En İyi 50 LGBTİ Temalı Film
Fireworks (1947)
[youtube video_id=”iDu7mbcGqGY” width=”600″ height=”350″]
Fireworks’ün, ailesinin evde olmadığı bir hafta sonu film çeken 20 yaşındaki bir gencin elinden çıktığına inanmak güç. Özellikle de yapım yılının 1947 olması ve o dönemde eşcinselliğin suç sayıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde çekilmesi, Kenneth Anger’ın filminin önemini daha da arttırıyor. Basitçe eşcinsellik üzerine rüyalar gören bir gencin yaşadıklarını anlatan Fireworks, 40’larda vuku bulan Zoot Suit isyanından da esinlenerek komedilerde, müzikallerde ya da kahramanlık filmlerinde görmeye alıştığımız deniz piyadelerini sado mazo şiddet üvertürünün parçaları haline getiriyor. Filmin gösterimine ancak 1958 yılında izin verilmiştir.
Persona (1966)
[youtube video_id=”3rtSjV_gFkw” width=”600″ height=”350″]
Elisabeth Vogler, döneminin gözde tiyatro oyuncularından biridir. Bir piyes esnasında aniden susar. Kliniğe yatırılan kadın, son çare gözden uzak bir yazlığa gönderilir. Alma hemşire de ona eşlik eder. Elisabeth sustukça Alma konuşur. Elisabeth, Alma’nın dudaklarıyla konuşmaya; Alma, Elisabeth’in kulaklarıyla duymaya başlar. Birçok filme ve yönetmene referans olmuş, saygı duruşlarıyla büyüleyen yedinci sanatın mihenk taşı hükmündeki bu Bergman filmini okumalara açık bir LGBTİ filmi olarak nitelendirebiliriz.
Teorema (1968)
[youtube video_id=”oCGVIg1ksYU” width=”600″ height=”350″]
Teorema, 1968 yılında çekilmiş İtalyan yapımı bir film. Yayınlandığı yıl büyük yankı uyandıran film, simgeseldir. Çok az konuşmanın geçtiği filmde, bir yabancının (Terence Stamp) zengin bir ailenin evine gelmesiyle başlar. Yabancı, evin hizmetçisi dışında herkesle sevişir yapar. Birkaç gün sonra da tıpkı geldiği gibi, gider. Yabancının ardından evde yaşayanlarda büyük değişimler olur. Pier Paolo Pasolini’nin kendi kitabından uyarlayıp yönettiği ve yayınlanmaması için pek çok dava açılan Teorema filmi izlemeye değer filmler arasındadır.
The Music Lovers (1970)
[youtube video_id=”JHySEhmbGFc” width=”600″ height=”350″]
Kült filmlere imzasını atmış İngiliz yönetmen Ken Russell’ın, kendi filmografisinde de ayrı ve özel bir yere sahip olan The Music Lovers (Yalnız Kalpler), ünlü Rus bestecisi Peter Ilych Tchaikovsky’nin hayat hikayesine odaklanan biyografik bir yapım. Tchaikovsky’nin, eşcinselliğini sanat dünyasında gizli tutmak için nemfomanyak bir kadınla formaliteden evlenmek zorunda kalmasını merkezine koyan film, özelikle başarılı psikolojik tahlilleri ile ünlü bestecinin varoluş sancılarını seyirciye buram buram hissettiriyor. Beyaz kuğuyu arayan ama her seferinde siyah kuğuya rastlayan Tchaikovsky’nin aşırı acıklı hikayesine hoş geldiniz.
Pink Flamingos (1972)
[youtube video_id=”yIH3fPlpRcs” width=”600″ height=”350″]
John Waters’ın her türlü cinsiyetçi etik ve ahlaki yaklaşımlarla, kara mizah örneğiyle dalga geçtiği kült filmi Pink Flamingos transeksüellik, ensestlik, peodeiktofili ve dahi kanibalizm gibi bir çok öğeyi içinde barındırıyor. Yaşayan en iğrenç kişi olma unvanına sahip Dvine’ın oğlu Crackers ve beraberindekilerle bir karavanda yaşadığı hayatı onun bu ününü elinden çalmaya çalışan Marble çiftiyle olan mücadeleye girişmesiyle heyecan dolu bir hal alır. Film Passolini’nin Sodom’un 120 günü filmiyle benzerlik gösterse de daha snuf tarzında çekilmiş.
Kiss of the Spider Woman (1985)
[youtube video_id=”1FVd6uRrYhM” width=”600″ height=”350″]
Manuel Puig’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Hector Babenco, varoluşundan risk taşıyan edebiyat uyarlamasının altından kalkmayı başarmış. Bir Güney Amerika ülkesindeki askeri darbe sonucunda tutuklanan bir gey ve bir devrimcinin aynı hücrede birbirleriyle olan ilişkisi üzerine kurulu olan film, aşık olduğu adamın hayat felsefesini kendi felsefesi haline getiren Molina’nın hikayesi aslında. William Hurt’e En İyi Aktör Oscar’ı getiren performansı, seyirciyi aşkın ve sevginin boyutları üzerine düşündürmesiyle dikkat çekiyor.
My Own Private Idaho (1991)
[youtube video_id=”xA0U0otWuzE” width=”600″ height=”350″]
Son dönem Amerikan sineması içinde kendine sağlam yer edinebilmiş bir isim olan Gus Van Sant’ın 1991 yılında çektiği film, biseksüel Scout ve Mike’ın hayatlarına tanık eder bizleri. Özellikle filmde yakalanan görsellik seyirciyi başka diyarlara götürürken, üslup ve öykünün ayaklarının yere basmasıyla ortaya hoş bir iş çıkmış. Keanu Reeves’in “Oynamaktan en keyif aldığım film” dediği My Own Private Idaho daha uzun yıllar unutulmayacak filmler arasında.
Düş Gezginleri (1992)
[youtube video_id=”ftmKhJcxuBk” width=”600″ height=”350″]
Türkiye Sineması içinde ‘aykırı’ ve cesur filmlerin yönetmeni olarak bilinen Atıf Yılmaz’ın 1992 yapımı filmi Düş Gezginleri, iki lezbiyen kadının hayatları ve hayata bakış açıları üzerinden bir tür ataerkil toplum eleştirisine soyunuyor. Kocasından yeni boşanmış bir hekim olan Nilgün, tayin edildiği kasabadaki bir genelevde çalışan kadınları kontrole gittiği gün çocukluk arkadaşı Havva ile bu genelevde karşılaşır. Bu iki kadınının karşılaşması hem kendileriyle hem de hayatla yüzleşmelerini sağlayacaktır. Düş Gezginleri filminin 1994 yılındaki Toronto Gay ve Lezbiyen Film Festivali’ne katıldığını da artı bir dipnot olarak düşelim.
The Crying Game (1992)
[youtube video_id=”KqyH69oZAus” width=”600″ height=”350″]
Gösterime girdiği yıl 6 dalda Oscar’a aday olan ve En İyi Özgün Senaryo ödülüyle taçlandırılan The Crying Game (Ağlatan Oyun), konusu ve filmin sonlarına doğru ortaya çıkan sürprizi ile Hollywood’da şok etkisi yarattı. Britanya ordusunda görev yapmakta olan Jody, IRA tarafından kaçırılır ve kendi politik amaçları doğrultusunda kullanılmak istenir. Bu amaçla ona göz kulak olması için Fergus adlı bir IRA militanı görevlendirilir, ama ilerleyen zamanlarda ikili arasında bir arkadaşlık ilişkisi gelişmeye başlar. Askeri bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Jody’nin ölmeden önce Fergus’tan son isteği, kız arkadaşı Dil’i bulup göz kulak olmasıdır. “LGBTİ bunun neresinde?” diyenlere filmi ısrarla öneriyoruz!
Dönersen Islık Çal (1993)
Senaryosu Nuray Oğuz ve Cemal San tarafından yazılan filmin yönetmeni Orhan Oğuz’dur. Başrollerini Derya Alabora, Fikret Kuşkan, Mevlüt Demiryay ve Menderes Sabancılar gibi başarılı oyuncuların üstleniyor. Dönersen Islık Çal, Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında çoğumuzun aşina olduğu ama umursamadığı hayatları anlatan etkileyici ve hüzünlü bir yapım. Bir trans ve onun hayatını kurtaran bir cüce.. Ve cücenin düdüğü.. Eğer izlemediyseniz, vakit ayırıp izlemelisiniz.
Philadelphia (1993)
[youtube video_id=”cl4B9AU45P4″ width=”600″ height=”350″]
Hollywood dünyasından tanınmış isimlerin LGBTİ temalı filmlerde yer alması ve adının bu sebeple daha da geniş kitlelerce duyulmuş olması açısından önemli yapımlardan biridir. Sıradan bir bahaneyle -ki aslında eşcinsel olması sebebiyle- işinden kovulan Andrew Beckett’ın yaşananlara tepki olarak verdiği hukuk mücadelesini konu alan filmin başrollerinde Denzel Washington ve Tom Hanks yer alıyor. Muhafazakar Amerikan toplumunda avukat Miller’ın dikkat çektiği nokta temelde ayrımcılıktır. Film iki erkeğin arasındaki fiziksel temasa yer vermediği için eleştirilerin hedefi olsa da eşcinsellere ve AIDS’e olan önyargıların anlatılması açısından önem taşıyor. 5 dalda Oscar adaylığı bulunan film, En İyi Erkek oyuncu dalında Tom Hanks’e, En İyi Müzik kategorisindeyse Streets of Philadephia şarkısıyla Bruce Springsteen’e ödül kazandırdı.
Gece Melek ve Bizim Çocuklar (1993)
[youtube video_id=”fajKFUyeIno” width=”600″ height=”350″]
Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşayan alt kültür insanlarının öykülerinden yola çıkarak biri yaşlı biri genç iki fahişenin dayanışmalarının ve sevgilerinin konu edildiği filmde, eşcinsel bir erkeğe aşık olan genç bir kadının dramı anlatılıyor. Usta yönetmen Atıf Yılmaz sarsıcı bir gerçekçilikle beyazperdeye aktardığı filmdeki genel atmosfer tıpkı hikayenin geçtiği karanlık arka Beyoğlu sokakları gibi. İlk yayınlandığı dönem sansüre uğramaması hatta ve hatta Kültür Bakanlığı desteğiyle çekilmesine rağmen daha sonra defalarca sansüre uğramış bir film maalesef.
Heavenly Creatures (1994)
[youtube video_id=”0_KzpSS6wYg” width=”600″ height=”350″]
Gerçek bir hikayeden uyarlanan film , kariyerlerinin başında olan Peter Jackson ve Kate Winslet’ın gelecekte yapacaklarının ufak bir habercisi olması açısından oldukça önemli bir yapım.
Hikayeye dönecek olursak ; iki küçük kız çocuğunun tüm ilişki saflarını ; iki yabancıdan , iki arkadaşa , iki dosta ,iki sevgiliye ve en sonunda iki suç ortağı olarak yaşadıkları , örneğine hemen hemen hiç rastlamadığımız bir eser. Öyle ki onlarca hak tanınsa dahi tahmin edemeyeceğimiz bir sona sahip, 99 dakikalık süre zarfı içinde izleyenleri pek çok duygu durağına götüren oldukça başarılı bir yapım.
Total Eclipse (1995)
Temelde, ünlü Fransız şair Rimbaud’un hayatını anlatan biyografik film, söz konusu Rimbaud olunca kaçınılmaz olarak LGBTİ temasının tam merkezine yerleşiyor. Paul Verlaine ile aralarındaki fırtınalı ilişkiye odaklanan film Leonardo DiCaprio’nun bedeninde yeniden hayat bulan Rimbaud rolüyle izleyenleri kendine hayran bırakıyor. Polonya kökenli Agnieszka Holland’ın yönettiği filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio ve David Thewlis rol alıyor.
Bound (1996)
[youtube video_id=”TjP67mLUOig” width=”600″ height=”350″]
Wachowski Kardeşler henüz ilk yönetmenlik deneyimlerinde 2 milyon doları ceplerine indirmek için mükemmel bir planla mafyayı atlatmaya çalışan bir çiftin öyküsünü ele alıyor. Sıradan bir kara film senaryosu olabilecek hikayeyi ilginç kılan unsur ise çiftimizin lezbiyen aşıklar olmaları. Bound sizi iki farklı düşünceye yönlendirebilir: Birincisi; erkek mafya dünyasını parmağında oynatan iki güçlü kadın karakter yaratmakla kalmayıp cinsellik ve şiddet kullanımıyla da sinemayı, erkek egemenliğine meydan okuma alanına dönüştürmesi. İkincisi ise erkeksi kadın ve femme fatale klişeleri üzerinden tiplemeler yaratması ve lezbiyenliği dikkat çekici bir araç olarak kullanması. Film ikisi arasında gidip geliyor mu? Evet. Peki ya izlenmeli mi? Kesinlikle.
Hamam (1997)
[youtube video_id=”x9JzZVuhPlA” width=”600″ height=”350″]
Ferzan Özpetek’in yazıp yönettiği Hamam filminin hikayesi, Roma ve İstanbul’da geçiyor. Hikaye Madam’ın ölümü ve sahip olduğu eski hamamı yeğeni Francesco’ya bırakması ile başlıyor. Türkiye’ye gelen genç mimar geçmişinden kaçan ve geçmişinden sürülen teyzesinin geride kalanlarından kendine bir hayat yaratabileceğini keşfediyor. Hiç tanımadığı teyzesini, hiç tanımadığı bir şehri tanımak için İstanbul’da kalan ve hamamı restore edip yeni bir hayat kurmak isteyen Francesco, burada hiç tanımadığı bir ben ile tanışıyor. Bedenini, cinselliği ve aşkı yeniden keşfeden bu adam Mehmet ile naif ve romantik bir ilişkiye başlıyor. Belki de bunun için en uygun olan ortamda yani bir hamamda…
Bent (1997)
[youtube video_id=”yEhooysNcFo” width=”600″ height=”350″]
Nazi faşizmi tarafından tarumar edilmiş bir dünyada, eşcinsel iki genç: Max (Cliwe Owen) ve Horst (Lothaire Bluteau)… Bir toplama kampına giden trende kesişir yolları. İlk görüşte birbirlerinin ‘ney’ olduğunu anlasalar da; Max, sonu ‘mutlak ölüm’ olduğu için, eşcinsel olduğunu söyleyemez. Çünkü yahudi olarak bilinmek, biraz daha hayatta kalmak demektir. Ancak Horst, cinsel yönelimini gururla haykırır. Bu kez aralarında ‘düşsel’ bir seks başlar… Martin Shaw’ın tiyatro oyunundan uyarlanan film, 1997 yılında Cannes Film Festivali’nde ‘Gençlik Ödülü’ kazanmıştır.
Gia (1998)
[youtube video_id=”v2xVI8D2PCY” width=”600″ height=”350″]
Uyuşturucu bağımlısı ve AIDS virüsü kapmış ilk ünlü kadın olarak bilinen, ABD’nin ilk süper modeli Carangi’nin trajik sonuna gelmeden önce yıldızının parladığı dönemin, aşka ve sekse düşkünlüğünün ve lezbiyen tarafının portresi çiziliyor. Carangi, eşcinselliği norm dışı bir durum olarak görmüyor ve aşka yaklaşımı filme bu şekilde yediriliyor. Bir röportajında oynadığı tüm karakterler arasında kendine en yakın hissettiği karakterin Gia olduğunu ifade eden Angelina Jolie’nin performansı ise olağanüstü.
Ceux qui m’aiment prendront le train (1998)
[youtube video_id=”hg0ZkpbEfJw” width=”600″ height=”350″]
1998 yapımı film, hayatını kaybeden ünlü bir ressam olan Jean-Baptiste Emmerich’in cenaze töreni için bir araya gelen insanların aynı tren ile seyahat etmeleri ile başlıyor. Toplumun küçük bir parçasını temsil ettikleri trendeki yolculukları, karakterlerin kişisel sorunlarını yavaşça ortaya çıkarırken bir yandan da yeni aşklara imkan sağlıyor. Yaşlı ressam ile kimin daha yakın bir ilişkisi olduğu üzerine kavgalar, ressamın varlığı hiç bilinmeyen transseksüel çocuğu Viviane’nin dahil olması ile birlikte alevleniyor. Eşcinselliğin ve transseksüelliğin yanı sıra, ilişkilerin, evliliğin ve aşkın her türünün ele alındığı filmde HIV üzerine konuşmalar ve aşk üçgenleri, filmi aşkın bir bireyi her yönüyle nasıl etkilediğini gösteren bir yapım olarak yüceltiyor. Filmde kullanılan müziklerin güzelliğini söylemeden geçmek imkansız.
Boys Don’t Cry (1999)
[youtube video_id=”mYpUhVvfGeg” width=”600″ height=”350″]
Bazı filmleri izlemek de anlatmak da fazlasıyla zordur, Boys Don’t Cry ( Erkekler Ağlamaz) da bu tür filmlerden biri. Yaşanmış bir olaydan yola çıkan film, Teena Brandon isimli erkek kıyafetleri içinde dolaşan bir travestinin trajik hayat hikayesine odaklanıyor. Hangi ülkeden ya da toplumdan olursanız olun cinsel kimliğinizi ya da yöneliminizi açık açık yaşayamamanın baskısını her daim ensenizde hissedersiniz; çünkü daha en başta ötekileştirilmiş ve ‘mükemmel’ düzeni bozan ucubeler olarak görülmüşsünüzdür. Belki de bu film ve bu hikaye de aynı görüşün kanıtı niteliğinde. Kimberly Peirce’ın harika bir yönetmenlik deneyimi sergilediği ve Hillary Swank’in, Teena rolünde parlayıp, En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ıyla da bu parıltıyı ölümsüzleştirdiği Boys Don’t Cry, özellikle LGBTİ mücadelesinin neden bu kadar önemli olduğunun da somut bir ifadesi.
Better Than Chocolate (1999)
[youtube video_id=”6hcvuF5DWyY” width=”600″ height=”350″]
Kanada yapımı bir romantik komedi olan filmin yönetmen koltuğunda Anna Wheeler oturuyor. Cinsel kimlikler üzerine düşündürten, cinsel klişelerle dalga geçerek, düşündürürken güldüren bir yapısı var Better Than Chocolate’ın. Çikolata’dan daha tatlı olan bir şey var ise o da aşktır diyen masalsı yapısıyla, kendini iyi hissetmek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir film.
Lola ve Bilidikid (1999)
[youtube video_id=”2HQDmbepgy8″ width=”600″ height=”350″]
1999 yılında Kutluğ Ataman tarafından yazıp yönetilen Lola ve Bilidikid filmi, beş ödüle layık görülmüş gerçekçi bir filmdir. Almanya’da çekilen filmde 17 yaşındaki Murat (Baki Davrak), özellikle “erkek” olma konusunda baskı yapan ve babasının ölümünden sonra baskıyı arttıran abisi Osman (Hasan Ali Mete)’dan kaçarak arkadaşı Lola(Gandi Mukli)’nın yanına sığınır. Murat, Lola ve onun sevgilisi Bilidikid (Erdal Yıldız) ile yaşamaya başladıktan sonra birçok şeyi “görmeye” başlar.
Aimée & Jaguar (1999)
[youtube video_id=”KGwcU31U_Lg” width=”600″ height=”350″]
Lilly Wust ve Felice Schragenheim’in gerçek hayatını anlatan ve Erica Fischer’ın aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan film, 1942 yılının kasvetli Berlin’inde geçiyor. Lilly’nin (Aimee) kocası eve çok seyrek uğrayan bir Nazi subayıdır. Dolayısıyla Lilly’nin hayatının en büyük meşgalesi 4 çocuğu ve gizlice beraber olduğu erkeklerdir. Felice (Jaguar) ise bir Nazi gazetesinde yazılar yazan eşcinsel bir kadındır. Felice, Lilly’i görür görmez hissettiği duyguyu kovalar. İki tutkulu kadın, savaşın tam ortasında doludizgin aşklarını yaşarken, onları birbirinden ayırabilecek güçlü bir etken ortaya çıkar; Felice’nin Yahudi oluşu. 19.Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de görücüye çıkan film, 49. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ‘’En İyi Kadın Oyuncu’’ dalında Gümüş Ayı kazanmıştır.
All About My Mother (1999)
[youtube video_id=”tkUMC5Jw8MA” width=”600″ height=”350″]
Sinemada yarattığı kadınlarıyla ünlü yönetmen Pedro Almodovar’ın 1999 yılında çektiği Annem Hakkında Her şey hayatları parçalanmış ve farkında olmadan aynı şeyi, şefkat ve güven arayan kadınları ya da kendini kadın gibi hisseden erkekleri konu alıyor. Jön fikrinden yola çıkan ama jön karakterle ilgili tüm beklentileri alt üst eden LGBTİ temalı bir film. Hikayede yer alan tüm karakterler oldukça “normal” görünüyor olmasına rağmen hepsinin hayatı sırlarla doludur ve bu sırlar toplumun pek de kolay kabulleneceği cinsten sırlar değildir. Öte yandan toplumun dışladığı tüm figürler izleyicinin adeta gözüne sokulur ve LGBTİ bireylerin sıkıntılarını “çaktırmadan” dile getirir. Yönetmenin sinemagtografisinde de en sevilen filmlerden biri olan Annem Hakkında Her Şey’in başrollerinde Penelope Cruz, Cecilia Roth ve Marisa Paredes gibi usta oyuncular yer alıyor.
Mulholland Drive (2001)
[youtube video_id=”96R9MG0DxLc” width=”600″ height=”350″]
Rüyalar ve gerçekler arasında gidip gelen film bunu Betty ve Rita arasındaki gizemli ilişkide de aynı şekilde sürdürür. David Lynch’ın ustalık eserlerinden biri sayılan Mulholland Drive üzerine çok tartışılmış bir filmdir. Birçok temayı işleyen ve bunları tartılmaya açık bir şekilde yapan film LGBTİ temasını da benzer bir şekilde tartışmaya açık ele alıyor. Filmin başrollerinde Naomi Watts ve Laura Harring yer alıyor.
Y tu mamá también (2001)
[youtube video_id=”3Qg6n7V3kO4″ width=”600″ height=”350″]
Usta yönetmen Alfonso Cuaron imzalı film, ekonomik ve siyasi sınıfları farklı, cinselliğe ve kendilerini keşfetmeye ötelenmiş iki kankanın arabayla yolculuk hikâyesini anlatıyor. Julio (Gael Garcia Bernal) ve Tenoch(Diego Luna), kız arkadaşlarını İtalya taraflarına uğurlayarak, esas özgürlüklerini ilan ederler. Arabayla çıkacakları yolculukta onlara eşlik edecek ve dizginleyecek biri daha vardır; Luisa… Cüretkâr sevişme sahneleri, politik altyapısı, komedi unsurları, yerinde kullanılan içses, Meksika’nın kapitalist ve yoksul kesiminin sentezlenmesiyle görsel bir şölene hazırız.
Hable Con Ella (2002)
[youtube video_id=”7fl8tyEIXXI” width=”600″ height=”350″]
Senaryosunu ve yönetmenliğini usta yönetmen Pedro Almadovar’ın üstlendiği filmin başrollerinde Javier Camara, Dario Grandinetti, Leonor Watling ve Rosairo Flores yer alıyor. Annesiyle yaşayan ve hasta bakıcı olan Benigno, dans okulunda gördüğü Alicia’ya karşı tutkulu ve obsesif bir aşk beslemektedir. Kaza geçirip komaya giren kızla ilgilenen adam her gün onunla özenle ilgilenmekte ve konuşmaktadır. Kızın onu duyduğuna inanan adamın yolu başka bir tutkulu aşkın peşinden giden Marco ile kesişir. Bu iki acı çeken ruh arasında spontane, samimi ve oldukça yoğun bir dostluk başlar.
Kinsey (2004)
[youtube video_id=”e19GnyNdC48″ width=”600″ height=”350″]
Bilimadamı Albert Kinsey, kariyerine zooloji ve biyoloji üzerine çalışmalar yaparak başlar. Fakat zaman geçtikçe öğrencilerinin cinsel konulardaki sorularını dinleyerek fark eder ki, kimse cinsel davranışlar üzerine bugüne dek kafa yormamış, hatta klinik araştırmaya katılmamıştır. Bunun üzerine bir araştırma grubu kurar. Bu grup zamanla geliştireceği özel bir röportaj tekniğiyle insanlara cinsel geçmişleri hakkında utanmadan ve sıkılmadan özgürce konuşabilme fırsatı tanır. Film en çok başrol oyuncularının performansıyla öne çıkıyor.
Mysterious Skin (2004)
[youtube video_id=”5Lp5v4oQZRw” width=”600″ height=”350″]
2004’te İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Mysterious Skin, başından sonuna kadar onlarca kez sizi duvara çarpıp bırakan filmlerden. Bitiş cümlesini yazının başında kullanmış gibi görünsem de filmin ne senaryosu ne de oyunculukları, verdiği hissiyatın önüne geçebiliyor. Scott Heim’ın romanı, yönetmen Gregg Araki’nin ellerinde 80’ler temalı kolej filmi ile bilimkurgu kırması bir filme dönüşüyor. Popüler kültürün metaları aracılığıyla cinsel tercihlere ve yabancılaşmaya yönelik en yaratıcı bakışlardan birine imza atan film, şüphesiz ki yeni queer sinemanın mihenk taşlarından.
Brokeback Mountain (2005)
[youtube video_id=”dc7Odty5MuM” width=”600″ height=”350″]
Ang Lee’nin yönetmenliğini üstlendiği filmin başrollerinde Heath Ledger ve Jake Gyllenhaal yer alıyor. 1963 yılında geçen filmde Ennis Del Mar (Heath) ve Jack Twist (Jake), BrokeBack dağında kovboyluk yapmaktadırlar. Günlerinin büyük bir bölümünü beraber geçirirler; bu sırada yakınlaşan ikili birbirlerine büyük aşk beslemektedir. Ama ne yazık ki yaşadıkları kasaba bu aşkı kaldırabilecek çevreye sahip değildir. Ennis evli ve iki çocuklu bir babadır; hem Jack hem de karısı ile ilişkisini sürdürmeye çalışır. Toplum tarafından dayatılan aile kurma zorunluluğu ve aşkı arasında kalan bir kovboydur.
İkilinin karmaşık ilişkisini konu alan film aynı zamanda Pulitzer ödüllü Annie Proulx’un öyküsünden beyazperdeye uyarlanmıştır.
Imagine Me & You (2005)
[youtube video_id=”c8jH4qP1Y6Y” width=”600″ height=”350″]
Yönetmen Ol Parker’ın ilk filmi olma özelliğini de taşıyan filmde ünlü oyuncu Lena Headey’nin canlandırdığı Lucy çalıştığı yerdeki bir evlenme töreninde aynı zamanda törendeki gelin olan Rachel ile şans eseri tanışır. İlk başta arkadaşlık üzerinden ilerleyen ilişki zamanla özellikle de Rachel’in sürekli görmezden gelip yok saymasına rağmen lezbiyen ilişkiye evrilir. Fakat kendi evliliğine olan bağı işleri oldukça karmaşık bir hale dönüştürür. Romantik komedi türündeki film lezbiyen ilişkiye yüzeysel bir bakış atmasına rağmen konuyu ele alışındaki naiflik açısından değerli bir yapım.
Transamerica (2005)
[youtube video_id=”1F4Dckw274Q” width=”600″ height=”350″]
Boys To Men filminin yönetmenlerinden biri olan Duncan Tucker’ın bu ilk uzun metrajlı filmimde bir cinsiyet değiştirme operasyonuna hazırlanan Bree son anda yıllar önceki bir kız arkadaşından oğlu olduğunu öğrenir. Dahası henüz reşit olmayan oğlu Toby hapistedir. Oğlunu hapisten çıkarmak için uzun bir yola çıkan Bree bu yolculuk boyunca hem Toby’le olan ilişkisini iyileştirmeye hem de ona aslında onun babası olduğunu söylemeye çalışır. Elbette bu beklenildiği kadar kolay olmayacak ve Bree toplumsal olarak yaşadığı ötekileştirmeyi ve dışlanmayı yeni kuruluyor olsa da ailesi içinde de yaşayacaktır. Yol teması üzerinden işlenen film trans hikayesini Amerikan sosyal hayatı ve aile yapısı üzerinden inceliyor.
C.R.A.Z.Y. (2005)
[youtube video_id=”nAZEwKn7qXo” width=”600″ height=”350″]
Cafe de Flore ile adını çok daha büyük bir kitleye duyurmayı başarabilmiş Jean Marc Valee’in 2005 yılında çektiği bu film, Kanada’nın Babam ve Oğlum’u olarak nitelendiriliyor. Çok çocuklu bir ailede, evlatlardan biri diğerlerinden farklı olunca işler ilginçleşiyor. Katolik ve ataerkil bir topluluğun eşcinselliğe karşı takındıkları homofobik tavrın eğlenceli şekilde gösterildiği film, kullanılan David Bowie, Pink Floyd, Rolling Stones şarkılarıyla daha zevkli bir hale geliyor.
Notes on a Scandal (2006)
[youtube video_id=”AruRpjQquQQ” width=”600″ height=”350″]
Londra’daki bir orta öğretim okulunda sertliği ile tanınan, disiplinli ve otoriter kişiliği ile dikkat çeken Barbara Covett, kendisine yakın bir dostu olmayan yalnız bir kadındır. Fakat hayatı çalıştığı okula yeni gelen sanat öğretmeni Sheba Hart’ın varlığı ile değişir. Judi Dench’e En İyi Kadın Oyuncu, Cate Blacnhett’e de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren film, yalnızlıkla başlayıp dostluk ve ihanet şeklinde gelişen çok katmanlı bir ilişkiyi konu alıyor.
XXY (2007)
[youtube video_id=”HAcZt-DvAY8″ width=”600″ height=”350″]
Yönetmenliğini Arjantinli yönetmen Lucia Puenzo’nun yaptığı XXY, 15 yaşındaki Alex isimli klinefelter sendromu (Hermafrodit- çift cinsiyetli) bulunan Arjantinli bir genç kızın ve ailesinin, bu sendromun psikolojik etkilerinden ve dış baskılardan korunmak için Uruguay’a taşınması ve genç kızın kendi hayatıyla ilgili önemli bir karar alma süreci konu ediliyor. Filmin en büyük başarısı da Alex’in yaşadığı tüm çatışmaları gösterip, toplumsal cinsiyet rolünün üzerimizdeki etkisini tek tek suratlarımıza çarpmayı başarabilmesinde. 2008 yılında gerçekleşen 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve Altın Lale’yi kazanan bu filmi izlemeden geçmeyiniz.
Yaşamın Kıyısında (2007)
[youtube video_id=”GxBrMrLjnAM” width=”600″ height=”350″]
Türkiye, Almanya ortak yapımı olan Yaşamın Kıyısında 2007 yılında çekilmiştir. Fatih Akın’ın yazıp yönettiği film, Cannes Film Festivali’nde En İyi senaryo da dahil pek çok ödül almış çarpıcı bir yapımdır.
Beden işçisi Yeter (Nursel Köse), Ali (Tuncel Kurtiz) ile daha rahat bir yaşam için birlikte yaşamaya başlar. Ali’nin, oğlu Nejat’tan Yeter’i kıskanması yüzünden çıkan kavgada Ali Yeter’i öldürür ve cezaevine girer. Nejat’sa Yeter’in hep görmeyi istediği, kızı Ayten (Nurgül Yeşilçay)’i bulmak için Türkiye’ye gitmeye karar verir. Ayten ise katıldığı eylem sebebiyle Almanya’ya kaçmıştır.
Milk (2008)
[youtube video_id=”Zp0uYT0zDbA” width=”600″ height=”350″]
Amerikan gay aktivist Harvey Milk’in hikayesini konu alan film Sean Penn’in mükemmel oyunculuğuyla hayat buluyor. Harvey Milk, gay hakları uğruna hayatını veren bir aktivisttir. Film ayrıca seçim ve seçim sistemlerine karşı ağır yergiler içerir. Macera ve aksiyon dolu rollerde görmeye alıştığımız Sean Penn, Milk filminde eşsiz bir oyunculuk sergiliyor. Film ayrıca birçok festivalde adaylık almıştır.
A Single Man (2009)
[youtube video_id=”Ell2a6o_6lY” width=”600″ height=”350″]
52 yaşında bir İngiliz Edebiyatı Profesörü olan George Falconer, yaşamını uzun süreden beri birlikte paylaştığı hayat arkadaşı Jim’i kaybetmiştir. Onun ölümünün ardından George hayatın anlamını kaybettiğini hissetmektedir. Geçmişte yaşamaya başlayan ve geleceğe dair şüpheleri olan George’un en iyi arkadaşı, kendisi gibi varlık problemleri ile boğuşan Charley’dir. Colin Firt’a En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren filmde aslen modacı olan Tom Ford’un yönetmenliği dikkat çekici.
J’ai Tué Ma Mère (2009)
[youtube video_id=”BgCqY3cE-VM” width=”600″ height=”350″]
Xavier Dolan’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasının yanı sıra, yazıp aynı zamanda başrolde gördüğümüz yarı-otobiyografik film olan J’ai Tué Ma Mère, eşcinsel bir genç olan Hubert’in annesi ile olan ilişkisini derin bir şekilde ele alıyor. Filmde aynı zamanda tek ebeveyn olarak çocuğunu büyütmenin zorluğu, genç aşkın tutkusu ve günümüzde aile ile çocuk arasındaki ilişkiyi en çok sınayan eşcinselliğin bireyler üzerindeki etkisini genç yönetmenin gözünden izliyoruz. Xavier Dolan’ın gelecek filmlerinde yeniden karşılaşacağımız Suzanne Clément ve Niels Schneider, Dolan filmlerine sıcaklık katarken; Anne Dorval’ın Hubert’in annesi rolündeki performansı hafızalara kazınıyor.
Chloe (2009)
[youtube video_id=”JWLEz-1VzSk” width=”600″ height=”350″]
İki farklı jenerasyonun kadın temsilcileri ; Julianne Moore ve Amanda Seyfried’in başrollerini paylaştığı Chloe’nin yönetmen koltuğunda Atom Egoyan oturuyor. İkili ilişkilerde şüphenin ne denli tehlikeli bir zehir olduğunu ve başa neler açabileceğini işleyen film oyuncular arasında karşılıklı atak, savunma, karşı atak şeklinde geçen entrikalarla dolu bir içeriğe sahip.
Elena Undone (2010)
[youtube video_id=”Qp9ulJ39qhQ” width=”600″ height=”350″]
Yalnızca filmde olmamakla birlikte aynı şekilde gerçek hayatta da iki farklı kültürden gelen Necar Zadegan (Elena) ve Traci Dinwiddie’nin (Peyton) oyunculuklarıyla fark yaratan filmin yönetmen koltuğunda Nicole Conn oturuyor. Filmde Elena; evli ve çocuklu bir heteroseksüeli canlandırırken Peyton ise yalnız bir lezbiyendir. Kaderin bir araya getirdiği bu ikilinin , özellikle Elena’nın tamamen yabancısı olduğu duygu dünyasına tanık olurken ki performansı görülmeye değer.
Les Amours Imaginaires (2010)
[youtube video_id=”OAGZz7Jgr8I” width=”600″ height=”350″]
Xavier Dolan’ın kendi yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı ikinci uzun metrajlı filminde yönetmen üç yakın arkadaşın yaşadığı üçlü bir aşk üçgenini ele alıyor. Aynı genç erkeğe aşık olan ve ona sahip olabilmek için arkadaşlıklarını bitirme noktasına getiren Marie (Monia Chokri) ve Francis (Xavier Dolan), Nicolas’ın (Niels Schneider) çekiciliği ve sıcak tavırlarında kendilerini kaybediyorlar. Karşılıksız aşk, başka bedenlerde aranan teselli, aşk acısı ve iki arkadaşın aynı erkeğe hiç yok olmayan tutkusu -ve filmin inanılmaz soundtrack’i- filmi heryönüyle kaçırılmaması gereken bir yapım haline getiriyor.
Tomboy (2011)
[youtube video_id=”JvfdCI4MArQ” width=”600″ height=”350″]
Yönetmen Celine Sciamma’nın ikinci uzun metraj filmi olan Tomboy, ‘çocuk odaklı’ LGBTİ temalı filmlerin en önemlilerinden biri. Henüz 10’larında olan Laure yeni taşındıkları kasabalarındaki arkadaşlarına kendini olmak istediği cinsel kimlikle tanıtır. Kız kardeşine abilik yapar, maskülen bir karaktere ve görünüme bürünerek, komşu kızına aşık bile olur. Artık onun iki cinsiyetli dünyası vardır. Ancak tüm LGBTİ bireylerinin yaşadığı gibi, bu gizliliğin sonucunda da ödenecek bir bedel vardır.
Weekend (2011)
[youtube video_id=”RUU_WzRBHX4″ width=”600″ height=”350″]
Ülkemizde yalnızca şanslı bir grup sinemaseverin !f İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde seyretme şansı bulduğu Weekend, sadece gösterildiği festivalin değil yılın en iyi filmlerinden biri olarak öne çıkıyordu. Andrew Haigh’in yönettiği film, işlediği konuyu ele alış biçimiyle türün önemli örnekleri arasında kendisine yer edinirken, bu aşk hikayesini iliklerimize kadar hissettiren Tom Cullen ve Chris New’in olağanüstü performansıyla etkisini yıllar yılı hissetirmeye devam edecek.
Zenne (2012)
[youtube video_id=”DoFy5Q24tPI” width=”600″ height=”350″]
Bu proje, 2008 yılında eşcinsel olduğu gerekçesiyle öldürülen Ahmet Yıldız’ın hayatından ilham alınarak yapılmış. Gündüzleri fal bakan, akşamları dans eden Zenne ve asker kaçağı Can ile Güneydoğu’dan göç etmiş muhafazakar bir aileden İstanbul’a kaçıp gelen Ahmet’in tanışmalarıyla başlayan hikaye araya Daniel’in katılmasıyla devam eder. Askerden kaçmaktan bıkan Can, çok şık bir hareketle askeriyenin kapısından girer. Üstünde kamuflajı ve başındaki mor beresiyle askeri heyetin önüne çarpıcı bir biçimde anti-militarist kılığıyla çıkar…
Laurence Anyways (2012)
[youtube video_id=”x0dEDnm15Qs” width=”600″ height=”350″]
Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan’ın yazıp yönettiği, üçüncü uzun metrajlı filmi Laurence Anyways, transgender bir birey olan Laurence’ın sevgilisi Fred’le olan imkansız aşkını ve Laurence’ın değişim sürecinin nasıl iki sevgiliyi etkilediğini ele alıyor.
80’lerden başlayarak 90’ların sonuna kadar geçen hikaye, transgender bir bireyin ve yaşadığı zorlukların her boyutta ele alındığını görüyoruz. Sevgilisinin, ailesinin ve çevresindeki insanların değişime olan tepkileri, Laurence’ın mücadele etmek zorunda kaldığı fiziksel ve psikolojik zorluklar filmde derin bir şekilde işleniyor ve bu da Laurence Anyways’i fazlasıyla özgün kılıyor.
Stranger by The Lake (2013)
[youtube video_id=”PgcEGKn7waI” width=”600″ height=”350″]
Geride bıraktığımız yılın en iyi filmlerinden Alain Guirudie imzalı Stranger by The Lake, Mavi En Sıcak Renktir ile birlikte Cannes Film Festivali’ne damga vuran bir diğer LGBTİ filmiydi. Belki “Mavi” kadar sansasyon yaratamadı ama sinemaseverleri en az “Mavi” kadar etkilemeyi başardı. Muazzam bir “yönetmen filmi” örneği olarak tanımlayabileceğimiz filmin, süresi boyunca yarattığı gerilimin seyirciyi etkisi altına aldığı ise kuşku götürmez bir gerçek. Guiraudie’nin hem senaryosonu yazdığı hem de yönetmenliğini üstlendiği Stranger by The Lake, Avrupalı bir yönetmenin eşcinsel sinemasına bir armağanı olarak görülebilir.
Tom à la Ferme (Tom Çiftlikte) (2013)
[youtube video_id=”nO6PPKYpwPA” width=”600″ height=”350″]
Xavier Dolan’ın Michel Marc Bouchard’ın aynı adlı oyunundan uyarladığı, başrolünde oynadığı ve yönettiği film, hayatını kaybeden sevgilisi Guillame’in cenaze törenine katılmak için, cinsel tercihlerinden haberi olmayan ailesinin çiftliğine giden Tom’un (Xavier Dolan) başından geçenleri anlatıyor. Guillame’in kardeşi Francis’in Tom’a karşı fazlasıyla garip davranması ve her fırsatta Tom’a psikolojik baskı uygulaması, Tom’un sırrının açığa çıktığını gösteriyor ve Francis bu sırrı kendi lehine kullanıyor. Eşcinselliğin ve saklanması gereken sırların altında ezilen acılı bir gencin hikayesi olan Tom Çiftlikte, aile tarafından kabul edilemeyecek bir aşkın bütün gerginliklerinin birleştiği bir gerilim filmi olarak listede yerini alıyor.
La vie d’Adele (2013)
[youtube video_id=”[youtube video_id=”mEx5SAiONkQ” width=”600″ height=”350″]
Toplumsal normların, ahlak ve etik eşiğinin bir bireyin tercihleri üzerindeki etkilerini psikanaliz bir yaklaşımla harmanlayan yönetmen Kechiche, kızların erkeklerle çıkmasına cinsel ilgi yönünde kendini inandırmış Adele’in, kendi eşcinselliğini Emma’da keşfetmesinin hikâyesini anlatıyor. LGBT temalı yeni filmlerin cesaretini ve akıcılığını örnek alması gereken film, eşcinsel ilişkinin bugüne dek beyazperdeye yansıtılan başarılı tasvirlerinden biri. Ülkemize “Mavi En Sıcak Renktir” adıyla gösterime giren filmin Altın Palmiye sahibi olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.
Benim Çocuğum (2013)
[youtube video_id=”B9CN6m7vccw” width=”600″ height=”350″]
LGBT temalı filmlere bu topraklardan bir belgesel ile örnek vermek / verebilmek bu cesur yönetmenlere hak ettikleri övgüyü dile getirebilmek oldukça önemli. Eşcinsel bireylerin değil, ebeveynlerin gözünden bu süreci gerçekçi bir dille anlatan Can Candan imzalı Benim Çocuğum kurmaca bir senaryoya sahip olsaydı bu kadar dikkat çeker miydi bilinmez lakin, eşcinsel sinemamızın yükselmesi ve LGBT temalı filmlere verilen değer adına oldukça önemli.
Bonus: Angels in America ve The L Word
Angels in America (2003)
[youtube video_id=”jTDcbJcCGTE” width=”600″ height=”350″]
Al Pacino, Meryl Streep, Emma Thopmson, Mary-Louise Parker, Jeffrey Wright, Justin Kirk, Ben Shenkman, Patrick Wilson, James Cromwell…
Toplamda yalnızca 350 dakika süren bu mini dizinin oyuncu kadrosunu yazdıktan sonra diziyi anlatmak için içeriğinden çok da söz etmek gerek yok aslında. Muazzam oyunculuklarla bezenmiş bu dizi yalnızca oyuncu kadrosunun kusursuzluğu ile değil; her dakikasında farklı duygular hissettirebilen senaryosuyla son yılların en başarılı Amerikan dizilerinden bir tanesi.
Ekran başında geçirdiğiniz 6 saatin ardından en az 6 gün etkisinden çıkamayacağınız diziyi henüz seyretmediyseniz ölmeden yapılması gereken listenize bir şey daha eklemeniz gerekiyor. Özellikle Al Pacino’yu son yıllarda hep kötü yapımlarda seyretmekten gem vuruyorsanız, usta oyuncunun kariyerinin en önemli performanslarından birini seyretmeye hazır olmalısınız. ..
The L Word (2004-2009)
[youtube video_id=”Yh-sIBhc3-s” width=”600″ height=”350″]
Yaratıcı yapımcılığını ve yer yer yönetmenliğini Ilene Chaiken’ın üstlendiği The L Word, Los Angeles’da yaşayan bir grup lezbiyenin yaşamlarına odaklanırken, LGBT kültürün bilinmeyen birçok yönünü de işleyerek, bütün dünyada beğeni kazanmış önemli ve bir anlamda da eğitici bir dizi olmuştur. İlk prömiyerini 2004 yılında yapan The L Word, Amerika’da Showtime kanalında gösterilirken, ülkemizde Cnbc-e kanalı tarafından gösterilmek istenmesine rağmen RTÜK tarafından diziye onay verilmemiştir. Dizinin başrollerinde Jennifer Beals, Pam Grier, Katherine Moennig, Mia Kirshner, Leisha Hailey, Erin Daniels, Laurel Holloman gibi ünlü oyuncular yer alırken; Rosanna Arquette, Cybill Shepherd gibi efsanevi oyucularda bazı bölümlerde rol almıştır. Dizinin adının The L Word olması ise bölüm adlarının her birinin ‘L’ harfiyle başlamasından dolayıdır. Hayatın her tür gerçekliğinin dizide işlenmesi, politik bakış açılarını, LGBT kültürün bilinmeyen yönlerini de ifade etmesi açısından, vaktiniz olursa diziyi kaçırmamanızı tavsiye ederiz.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →