın serinin dinamizmini ve devamlılık duygusunu korumasının arkasında, İskoç yazar Ian Fleming’in dehası da büyük rol oynar.

Her roman, yazarından izler barındırır. Konu Fleming olduğunda ise bu izler oldukça görünür kılınmıştır. 1908’de Londra’da doğan Fleming, varlıklı bir ailenin ikinci çocuğudur. 1914’te Durnford Hazırlık Okulu’nda başlayan eğitimi oldukça sıkıntılıdır. Baskıcı ve muhafazakar olarak bilinen bu okulda yaşadığı sorunlara bir de babasını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybetmesi eklenir. Sonrasında Eton Koleji’ne giren Fleming, akademik açıdan çok parlak bir öğrenci olmamasına karşın sporda gösterdiği üstün başarılar ile dikkat çeker. Annesinin onu üstün bir diplomat haline getirme arzusuna karşın dış görünüşüne önem veren, arabalara ve kadınlara karşı büyük bir tutku duyması nedeniyle ele avucu sığmayan Fleming, kendisini Reuters haber ajansında editör olarak bulacaktır. Haberciliğe ve yazmaya yönelen ilgisi; İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte sekteye uğrasa da, biraz da torpilin yardımıyla bir amiralin kişisel asistanlığını yapar. Birçok gizli operasyonda yer aldıktan sonra savaşın bitimiyle birlikte gazetecilik mesleğine döner ve bir casusluk romanı yazma yönünde ilk adımlarını atar. 1952’de, Jamaika’da yer alan Goldeneye malikanesinde ilk Bond romanını yazar: Casino Royale. Karakterini oluştururken özellikle savaş sırasında tanıdığı casuslardan ve öz abisi Peter’dan esinlenirken, karakter adını İngiliz kuş bilimci James Bond’dan alır. Fleming’in tek amacı basit ve kolay hatırlanan bir isim bulmaktır ve bu yöndeki tercihi oldukça başarılı olacaktır.

Fleming, 1964’te kalp krizi sonucunda gerçekleşen ölümüne dek Bond ile ilgili 14 roman, 9 kısa hikaye kaleme alır. Romanların tam bir başarıya ulaşmasının nedeni sıklıkla incelenmiştir. Fleming her gün aynı saatlerde çalışarak, günde 2000 kelime yazarak ve ne yazdığını tekrar okumaktan kaçınarak eserlerini tamamladığını söyler. Ünlü İtalyan düşünür Umberto Eco da onun romanlarını yapısalcı bir analizle ele almış ve ikili karşıtlıklara dikkat çekmiştir. Karakterler arasındaki ilişkilerin sadakat-ihanet, aşk-ölüm, hırs-idealler üzerinden okunabileceğini söyleyen Eco, aynı zamanda kötü karakterlerin genelde Doğu Avrupalı olduklarını, karmaşık kökenlerden geldiklerini ve çoğunlukla homoseksüel özellikler gösterdiklerini belirtir. Bu çıkarımlar da Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu dünyanın, muhafazakar ve ötekileştirici bir bakışla ele alındığını ortaya koyar.

Fleming, yaşadığı sürece sadece iki Bond filmine tanıklık edebilir. Filmler hakkındaki görüşü çok olumlu olmasa da serinin uzaması, onun yarattığı karakterin bir efsaneye dönüşmesi ile sonuçlanacaktır. Seyircinin, Fleming’in yarattığı ikili karşıtlıklar üzerine kurulu hikayeye ve klişelere olan sevgisi, Bond filmlerini her daim ilgi çekici kılar. Hatta bir noktadan sonra karakter, yazarın elinden çıkmış ve izleyici onun üzerinden kendi mitolojisini kurmaya başlamıştır. Bond karakteri, Bond kızları, istihbarat şefi M, M’in sekreteri Miss Moneypenny, gizli servis araştırma şefi Q, CIA ajanı Felix Leiter ve terörist örgüt SPECTRE gibi isimler yıllar boyunca perdedeki yerlerini kaybetmezler. Sean Connery (6 kez), George Lazenby (1 kez), Roger Moore (7 kez), Timothy Dalton (2 kez), Pierce Brosnan (4 kez) ve Daniel Craig (4 kez) tarafından canlandırılan James Bond, her devrin adamı olarak tüm değişimlere ayak uydurur.

En İyi James Bond filmleri listesini hazırlarken Fleming’in eserlerine olan bağlılıktan çok filmleri kendi içlerinde bağımsız olarak değerlendirmeye çalıştım. Filmlerle ilgili yazıların sonunda meşhur açılış sekanslarını izleyebilirsiniz.

10- GoldenEye (1995)

1990’ların ilk yarısına baktığımız zaman aksiyon filmlerinin teknoloji ile sıkı bağlantılar içerisine girdiğini görürüz. Eski usul dövüş teknikleri ya da asker, polis, mafya karakterler içeren filmler, teknik araçların fazlasıyla kullanıldığı ve yıkım olgusunun arttığı senaryoların içerisine dahil edilmeye başlanır. Özellikle gişede aradığını fazlasıyla bulan Speed, Die Hard 2 ve 3: With a Vengeance, True Lies, Mission Impossible gibi filmler, bu yönelimin parlak örneklerindendir. 1989’da çekilen Licence To Kill’in ardından altı yıllık bir bekleme sürecine giren Bond serisinin de bu yeni yönelimden etkilenmemesi mümkün olmaz. Yönetmenliğini Martin Campbell’ın üstlendiği ve başrolünde yer alan İrlandalı Pierce Brosnan’ın ilk kez Bond’u canlandırdığı GoldenEye; öncülleri düşünüldüğünde abartının ve eğlencenin tavan yaptığı, tam bir 90’lar filmi olmayı başarır.

Aslında film, farkını senaryosuyla da ortaya koyar çünkü Ian Fleming’in hiçbir romanı ya da kısa hikayesiyle bağlantılı değildir; sadece Bond karakteri ve kötü adamını Fleming’den ödünç alır. Filmde Bond, Ruslar’ın elinde bulunan GoldenEye isimli ölümcül bir füze teknolojisinin yanlış ellere geçmesi üzerine devreye girer. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Rusya’da hala eski teknolojik araçlar üzerinden milyonlar kazanmayı hedefleyen bir asker ve sürpriz bir düşmana karşı Bond’a bir Rus kadın programcı yardım edecektir. Campbell, önceki Bond filmlerindeki mizah duygusunu korumakla birlikte dönemine uygun olarak tam bir aşırılıklar filmi yaratmaktan çekinmez. Yere çakılmak üzere olan bir uçağı havada yakalayarak kontrol eden Bond’u, bir diğer sahnede St. Petersburg sokaklarında tankla gezerken görürüz. Ajanlık mesleğini “görünmez olmak”tan saha araştırmasına (!) dönüştüren filmde Bond’un tam 47 kişi öldürdüğünü göz önüne alırsak –ki bir Bond filmi için rekordur- nasıl bir aksiyon bombası ile karşılaştığımızı anlayabiliriz. Ayrıca Demir Perde’nin yıkılışı ile iyi Rus – kötü Rus ayrımına giden filmde kötü adamların kökenlerini eski Sovyetler’den alan kişiler olduğunu görmemizle birlikte yeni kapitalist Rusya’nın olası tepkilerinden kaçınıldığını ve bir zeytin dalı uzatıldığını görmek mümkün. Licence To Kill filminde bacağını kaybeden, Bond’un CIA ortağı Felix Leiter’in yerini Jack Wade karakterinin aldığı filmde, Judi Dench’i de ilk kez M olarak izliyoruz. Ek olarak filmde Sean Bean de yer alıyor ki kendisini “öldürmeyen Allah öldürmüyor”.

GoldenEye, özellikle gişede yapımcısının yüzünü güldürerek 20. yüzyıl göz önüne alındığında tüm zamanların en çok gişe elde eden Bond filmi olmayı başardı ve daha da önemlisi, serinin 90’lara başarılı şekilde adapte edilmesini sağlayan film oldu. Yine de Brosnan’ın yer aldığı diğer filmlerin kalite anlamında GoldenEye’ın oldukça uzağında kaldığını söylemek mümkün.

9- The Spy Who Loved Me (1977)

Kendi adıma Roger Moore döneminde çekilmiş James Bond filmleri ile arama mesafe koyduğumu söyleyebilirim. Özellikle 70’lerin ortalarında başlayıp 80’lerin sonuna dek süren bu dönemdeki Bond filmleri, karakteri mantıksal altyapısından koparıp fantezi dünyalarına hapseder. Bu fantezinin önemli parçaları; önü alınamayan bir mizah duygusu, absürt olaylar zincirinden oluşan senaryo akışı ve 60’ları bile mumla aratacak bir oryantalizm duygusu ve doğuyu ötekileştirmedir. Tüm bu eleştirilerime karşın yönetmenliğini Lewis Gilbert’ın üstlendiği The Spy Who Loved Me, listemde kendisine yer buldu.

Öncelikle filmin konusunun, klasik bir Bond macerasından pek bir farkı yok. Deli biyolojist Stromberg, su altında yaşam konusuna takmıştır ve okyanus altında kurulacak bir yaşamın, ancak şu anki dünyanın külleri üzerine inşa edilebileceğini düşünmektedir. Bu nedenle nükleer silah yüklü iki denizaltı kaçırarak New York ve Moskova şehirlerini yok etmeyi hedefler. Var olan tehlikeye karşı James Bond ile birlikte Rus gizli ajan Binbaşı Amasova ya da nam-ı diğer XXX görevlendirilir. Filmin başarılı olduğu nokta, yukarıda bahsettiğim eleştirileri bertaraf ederek absürtlüğü bir avantaja dönüştürmesi. İzlediğimiz hikaye her ne kadar bir casusluk romanından çok ucuz bir çizgi romana benzese de tavrını tam da ikincisine uygun şekilde belirliyor. Yani önceki Bond filmlerinde gözlemlediğimiz aşırı muzip tavrına karşın kendini ciddiye alma durumu söz konusu değil. Bu nedenle ki Bond ile XXX arasındaki aşk-nefret ilişkisinin kimyası oldukça tutuyor. Film, aynı zamanda Bond tarihinin unutulmaz kötülerinden olan, yakın zamanda hayatını kaybeden Richard Kiel tarafından canlandırılan Jaws ile ilk karşılaşmamızı içeriyor. Aksiyonu ve mizahı dengede tutarken hem önceki Bond filmlerine hem de sinema tarihindeki birkaç başyapıta, iyi düşünülmüş göndermeler içeren The Spy Who Loved Me’yi, 70’lerin sonunda gelen renkli bir disko-aksiyon olarak görmek mümkün. Aslında Gilbert’ın bu filmdeki başarısını önemli kılan unsurlardan biri, bir sonraki Bond filmi olan Moonraker’ın tam bir başarısızlığa dönüşmesi olacaktır. (Söz ettiğimiz bir gişe başarısızlığı değil elbette)

8- Thunderball (1965)

Bond serisinin dördüncü filmi olan Thunderball’un yönetmenliğini, ilk iki Bond filmini de (Dr. No ve From Russia With Love) yöneten Terence Young üstlenir. İlk kez Dr. No’da karşımıza çıkan SPECTRE örgütü, bu sefer NATO’nun elinde bulunan iki atom bombasını kaçırarak ABD ve İngiltere hükumetlerinden fidye talep eder. Bond, bombaların yerini tespit etmek için zamanla yarışırken hedefinde SPECTRE’nin projeden sorumlu ismi Emilio Largo vardır. Largo’ya ulaşmanın yolu ise, onun metresi Domino’dan geçecektir.

Büyük bölümü Bahamalar’da geçen Thunderball, bu özelliği ile Jamaika’da geçen Dr. No gibi tropikal bir macera sunuyor. 130 dakikalık süresiyle o güne kadar çekilmiş en uzun Bond filmi olmasının nedeni ise gittikçe artan aksiyon sahneleri oluyor. Filmde önemli yer kaplayan kaçış ve dövüş sahnelerine ek olarak filmdeki su altı sahneleri, seride koreografilerin kapladığı yerin arttığına dair bir işaret olarak okunabilir. Özellikle filmin zirve noktası olan ve bunu –doğal olarak- diyalogsuz bir biçimde gerçekleştiren su altı mücadeleleri, artan bütçeyle birlikte Bond filmlerinin sınırlarını zorlamaya başladığının bir işareti. İlginç noktalardan biri de bu filmde belki de ilk kez Bond’u çaresiz biçimde görmemiz. Sonraki yıllarda neredeyse hiç yara almayan, hemen yanında patlayan bombalara bile gülüp geçecek olan ajanımız, burada oldukça zorlanıyor ve 1-2 sahnede ekürisi CIA ajanı Felix Leiter sayesinde tabir-i caizse paçayı sıyırıyor! Ayrıca genellikle oldukça kişiliksiz ve seks objesi olarak çizilen Bond kızlarının aksine bu filmde Domino karakterine biraz hareket alanı bırakılmış olması göze çarpıyor. Sonuç olarak Thunderball, Bond serisinin epik filme dönüşünde ilk büyük atılımını gerçekleştirdiği film olarak görülebilir.

7- Skyfall (2012)

Yeni milenyuma 2006 tarihli Casino Royale ile sağlam bir giriş yapan Bond, bundan iki yıl sonra yönetmenliğini Marc Forster’ın yaptığı Quantum of Solace ile hayal kırıklığı yaratır. Bunun üzerine seriye yeni bir kimlik katmak isteyen yapımcılar, usta yönetmen Sam Mendes’in kapsını çalmaya karar verirler. 2008’de başlayan yapım süreci, dört yıla yayılarak sancılı bir hal alsa da ortaya çıkan Skyfall, tüm beklentilere değer. Skyfall’da MI6 karargahına yapılan terörist bir saldırı üzerine gizli servisin yer altına çekilmesine ve Bond’un bu saldırının faillerini araştırmasına tanık oluruz. Bu süreçte Judi Dench tarafından canlandırılan M’in kariyerinin sonuna gelişi ve filmin kötü adamı olan –Javier Bardem’in canlandırdığı- Raoul Silva ile olan ilişkisi ön plana çıkar. Aynı zamanda senaryoya eklenen Eve karakterinin, bir süre ortalarda görünmeyen Miss Moneypenny’e dönüşmesi , Ralph Fiennes’in yeni M olma yolunda ilerlemesi ve gencecik bir Q ile Y kuşağına selam çakılması, serinin yeni bir boyuta geçtiğinin habercisidir.

Skyfall, dünya çapında elde ettiği 1 milyar dolarlık gişe başarısı ile en fazla kar eden ve tamamen dijital kameralarla çekilen ilk Bond filmi olma unvanını kazandı. Roger Deakins’in eşsiz sinematografisi ile belki de görsel açıdan en etkileyici Bond filmini izledik. Hikaye anlamında da seri içerisinde en kişisel hikayelerin ön plana çıktığı film olarak Skyfall’u gösterebiliriz. Yıllardır M’in sekreteri olmak dışında kendisine pek bir işlev bahşedilmeyen Miss Moneypenny’e karakter kazandırılması, Bond ile M arasında yıllardır süren üst-ast ilişkisinin duygusal bir boyuta geçmesi ve özellikle Bond kötüsü olarak karşımıza çıkan Raoul Silva’nın, sırlarla dolu geçmişi nedeniyle bu ilişkiye eklemlenmesi, bizi senaryo açısından en katmanlı Bond filmlerinden biriyle karşı karşıya bırakmıştı. Çekimleri İstanbul ve Adana’da gerçekleştirilen –evet, İstanbul’dan Adana’ya sert bir geçiş mevcut!- açılış sekansı ile ülkemizde de çok konuşulan Skyfall, belki tempo açısından sorunlar barındırıyor ve özellikle aksiyon sekanslarında dramatik dengeden oldukça uzaklaşıyordu ama geçmişe yönelik bazı soruları cevaplandırarak değerini arttırıyordu. Şüphesiz ki filmin kazandığı başarı; rolü bırakmaya niyetlenen Daniel Craig’i, serinin içerisinde tutmaya yetti ve oyuncu iki film için daha Bond olmayı kabul etti.

6- Licence To Kill (1989)

Roger Moore sonrasında Bond’a yeni ve ciddi bir kimlik kazandırsa da oyunculuk yeteneği ile çokça tartışma konusu olan Timothy Dalton’un ikinci ve son kez karakteri canlandırdığı Licence To Kill, genel olarak seride de farklı bir noktada bulunuyor. İngiltere hükümeti ve kraliçe için çalışarak defalarca kez dünyayı kurtaran kahramanımız, bu sefer kişisel bir kan davasının peşinde koşuyor. En yakın dostu olan CIA ajanı Felix Leiter’ın evlendiği gün karısının öldürülmesi ve kendisinin de köpekbalığına yem edilerek yaralanması sonucu Bond, olaya sebep olan uyuşturucu baronu Sanchez’in peşine düşüyor (Sanchez’in yardımcılarından birini de gencecik Benicio del Toro canlandırıyor). Bu kişisel mesele nedeniyle MI6 ile bağlarını kopararak tek başına hareket etse de, zamanla çok büyük bir mücadelenin içinde yer aldığını anlıyor.

Licence To Kill’i özel kılan nokta, Bond’un ilk kez bir meseleye bu kadar kişisel yaklaşması oluyor. Gerçi Sanchez’e karşı girişilen mücadelede kendisini Q ve Pam Bouvier yalnız bırakmasalar da, Bond’un intikam peşinde koşarken karanlık yönünü ortaya çıkarması sürpriz olmuyor. Bu açıdan film, Timothy Dalton’un karakteri ilk kez canlandırdığı “The Living Daylights”a göre daha gerçekçi ve oturaklı bir yapıya kavuşuyor. Ayrıca önceki filmlerin aksine Bond’un, Sanchez’i yakalamak için onun güvenini kazanmaya çalışması hem kötü karaktere bir kişilik kazandırıyor hem de daha önce rastlamadığımız bir gerilime yol açıyor. Özellikle son yarım saatteki tırları imha etme sahneleri ile heyecanı başarıyla yükselten filmin gişede aradığını pek bulamadığı iddiası –ki yine de bütçenin dört katı bir gelirden söz edebiliriz- ,biraz da Roger Moore’dan sonra daha sert bir yapıya bürünen Bond’un bunu biraz zamansız bir biçimde yapması ile ilgili. Bugünlerde sıklıkla Bourne serisi ile karşılaştırılan ve ciddi yapısıyla eski Bond filmlerinden ayrılan Casino Royale, Skyfall gibi filmleri düşündüğümüzde Licence To Kill’in bunu 25 yıl önce gerçekleştirdiğini görebiliriz.

Son olarak filmin başarısızlığı ile ilgili iki şehir efsanesini çürütmek isterim: Filmin gişe geliri ve sonrasında bir Bond filmi için altı yıl beklememiz. İlkine bakacak olursak 1989 yazında Lethal Weapon 2, Indiana Jones and the Last Crusade ve Batman filmlerinin vizyona girdiğini görüyoruz. Bu da doğal olarak, tanıtımı diğer filmler kadar başarıyla yapılmayan Licence To Kill’in elini zayıflatıyor. İkincisi ise MGM ve United Artists’in yaşadığı finansal problem ile ilgili. Bond filmlerinin televizyon haklarının yok pahasına satılması, MGM’i birkaç yıl süren bir mahkeme sürecine sokarken yıllardır seriye senarist olarak hizmet eden Richard Maibaum, açılış sekanslarına imza atan Maurice Binder ve son iki filmin yönetmeni John Glen’in projeden çekilmesi ile seri birkaç yıl sessizliğe gömülmüştür.

 5- Dr. No (1962)

İlk James Bond filmi olarak tarihe geçen Dr. No, aslında bu unvanı bir zorunluluktan dolayı elde eder. Filmin yapımcıları Albert Broccoli ve Harry Saltzman, ilk olarak Thunderball filmini yapmak isteseler de telif sorunları nedeniyle Dr. No’da karar kılarlar. Filmde, Strangways isimli bir ajanın ölümü üzerine Bond, Jamaika’ya gönderilir. Yaptığı araştırmalar sonucunda bu ölümün, Dr. Julius No isimli bir bilim adamı ile ilişkili olduğunu keşfeder. Soğuk Savaş’ın en gergin dönemlerinde füzeleri hedeflerinden saptıracak bir planı uygulamaya koymak isteyen No’ya engel olmak, elbette ki ajanımıza düşecektir.

Dr. No, bizi Bond efsanesi ile tanıştıran film olmasıyla birlikte birçok ilki barındırır. Meşhur “Bond, James Bond” repliğini ilk kez duyarız. Bond kızı kavramı, Walther PPK tabanca, Bond’un Amerika şubesi olan dost CIA ajanı Felix Leiter ve serinin en meşhur antagonistlerini barındıran SPECTRE örgütü vb. karşımıza ilk kez çıkarlar. Bond serisinin tam da Soğuk Savaş döneminde başlaması, filmi hem hikaye hem de anlatım açısından özel kılar. Şöyle ki filmin vizyona girdiği 1962 Ekim’inde ABD ile Sovyetler arasındaki meşhur Küba Füze Krizi çıkar ve bu durum, filme olan ilgiyi de olumlu yönde etkiler. İçerik olarak ise özellikle 70’li yıllarda çekilen Bond filmlerinde karşımıza çıkan aksiyona bel bağlayan anlatıların aksine bu filmin aksiyon dozu oldukça düşüktür. Bu durumun oluşmasında, icatları ile Bond’u donatacak olan Q ile henüz tanışmamamız önemli bir neden olarak karşımıza çıkar. Filmi izleyen Ian Fleming’in ilk yorumu “berbat” olsa da 1 milyon dolarlık bütçesine karşın 16 milyon dolar gişe elde eden film, yapımcılara dünyanın parasını kazandıracak bir seriye kapı açacaktır.

4- On Her Majesty’s Secret Service (1969)

Sıradaki filmin, özellikle vizyona girdiği dönemde nefretle karşılanması için her şey hazırdı: Bond karakteri ile özdeşleşen Sean Connery’nin projeden ayrılması ile George Lazenby isimli model ve reklam oyuncusu ile anlaşılmış, o güne kadar serinin yönetmenliğini üstlenen Terence Young ve Guy Hamilton’ın yerine Bond filmlerinde kurgucu olarak çalışmış ve ilk kez yönetmenlik yapacak olan Peter Hunt getirilmiş, senaryoya ise Bond’un evlenmesi fikri eklenmişti! Açıkçası film sadece nefretle karşılanmadı, aynı zamanda en kötü Bond filmleri arasında hep ilk sıralarda gösterildi. Fakat “zaman her şeyin ilacıdır” düşüncesini haklı çıkaracak biçimde On Her Majesty’s Secret Service listeme girmeyi başardı. Peki neden?

Öncelikle Lazenby, belki Connery kadar yetenekli bir aktör değildi ama Roger Moore dönemi düşünüldüğünde tam da sert mizacı ve mizahı bir araya başarıyla getiren bir yüze sahipti. Ek olarak aksiyon sahnelerindeki yeteneği ve duruşu da gözden kaçırılan özellikleriydi. Peter Hunt meselesine gelecek olursak; film her ne kadar sancılı bir süreçte çekilmiş ve yönetmen ile Lazenby arasına kara kedi girmiş olsa da serinin önceki filmlerinin hepsinde kurgucu olarak yer alan Hunt, daha önce hiç olmadığı kadar dinamik bir Bond filmi yaratmıştı. Film, 142 dakikalık süresine karşın zengin materyali sayesinde dikkati ayakta tutuyordu. Bond’un evlenme mevzusu da filme derinlik katan bir unsur haline dönüşüyordu. Ezeli düşmanı Blofeld’i yakalamak için İtalyan iş adamı ve suç örgütü lideri Draco ile işbirliği yaparak onun kızı Tracy ile evlenen Bond, bir anda kendisini bir aşkın içinde buluyordu. Yıllar sonra, ancak Vesper Lynd’e karşı hissedebileceği duygular içerisine giren Bond’un işi ve aşkı arasında kalması da seri için oldukça yeni bir gerilimdi. Tüm bu açılardan baktığımız zaman gerek komplike senaryosu, gerekse tüm seriyi yad eden ve kendisine mizahi bir pencereden bakmayı başarabilen tarzıyla -özellikle açılış sekansının ardından Lazenby’nin izleyiciye dönüp, Connery’i kastederek “bu diğer adamın başına hiç gelmedi” demesi efsanedir- On Her Majesty’s Secret Service’in En İyi James Bond Filmleri listeme girmesi pek zor olmadı. Film ayrıca Ian Fleming’in romanına en bağlı uyarlama olarak biliniyor.

3- Goldfinger (1964)

From Russia With Love’ın başarısından çok kısa bir süre sonra vizyona giren Goldfinger, birçok sinemasever tarafından en iyi Bond filmi olarak gösterilir. Filmin en iyi olup olmaması elbette tartışılabilir fakat şu bir gerçek ki bugün Bond filmlerinde yer alan birçok ögeye rastladığımız ilk filmdir Goldfinger. Q tarafından hazırlanmış ve ileriki yıllarda Bond’un resmi aracı haline gelecek olan Aston Martin DB5 ile bu filmde tanışırız. Yine aynı şekilde teknolojinin ilerlemesi ile Bond’un kullandığı aygıtların değişimine tanıklık ederiz. Serinin popülerliğinden faydalanmak isteyen ticari kuruluşların artması sonucu karakterin kullandığı kol saati bile ön plana çıkmaya başlar. İşin hikaye bazında da kötü adam ve güçlü yardımcısından oluşan ikili, ilerleyen yıllarda tekrar tekrar kullanılacak bir stereotip halini alacaktır. Shirley Bassey’nin sesinden dinlediğimiz jenerik şarkısı da en unutulmaz Bond şarkılarının başında gelir.

Filmde altın tüccarı Auric Goldfinger’ın, ABD’de bulunan Fort Knox altın rezervini ele geçirmeye çalışması anlatılır. Bond, her zaman olduğu gibi hedefe giden yolda kadınları kullanmaktan çekinmez. Bunun en uç noktalarından biri de filmin dönüm noktasını oluşturur ki bu konuda sürpriz bozmaktan kaçınıyorum. Goldfinger ile Bond arasındaki rekabetin ortaya çıkardığı ego savaşı ise önceki iki Bond filmine göre yeni bir unsurdur. En gergin anlarda bile ortaya çıkan, karşılıklı diyalogların yarattığı mizah, filmdeki “altın” vurgusunun ölüm gibi en karanlık anlarda ortaya çıkmasıyla birleşince neredeyse gerçek ile fantezi arasında gidip gelen bir film izleriz. Guy Hamilton’ın yönetmenliğini yaptığı Goldfinger, bu açılardan izleyiciyi ancak hayali bir kahramanın vereceği bir kayıtsızlık ile tatmin ederken, gerçek dünyayı da bu fantezinin içine başarıyla yedirmiştir.

2- Casino Royale (2006)

2002 tarihli Die Another Day sonrasında Bond filmlerine yeni bir soluk getirmenin zamanı çoktan gelmişti. Silah ve makine fetişizmine dönen ve Pierce Brosnan’ı adeta bir süper kahraman haline getiren serinin, 2000’li yıllara ayak uydurması gerekiyordu ve bunun da yolu izleyiciye daha inandırıcı, psikolojik açıdan güçlü bir karakter sunmaktan geçiyordu. 1995’te GoldenEye ile seriyi 90’lara adapte eden yönetmen Martin Campbell’ın yeniden yönetmenlik koltuğuna geçtiği Casino Royale; sadece bu hedefe ulaşmakla kalmadı, en iyi Bond filmleri arasında yer almakla birlikte 2000’lerin en başarılı aksiyon filmleri arasına da girmeyi başardı. Hikayesini en başa sararak Bond’un nasıl 007 olduğunu anlatan mükemmel bir açılış sekansı ile başlayan film, Chris Cornell ile rock tınılarına dönen “You Know My Name” parçası ile farklı bir girişimin habercisiydi. Film; dünyadaki terörist örgütlenmelere kaynak sağlayan Le Chiffre’nin Karadağ’da bir poker maratonuna katılmasını ve onun para kazanmasını engellemek için işbirliği yapan Bond, Felix Leiter ve Vesper Lynd’in mücadelesini anlatıyordu.

Filmin en dikkat çekici noktası ise senaryosuydu. Son Bond filmlerinin senaryolarına imza atan Neal Purvis ve Robert Wade’e katılan Paul Haggis’in varlığı, akıcı ve ikna edici bir senaryo ortaya koyuyordu. Her şeyden önemlisi, o dönem sıkça Bourne karakteri ile karşılaştırılan James Bond’un yaşadığı psikolojik iniş-çıkışların, kaybetme korkusunun ve aşk duygusunun filme yerleştirilmesiydi. Bond karakterini ilk kez canlandıran Daniel Craig, “sarışın Bond olur mu?” gibi tuhaf bir soruyu, performansıyla bertaraf ederken Le Chiffre rolünde Mads Mikkelsen’i tüm dünya tanıyacaktı. Eva Green’in canlandırdığı Vesper Lynd’in ise o güne kadar gördüğümüz en güçlü Bond kızı olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. 144 dakikalık süresiyle o güne dek yapılmış en uzun Bond filmi olan Casino Royale; hem Fleming’in romanına sadık kalmak hem de başarılı bir hikaye örgüsü kurmak yönünden, uzun süresini bir avantaja ve tam bir başarıya dönüştürmekte zorlanmadı.

1-From Russia With Love (1963)

“Her seferinde yeni bir From Russia With Love yapmaya çalışıyoruz ama sonunda başka bir Thunderball çekmiş oluyoruz.” Bu sözler, 1979’dan bu yana tüm Bond filmlerinde yapımcı olarak yer alan Michael G. Wilson’a ait. Benzer şekilde seride yapımcı, senarist ya da oyuncu olarak yer alan birçok kişinin -Barbara Broccoli, Timothy Dalton veDaniel Craig gibi isimler dahil-, “en iyi Bond filmi hangisi?” sorusuna cevabı genellikle From Russia with Love’dır. Peki ya filmin bu derece sevilmesinin arkasında neler vardı?

Öncelikle 1960’lı yıllara geri dönelim. İlk Bond filmi olan Dr. No’nun tüm dünyada ilgiyle karşılandığı günlerde ABD Başkanı John F. Kennedy, Life dergisine verdiği bir röportajda en sevdiği 10 roman arasında Ian Fleming’in From Russia With Love’ına yer verir. Filmin yapımcıları Albert Broccoli ve Harry Saltzman, biraz da bu popülaritenin etkisiyle devam filmini çoktan belirlemişlerdir. Filmde James Bond, Lektor adıyla bilinen bir kripto cihazının peşine düşer. Bu yolda en büyük düşmanı olan SPECTRE’den daha hızlı hareket etmelidir ve bu nedenle yolları İstanbul’da kesişen Rus Tatiana Romanova ile bir ortaklık kurar. SPECTRE ise Bond’u elemine edebilmek için Donald ‘Kızıl’ Grant’i ve eski KGB ajanı Rosa Klebb’i sahaya sürer.

Yeniden Terence Young’un yönetmenliği üstlendiği filmde karşımızda, ilk filmin de ötesinde bir Sean Connery vardır. Oyuncunun giderek rolüne ısındığını fark ettiğimiz filmde ayrıca kötü adam skalası da ilk filme göre çok daha başarılıdır. Hatta ‘Kızıl’ Grant rolünde izlediğimiz Robert Shaw, Connery’nin gölgesinde kalmayarak günümüz kötü adam stereotiplerine bile ilham kaynağı olmayı başaracaktır. Fleming’in romanının hammaddesini oluşturan Soğuk Savaş gerilimi, filmin geçtiği dönemki İstanbul görüntüleri ile birleşerek hikayeyi ilk filmdeki tropikal bölgeden gerginliğin merkezine taşır. 2. Dünya Savaşı sırasında Stalin’in kurduğu SMERSH’in yerini filmde SPECTRE alırken filmin ilk yarısı da ağırlıklı olarak bir psikolojik gerilimdir. İkinci yarıya ise Doğu Ekspresi sekansları ve aksiyon sahneleri damga vuracaktır. Bu açıdan From Russia with Love, hem casus filmlerinin bilgiye ve hayatta kalmaya dayalı ağır atmosferini hem de kaliteli bir aksiyon filmini taşıyacak ölçüde aksiyonu dengede tutmayı başarır. Terence Young’un sonraki Bond filmlerinin aksine, orijinal romana oldukça yakın olan senaryo, aynı zamanda birçok Bond filminde gördüğümüz unsurlar ile de ilk kez karşılaşmamızı sağlar: SPECTRE’nin başındaki Blofeld’in ilk kez görünmesi, Q’nun –Boothroyd ismiyle- devreye girmesi, helikopter sekansı, ilk sözlü Bond şarkısı, filmin çözüm noktasından sonra gelen sürpriz aksiyon sahnesi ve “James Bond geri dönecek” ibaresi… Sonuç olarak; From Russia With Love, sadece Bond serisini 50 yıl sürdürecek olan elementleri üretmesi ile değil, başlı başına çok iyi bir casus filmi olmasıyla da “En İyi James Bond filmleri” listemin zirvesinde bulunmayı hak ediyor.


Batu Anadolu

Batu Anadolu

198 yazı · 1986'da doğdu. Challenger faciası, Çernobil patlaması, Olof Palme suikastı ve Cliff Burton'un ölümü, aynı yıl yaşanan diğer felaketlerdir.

Yazarın diğer yazılarını gör →