· 9 dk okuma

En İyi İlk Filmler

En İyi İlk Filmler

Hazırlayanlar: Batu  Anadolu, Levent Tanıl

İlk filmler her zaman heyecan vericidir. Sinemaya uzun yıllar katkıda bulunacak, filmleriyle ilham kaynağı olacak yönetmenler ortaya çıkabileceği gibi bu beklentileri boşa çıkaracak filmlerle de karşılaşmak olasıdır. Yine de zamanında görmezden gelinmiş, yerin dibine batırılmış ilk filmlerin yıllar içerisinde kazandığı değere baktığımızda bile, ilk filmlerle ilgili “hızlı ve öfkeli” değerlendirmelerden kaçınmak en doğru davranış gibi görünüyor!

Biz ise belki de işin biraz kolayına ve keyifli kısmına kaçtık. Dan Gilroy’un ilk yönetmenlik deneyimi olan ve bu hafta vizyona giren “Nightcrawler”ın, gerek eleştirmenler gerekse izleyiciler nezdinden büyük övgüler alması üzerine “En iyi İlk Filmler” dosyası hazırladık. Sizler de en beğendiğiniz ilk filmleri yorum kısmına eklemeyi unutmayın. Keyifli okumalar.

Jean Vigo – L’atalante (1934)

L’Atalante için hem ilk hem de son film denilebilir. À propos de Nice ve Jean Taris, Swimming Champion isimli iki kısa belgeselden sonra çok ses getiren Zéro de conduite isimli orta metraj filme imza atan Fransız yönetmen Jean Vigo’nun ilk uzun metrajı olan L’atalante’nin çekimleri oldukça zor geçer. Fransız anarşist Eugène Dieudonné üzerine bir film çekmek isteyen Vigo, Zéro de conduite’in Fransız eğitim sistemine getirdiği eleştiriler nedeniyle yasaklanmasıyla kendisine dayatılan senaryoya razı olur. Mavnalarda yaşayan insanları yeni evli bir çift üzerinden ele alan L’atalante, ikili arasındaki aşk ve gerilim dolu hikayeyi büyüleyici biçimde yansıtır. Özellikle zincirleme geçişler kullanarak ve farklı ruh halleri içindeki karakterleri üst üste bindirerek rüya tadında sahneler yaratan Vigo, görüntü yönetmeni Boris Kaufman’ın (sonradan 12 Angry Men’in de görüntü yönetmenliğini yapacaktır) deyimiyle “sinematik cennet”in temellerini atar. Şairane gerçekçilik akımı içerisinde coşkulu anlatımıyla diğer yönetmenlerden farklılaşırken filmin zorlu çekimleri esnasında verem hastalığının nüksetmesi sonucu filminin son kurgusunu yapamaz. L’atalante gösterime girdiğinde yerden yere vurulur ve kısa bir versiyonu vizyona sokulur. Vigo, bundan kısa bir süre sonra henüz 29 yaşındayken hayatını kaybeder. L’atalante ancak İkinci Dünya  Savaşı’ndan sonra ABD’de gösterildikten sonra hak ettiği övgüleri elde edecektir.

Orson Welles – Citizen Kane (1941)

Sadece tüm zamanların “en iyi ilk film”lerinden biri olmayıp tüm zamanların “en iyi”si olmayı başarmış bir filmden söz edeceksek, Citizen Kane’in başa oynayacağını kabul etmeliyiz. Bu başyapıtın nasıl ortaya çıktığını, filmin yönetmeni Orson Welles tek kelimeyle açıklar: “Cehalet!”. Medya kralı Charles Foster Kane’in (Kane, dönemin medya medya kralı William Randolph Hearst’in karşılığı olarak okunabilir) ölüm anıyla açılıp karakterin tüm hayatını ele alan ve ölürken ağzından dökülen “Rosebud” kelimesinin anlamının peşinden giden filmi yaratırken Welles, sinema ile ilgili her şeyi bir ilkokul öğrencisi edasıyla öğrenir ve özellikle John Ford’un Stagecoach filmini tam kırk kez izlemeyi ihmal etmez. Citizen Kane; sinematografisi, kurgusu, anlatı yapısı ve müzik kullanımıyla belki sanıldığı gibi ilklerin filmi olmasa da döneminin yeni tekniklerini tek potada eritmeyi başarır. Yine Ford’un görüntü yönetmeni olan Gregg Toland’ın da yardımıyla yeni görsel dili mükemmelleştirir. Derin odaklı çekimler, alt açı kullanımı ve bu alt açı kullanımının yaratacağı teknik sorunları bertaraf eden yapay ışık kullanımı filmin alametifarikalardır. Sık sık flashbacklere başvuran ve farklı karakterlerin getirdiği yorumlarla çizgisel anlatıyı alaşağı eden Welles, izleyicinin zaman-mekan algısı ile oynayan kurgusuyla da yıllarca sürebilecek yan hikayeleri saniyeler içerisinde özetlemeyi başarır. Çekildiği yıl, ancak “En iyi Senaryo” Oscarı ile ödüllendirilen filmin değerinin anlaşılması ancak 1960’larda gerçekleşir. O yıllara kadar The Magnificent Ambersons, Touch of Evil gibi filmlere imza atsa da Welles’in harikası, Citizen Kane’dir.

Satyajit Ray – Pather Panchali (1955)

Hintli yazar Bibhutibhushan Bandyopadhyay’ın romanından uyarlanan Pather Panchali’nin, Satyajit Ray’in ilk filmi olduğuna inanmak oldukça güçken filmle ilgili diğer efsaneler ağzı açık bırakacak cinsten: Görüntü yönetmeni Subrata Mitra’nın ilk kez bu filmle eline bir kamera aldığı ve tüm oyuncuların ilk kez kamera karşısına geçtiği söylenir. Bu iddialar ne kadar gerçek bilinmez ama Pather Panchali’nin yetkin bir sinema örneği olduğu kesin. Türkçe’ye “Küçük yol şarkısı” olarak çevirebileceğimiz filmde Apu isimli bir çocuğun ve ailesinin fakirlik içerisindeki yaşamlarını izleriz. Senaryoya dayanmaksızın notlar ve çizimler üzerinden perdeye yansıtılan senaryoda yeni gerçekçilik akımının izleri hissedilirken, görsel açıdan da belgesele yakın bir yapı vardır. Pather Panchali, bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın dünyaca ses getiren ilk filmi olarak tarihe geçerken bu başarı Satyajit Ray’e iki önemli imkan tanıyacaktır: Çalıştığı reklam ajansından ayrılarak tamamen sinemaya yönelmesi ve sonradan çekeceği iki filmle Apu üçlemesini tamamlamasına.

Sidney Lumet – 12 Angry Men (1957)

Yine bir tek mekan filmi olarak en iyi ilk filmler kategorisinde yer almayı hak eden bir başka yapım ise Sidney Lumet yönetmenliğindeki 12 Kızgın Adam’dır. Bir cinayet davasını karara vardırmaya çalışan 12 jüri üyesinin aralarındaki sert tartışmalara odaklanan film, birbirini takip eden sert diyalog seanslarıyla görünmeyeni ortaya çıkartıyor. 18 yaşında Latin kökenli bir Amerikalı gencin babasını öldürdüğü gerekçesiyle idama mahkum edilmesinin ardından 12 jüri üyesinin karar odasında toplanmasıyla başlayan film;  kanunun şekilsizliği, topluluğa uyma ve geçmişle olan hesaplaşmaları gün yüzüne çıkartarak, üyelerin ruh halleri üzerinden çarpıcı bir sonla bütünleşiyor. İlk başta bir televizyon filmi olarak piyasaya sürülen fakat alınan olumlu geri dönüşler sonucu eklenen yeni sahneleriyle sinemaya geçiş yapan 12 Kızgın Adam; gösterime girdiği 1957 yılından günümüze dek var olan güncelliğini sürekli tazeleyerek, sinema dünyasında en iyi ilk filmler kategorisine girmeyi sonuna kadar hak ediyor.

François Truffaut – Les Quatre Cent Coups (1959)

Okul kırmak anlamına gelen bir Fransız deyimini Antoine’nin zor hayat koşullarına karşı verdiği tepkilerle anlatan 400 Darbe; yönetmen François Truffaut’un sinemaya kazandırdığı en iyi filmlerden biri olarak kabul edilmektedir. İlk uzun metraj tecrübesini olabildiğince gerçekçi ve yakınımızda olan bir tema üzerinden şekillendiren yönetmen, bu tercihi sayesinde 13. Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülüyle ayrılmayı başarmıştır. Sinema sanatında bir başyapıt olarak gösterilen 400 Darbe’de, okuldan kaçan Antoine’nin annesini başka bir adamın kollarında görmesi sonucu şekillendirdiği hayat anlatılmaktadır. Bulundukları yerden bir an önce kurtulup denize doğru kaçmaya çalışan çocukların umutlarını, kırgınlıklarını ve dünyaya olan kızgınlıklarını anlatan film, sahip olduğu evrensellik ve sinemasal dünyada devrim niteliğindeki açıları sayesinde gelmiş geçmiş en iyi ilk filmlerden biri olarak gösterilmektedir.

Roman Polanski – Nóż w wodzie (1962)

Roman Polanski’nin ilk filmi olan Sudaki Bıçak (Nóż w wodzie), aynı zamanda yönetmenin vatanı Polonya’da çektiği ilk ve son film olma özelliği taşıyor. Yönetmenin sevdiği temalardan biri olan (sonraki yıllarda Cul-de-sac ve Death and The Maiden filmlerinde karşımıza çıkan) üçlü ilişkiye dayanan filmde tekne gezintisine çıkacak olan çiftin, genç bir otostopçuyu yanlarına almaları ile gelişen olaylar anlatılıyor. Spor yazarı Andrzej ve genç eşi Krystyna arasındaki ilişkiye dahil olan isimsiz genç, sürekli yanında taşıdığı bıçağıyla da erkekler arasındaki gerilimi besliyor. Filmin başlarında daha içe kapanık ve ilişkide pasif taraf olan Krystyna’nın zamanla bir arzu nesnesine dönüşmesi, genç adam ile arasındaki karmaşık ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Freudyen okumaya açık olan bu ilişki, bıçağın simgesel değeri ile iyice ayyuka çıkarken filmin kaçınılmaz kırılma noktasını meydana getiren kavga sahnesi de vicdan üzerinden yapılacak okumalara açık hale geliyor. İç içe geçmiş psikolojik okumalara açık bir film olan Nóż w wodzie’nin, Polanski’nin ileride sergileyeceği hikaye anlatma ve görselleştirme yeteneğini de önceden müjdeleyen bir yapım. En iyi Yabancı Film dalında Oscar’a adaylık kazanan ilk Polonya filmi olduğunu da ekleyelim.

Quentin Tarantino – Reservoir Dogs (1992)

Sinemasal üslubunu kişisel tavizleriyle harmanlayarak ortaya fazlaca dikkat çekici filmler çıkartmış olan usta yönetmen Quentin Tarantino; neredeyse hikayenin tamamının bir araba garajında geçmiş olduğu ilk filmi Rezervuar Köpekleri ile yedinci sanata hızlı bir merhaba demiştir. Birbirlerine renklerle hitap etmekte olan beş kişilik hırsızlık çetesinin kalkıştığı mücevher dükkanı soygunu esnasında patlak veren sıkıntı sonucunda amansız bir muhbir arayışı başlar. Hikayesini görsel betimlemelerden çok diyalog üzerine şekillendirmeyi tercih eden yönetmen, bu seçimleri dahilinde de seyircisine farklı bir film izleme tecrübesini baştan sona kadar yaşatmayı başarıyor. “Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır” deyiminin sinema camiasında ki en önemli kanıtlarından biri olan Rezervuar Köpekleri, filmografisiyle sinema dünyasında büyük yankılar uyandırmaya devam eden yönetmenin en başarılı filmlerinden biridir.

Serdar Akar – Gemide (1998)

Yönetmen Serdar Akar önderliğinde kurulan ‘’Yeni Sinemacılar’’  oluşumunun sinemaya sunduğu ilk filmi olan Gemide;  dolambaçlı kurgusu ve gerçek hayatın tedirgin edici diyalogları sayesinde Türk Sineması’nın en erkeksi ve sıra dışı anlatımına sahip filmlerinden biri olmayı başarmıştır. Dönemin Türkiye’sinin içinde bulunduğu çarpık yapısına bir kum kosterinin tayfaları ile kaptanının bakış açılarından dem vuran film; Romen asıllı bir fahişenin 4 erkeğin arasına düşmesiyle patlak veren küçük çaptaki iktidar çatışmalarını gözler önüne serer.  Kendi gemilerinde kendi ülkelerini kuran bir avuç insanın hikayesini anlatan film, yer yer tedirginlik derecesine varan sahneleri ve ucuza kaçılmasına rağmen kaliteden asla ödün vermeyen kurgusal atmosferi sayesinde Türk sinemasına daha önce neredeyse hiç denenmemiş olan bir tarzı yerleştirmiştir. Başta Antalya Altın Portakal Film Festivali olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen Gemide, Erkan Can’ın devleşen oyunculuğu ile senaryodaki zeki dokunuşlar sayesinde,  yönetmen Serdar Akar’ın daha sonralarında dizilerle birlikte iki aşamada şekillendireceği kariyerinde yapıtaşı niteliğinde bir ilk film olmuştur. Laleli’nin bitmek bilmeyen sisli atmosferinden tutup da, esrar muhabbetlerindeki asılsızlıklara varana dek süren gerçekçi bir hikaye anlatan Gemide; kültlük mertebesinde kabul gören en iyi ilk filmlerden biri olarak gösterilmektedir.

Alejandro González Iñárritu – Amores Perros (2000)

Kesişen yaşamlar denildiğinde sinema dünyasında akla gelen ilk yönetmen olan Alejandro González Iñárritu; 2000’lerin başlarında çekmiş olduğu ilk filmi ‘’ Amores Perros ‘’ ile insanoğlunun para hırsı ve sahip olma arzularıyla şekillendirdiği ruh hallerine farklı bir bakış açısı getirmiştir. İç içe geçen kurgular, aşırı gerçekçilik ve yeryüzünün insanlara dayattığı yaşam koşullarını aynı anda harmanlayan film, usta yönetmenin ilerleyen zamanlarda da neler yapabileceğinin bir nevi habercisi olmuştur. Bir trafik kazasıyla açılış yapmakta olan film, köpek dövüşleri, yasak aşklar ve idealleri uğruna çekilmesi göze alınan vicdan azaplarını ustaca bir anlatımla kurgulayıp seyircisinin önüne tokat niteliğinde bir film olarak çıkartıyor. Final sahnesinde söylenen ‘’Belki de biz; birazda kaybettiklerimiziz’’ cümlesindeki çıkmazlığı bir çok karesinde hissettiren Amores Perros; hayata karşı duruşlarını, aldıkları yanlış kararlarla şekillendirmeye çalışan insanların hikayesini % 70 varoş, %30 aristokrat bir aynadan yansıtarak, iyi bir ilk film olmanın da ötesinde unutulmaz bir başyapıt olmayı başarıyor.

Richard Kelly – Donnie Darko (2001)

“80’lerin sonunda ABD’de başkanlık seçimlerinin gölgesi altında geçen, video klip estetiğinde bir bilimkurgu-dönem-gençlik filmi” tanımındaki her kelimenin hakkını veren bir filmin peşindeyseniz, doğru yerdesiniz. Henüz 26 yaşındayken çektiği Donnie Darko ile “yeni David Lynch” olarak tanımlanan Richard Kelly, bu ilk filmi ile türler arasında gezinmekle kalmıyor; sinematografik açıdan sınırları zorlamasına karşın bütünlüğü bozmayan yapısıyla ancak tecrübeli bir yönetmenin altından kalkabileceği bir yükün altına giriyordu. Çevresiyle uyumsuz bir genç olan Donnie’nin bir gün, dünyanın sonunun 28 gün 6 saat 42 dakika ve 12 saniye sonra geleceğini iddia eden Frank isimli bir tavşanla karşılaşmasını ve hayatının kontrolünü yavaş yavaş onun eline vermesini anlatan film, zaman yolculuğu fikrine oldukça orijinal yaklaşımı ile dikkat çekiyordu. Bir büyüme hikayesi olmaktan çok bir gencin olumsuz çevresel faktörlere olan tepkisini ortaya koyarak bir Amerikan banliyösü cehennemi çizen Kelly’nin, Patrick Swayze’den tutun da Duran Duran, Echo&The Bunnymen, Tears for Fears gibi gruplara olan saygı duruşu da takdire şayandı. Oyunculara da ayrı bir parantez açmak gerekir: October Sky ile gözlerden kaçan Jake Gyllenhaal’u Hollywood’a armağan eden film, yine oyuncularından Drew Berrymore’un kişisel katkısıyla gösterime girebilmişti. Richard Kelly ise Donnie Darko sonrası yaptığı Southland Tales ve The Box gibi filmlerle hayal kırıklığı yaratırken Amicus ile salonlara dönme hazırlığı yapıyor. Bir devam filmi olarak 2009’da gösterime giren S. Darko’nun ise Kelly ile bir ilgisinin bulunmadığını belirtelim.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →