· 15 dk okuma

En İyi 30 Ressam Biyografisi

En İyi 30 Ressam Biyografisi

Konumuz sanat tarihine yön veren ressamlar olunca, öncelikli olarak Avusturyalı sanat tarihçisi Ernst H. Gombrich’in, “Sanatın Öyküsü” adlı eserinde yer verdiği şu ifadelere göz atmak gerek:

“‘Sanat’ diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar bazı adamlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlikleri sanat diye tanımlamakta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde neredeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve bü­yük S ile başlayan Sanat’ın var olmadığının bilincinde olunulsun.”

Geçmişten günümüze sanat olarak tanımlanan tüm eserler, gerek sanatçıların bizzat kendi adlandırmaları, gerekse araştırmacıların geriye dönük tanımlamaları doğrultusunda bir akımlar zincirini oluşturur. Büyük oranda bir önceki düşünce bütünlüğüne tepki olarak doğan bu akımlar, aynı zamanda toplumsal koşulların etkisiyle şekillenir. Örneğin Adnan Turani, Çağdaş Sanat Felsefesi adlı eserinde, XIX. ve XX. yüzyılın makineleşmesine dikkat çekerek, Goethe’nin Faust adlı başyapıtından şöyle bir benzetme örneği sunar: “Makine, Faust’a hiçbir iş yaptırmayan şeytan Mefisto’ya benziyordu.” Turani’nin, demokratik-parlamenter düzen üzerine yaptığı bu inceleme, sanat kavramıyla olan ilişkisini incelediği üç ana yönetim şeklinden sonuncusunu, yani çağdaş biçimini oluşturur. Zira Turani, değişen çalışma koşullarının insan psikolojisi üzerindeki etkisine dikkat çekerek; tüm bunları kübist, dadacı ve sürrealist sanatçıların eserlerinde somutlaştırır.

Sonuç olarak, sanatın bireysel ve toplumsal süreç dahilinde oluştuğu gerçeğinden yola çıkarsak, bir eserin ya da sanatçısının üretim verdiği süreci anlamlandırabilmek adına, o tabloya bakmaktan daha ötesini yapmak gerekir. İşte hazırladığımız En İyi 30 Ressam Biyografisi dosyası, sanat tarihine yön vermiş olan sanatçıların, uzaktan baktığımız tablolarına yakından dahil olabilmek ve onların hayatlarını anlamlandırabilmek amacını taşıyor. Ressamların yaşadıkları yıllara göre sıralamasını yaptığımız dosyada, 15. yüzyıldan 21. yüzyıla ilerlerken oluşan akımları da belli bir düzen içerisinde sunmaya çalıştık. Dolayısıyla sanat tarihi üzerine bilgi birikiminizi artırmak isterseniz, izleyeceğiniz filmleri de buradan seçebilirsiniz!

Bir kahve koymanızı tavsiye eder, iyi seyirler dileriz…

En İyi 30 Ressam Biyografisi

Andrei Rublev (1966)

andrei-rublev-filmloverss

İkona ressamı Andrei Rublev’in hayatından esinlenilerek ele alınan ve 15. yüzyıl Rusya’sı üzerine bir bakış sunan 1966 yapımı film, şiirsel sinema duayeni olarak değerlendirilen yönetmen Andrei Tarkovski’nin imzasını taşıyor. Yönetmenin en başarılı yapımları arasında yer alan film; yalnızca resim sanatı değil, sanat felsefesi üzerine de derin bir düşünce aktarımı yapıyor. Kimilerince bir sanat manifestosu olarak da değerlendirilen film, usta bir ikonograftan alınan ilhamın, usta bir yönetmenin ellerinde yoğrulmuş hali olarak karşımıza çıkıyor.

El Greco (2007)

el-greco-filmloverss

1541-1614 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve asıl ismi Dominikos Theotokópoulos olan El Greco; yalnızca ressam değil, heykeltıraş ve mimar olarak da birçok esere imza atmıştı. Geçmişten günümüze sayısız sanatçıyı etkileyen ve 19. yüzyılda Fransız romantizm akımı savunucuları tarafından yeniden keşfedilen El Greco, aynı zamanda bir 20. yüzyıl akımı olan Kübizm’in de tarihsel bağlamda gerçek öncüsü olarak kabul edilir. Yannis Smaragdis’in yönetmenliğini yaptığı film ise, çağının politik yapısına yabancı kalmayan ve savaşımını sanatına da yansıtan bir ressamın hayatına tanıklık ettiriyor.

Caravaggio (1986)

caravaggio-filmloverss

17. yüzyıl ressamlarından Michelangelo Caravaggio’nun sanat tarihindeki konumu, ilerleyen dönemde oluşan “Caravaggioculuk” akımından da anlaşılacağı üzere tartışmasız bir öneme sahiptir. Hareketleri tamamlamadan kesen ve böylece anın yakalanmasını sağlayarak resme gerçekliği aktaran ressam, geç dönem çalışmalarında ise, “güçlü ışık-gölge zıtlığı” anlamına gelen “chiaroscuro” tekniğini kullanmıştı. Caravaggio’nun kullandığı bu teknikler kendisini gelmiş geçmiş en önemli ressamlar arasına koyarken, günümüzde ise yönetmen Derek Jarman’a ilham vermiş olacak ki, başarılı yönetmen, şiirsel bir edayla işlediği filmde sanatın adeta dile gelmesini sağlamış.

Artemisia (1997)

artemisia-filmloverss

1593’te Roma’da doğan Artemisia Gentileschi, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir dönemde babası tarafından eğitilmiş, ardındansa perspektif öğrenimi için Agostino Tassi’den dersler almaya başlamıştı. Gentileschi’nin hayatında kırılma noktası yaratan olay ise, Tassi tarafından tecavüze uğraması olmuştu; ancak ressam, duyduğu bu nefreti sanatında korkusuzca yansıtmayı seçmişti. Agnès Merlet imzalı 1997 yapımı Artemisia filmi ise, yaşananların tarihe düşmüş olmasına karşın, ikili arasında yaşananları romantik bir aşk hikayesine dönüştürerek ele alıyor. Film, bu yönüyle sanat tarihçilerinin eleştirilerine maruz kalmış olsa da, Artemisia’nın yaşamına göreceli bir şekilde de olsa bakma imkanı sunuyor. Yalnızca filmi izlerken, biyografik unsurlarda sapmalar yaşandığı gerçeğinin göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Rembrandt (1936)

rembrandt-filmloverss

“Işığın ve gölgenin ressamı” olarak anılan Hollandalı sanatçı Rembrandt Harmenszoon van Rijn, tuvaline getirdiği üçüncü boyut ile sanat tarihinde çığır açmış ressamlardan biridir. Günümüzde gerçekleştirilen fotoğraf ve sinema eğitimlerinde de ışığın nasıl kullanılması gerektiğinin gösterilmesi adına tekniklerinden faydalanılan ressam, gölge oyunlarıyla gerçekliğe yaklaşan bir isim olmuştur. Kariyeri ve aynı zamanda trajik ögelerle dolu hayatıyla merak uyandıran sanatçının yaşamı ise, beyazperdede karşımıza Alexander Korda imzasıyla çıkıyor. 1936 yapımı film, yalnızca resim alanında değil, kültür sanat alanında genel bir birikim sahibi olmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapım.

Nightwatching (2007)

rembrandt-nightwatch-filmloverss

Hollandalı ressam Rembrandt’ı odağına alan bir diğer yapım olan Nightwatching, ressamı beyazperdeye taşıyan eserlerin güncel bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor; ancak spesifik bir eserine odaklanarak: Gece Bekçisi. Sanat tarihinde önemli bir yer edinmekle birlikte, oldukça sansasyon da yaratmış olan bu eser üzerinden giden film, Rembrandt’ın sanatına açılan kapıyı aralıyor. Peter Greenaway imzalı film, tablo gibi sahneleri ve teatral atmosferiyle etkileyici bir izlenim vadediyor.

Goya’s Ghosts (2006)

goya-shootings-filmloverss

Javier Bardem ve Natalie Portman’ın başrollerini paylaştığı Goya’s Ghosts, 1700’lü yılların sonlarına doğru bir yolculuk yaptırarak Francisco Goya’nın hayatından bir kesit sunuyor. Engizisyon Mahkemesi’nin gücü elinde tuttuğu dönem İspanya’sında yaşayan Goya, ilham perisi olarak tanımladığı Inés’in suçlanması üzerine, arkadaşı rahip Lorenzo’yu da araya katarak perisini kurtarma savaşımı veriyor. Sonuçsuz kalan bu çabalardan 20 yıl sonra ise, Fransızlar’ın Engizisyonu kaldırmasıyla Ines artık serbest kalıyor; ancak akıl sağlığını yitirmiş bir şekilde. Film, bu noktadan sonra çeşitli sırların ortaya çıkışına tanıklık ettiriyor. Amadeus ve Man on the Moon gibi biyografik filmleriyle de tanınan Milos Forman’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, henüz izlemeyenlerin listesine mutlaka alması gereken yapımlardan.

Mr. Turner (2014)

turner-filmloverss

Romantizm akımından etkilenerek eserler veren Joseph Mallord William Turner’ın hayatına odaklanan Mr. Turner, İngiliz ressamın portresini oldukça gerçekçi bir şekilde çiziyor. Henüz 15 yaşındayken Akademi’ye giren Turner’ın son 25 yılını ekranlara getiren film, ressamın yaşadığı aile problemlerini aktarırken, dönemin sanat çevresinde yaşanan çatışmaları da gözler önüne seriyor. Secrets and Lies, Another Year, Vera Drake gibi birbirinden başarılı yapımların da yönetmenliğini üstlenen Mike Leigh’in sinemaya bir diğer katkısı olan film, sanatseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapım. 

Filmin eleştirisini buradan okuyabilirsiniz.

Renoir (2012)

renoir-filmloverss

Empresyonizm akımının usta isimlerinden Pierre-Auguste Renoir, eşini kaybetmesinin ardından yaşamının anlamını yitirdiğini düşünür ve günlerini umutsuzca geçirmeye başlar. Ressamın sanatına ve hayatına yeniden yaşam ışığı veren isim ise, genç model Andrée olur. Bu dönemde Auguste Renoir’ın oğlu Jean Renoir’ın da cepheden dönmesi, babasının sanatına hayat veren model Andrée ile geleceğin usta yönetmeni Jean Renoir arasında romantik bir ilişki yaşanmasına sebep olur. Renoir, başarılı sinematografisi ve özenli ışık kullanımı ile “tablo gibi” bir izlenim sunuyor.

Berthe Morisot (2013)

Lady at her Toilette

Empresyonizim akımının kadın temsilcisi olarak anılan Berthe Morisot, kendisi gibi ressam olmak isteyen kardeşiyle birlikte sanat çalışmalarına başlamış; evlendikten sonra resimden uzaklaşan kardeşinin aksine, sanat hayatına devam etmişti. Günlük hayattan kesitleri tuvaline yansıtan Berthe Morisot’nun hayatında, ressam Edouard Manet’yle tanışması ise oldukça etkili olmuştu. Morisot, Manet ile kurduğu dostluk sayesinde kendi eserlerinde olduğu kadar, ünlü ressamın eserlerinde de ilhamıyla etkili olacaktı. Caroline Champetier tarafından bir televizyon filmi olarak çekilen Berthe Morisot, empresyonistlerin sanatını anlamlandırmak adına mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.

Van Gogh (1991)

van-gogh-auto-portrait-filmloverss

Günümüzde ulaştığı popülarite tartışılmaz bir noktaya varan Van Gogh, dindar bir ailede dünyaya gelmesine karşın tablolarında İsa figürlerinden ziyade emekçi köylüleri anlatan eserler ortaya koymuştu. Hayatının farklı dönemlerinde farklı şehirlerde ikamet ederek, bulunduğu akıl hastanesinden dahi etkileyici manzara resimleri yaratan Van Gogh, son olarak taşındığı yer olan Auvers-sur-Oise’da ise hayata veda etmişti. Fransız yönetmen Maurice Pialat’nın yönetmenliğinde izlediğimiz Van Gogh, ressamın son altmış yedi gününe dair oldukça başarılı bir anlatım sunuyor.

Vincent & Theo (1990)

van-gogh-filmloverss

Van Gogh’un hayatı incelendiğinde atılması gereken ilk adım ressamın bireysel hayatına odaklanmaksa, ikincil adım ise hiç kuşkusuz ki kardeşi Theo ile olan ilişkisini mercek altına almaktır. Van Gogh’un çizim yapabilmesi için hayatı boyunca hem maddi hem de manevi anlamda yardımda bulunan Theo, aynı zamanda Van Gogh’un hayatında stabil yer tutan tek kişiydi. Kimi noktalarda ikili arasında çatışmalar yaşanmışsa da, aralarında gerçekleşen yazışmalara göre ikilinin paylaştığı düşünce yoğunluğu ve sevgi, gerilimli noktaların üstünü örtebilecek konumdadır. Robert Altman’ın yönetmenliği üstlendiği Vincent & Theo dolayısıyla, Van Gogh’un hayatını anlamlandırmada ikincil basamağa geçiş amaçlı olarak mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.

Chihwaseon (2002)

Jang Seung-up-owon-gunmado-filmloverss

Kuzey Koreli sanatçı Jang Seung-up’ın hayatını anlatan ve aynı zamanda 19. yüzyılın toplumsal yapısına dair içeriden bir bakış sunan film, başarılı yönetmen Kwon-taek Im’in imzasını taşıyor. Sanat ve politikanın iç içe geçmişliğini, sanatçının iniş-çıkışlarla dolu hayatı üzerinden anlatan ve uzak doğu sanatını anlamlandırmamıza yardımcı olan film, izlenmesi gerekenler listesine mutlaka alınması gereken yapımlardan.

Edvard Munch (1974)

edvard-munch-the-scream-filmloverss

1863 yılında Oslo’da doğan ve henüz küçük yaştayken ailesindeki en yakın isimleri kaydeben Edvard Munch, psikolojisinde büyük etki yaratan bu olayları tablolarına yansıtmaktan da geri durmamıştı. Dışavurumculuk akımı dahilinde birçok önemli eser veren ve özellikle “Çığlık” adlı tablosuyla tanınan sanatçı, hem 20. yüzyıla iz bırakmış, hem de sinema sanatının bu yüzyıla bırakmış olduğu yansımalardan etkilenmişti. Ressamın tartışmalara konu olan çarpıcı hayatını sinemaya uyarlayan isim ise, La Commune (Paris 1871) ve The War Game gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Peter Watkins oluyor.

Pirosmani (1969)

pirosmani-filmloverss

Hayatı boyunca hiç resim eğitimi almayan; buna karşın benzersiz eserler yaratan Niko Pirosmani, ölümünden sonra değeri anlaşılan sanatçılar arasında yer alıyor. Gürcistan’ın küçük bir köyünde doğan; ancak Tiflis’te açlıktan ölen sanatçı, yaşadığı dönemde eserlerini satamamış, ileriki yıllarda ise Batı’ya ulaşan eserleri aracılığıyla keşfedilmişti. Bugün dünyanın önde gelen ressamları arasında bulunan Pirosmani, Pablo Picasso’nun da ilham kaynağını oluşturan ressamlar arasında bulunuyor. Giorgi Shengelaia’nın yönetmenliği üstlendiği film ise, sanatçının günümüz tanınmışlığından çok uzak olan yalnız ve gururlu yaşamına şiirsel bir bakış sunuyor.

Séraphine (2008)

seraphine1-filmloverss

Anne ve babasını erken yaşta kaybedip bir süre kardeşinin gözetiminde yaşayan, ardındansa temizlikçilik yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan Séraphine de Senlis, boş anlarını resim yaparak geçirmek için uğraş veriyordu. Yaşadığı şehre gelen koleksiyoner ve eleştirmen Wilhelm Ulhe tarafından keşfedilen Séraphine, her ne kadar resimle ilgili birtakım umutlar taşımış olsa da, önce Birinci Dünya Savaşı, ardındansa Büyük Buhran’ın yarattığı sonuçlar dolayısıyla resimden yaşamını sağlayabilen bir aşamaya hiçbir zaman gelememişti. Séraphine’in ölümü hakkında farklı ifadeler bulunsa da, kesin olan bilgi, ressamın son yıllarını açlıkla mücadele içerisinde geçirdiği ve bir akıl hastanesinde yaşadığı üzerinedir. Martin Provost’un yönetmenliğini üstlendiği film, Yolande Moreau’nun başarılı oyunculuğu ile izlenmeyi hak ediyor.

Klimt (2006)

klimt-der-kuss-filmloverss

Sezesyon akımının en önde gelen sanatçılarından Gustave Klimt’i odağına alan film, benzersiz bir sanatçının hayatını konu edinmesine karşın, aslında bir bakıma vasat bir izlenim sunuyor. Vasat olarak değerlendirdiğimiz bir yapımı yine de ressam biyografileri dosyasına koymamızın sebebi ise, Klimt’in iç dünyasının filmde başarılı bir şekilde yansıtılmış olması. Film, bununla birlikte, Paris ve Viyana arasındaki sanat dünyasına da bir ressamın zihninden ışık tutuyor ve şaşaalı görünen yaşamın gerçekçi karmaşasını yaşatıyor. John Malkovich’in başrolünde oynadığı ve Raoul Ruiz’in yönetmenliğini üstlendiği film, biraz denge bozucu olmasına karşın, izlenmesini tavsiye edebileceğimiz yapımlar arasında bulunuyor.

Egon Schiele – Exzesse (1981)

egon-schiele-filmloverss

Sezesyon sanatçılarından Egon Schiele’in hayatına odaklanan film, eserleri pornografik olarak değerlendirilen, bu nedenle de ismi skandallara karışan bir ressamın yaşamından kesitler sunuyor. Schiele’in sanatında oldukça etkili olan Gustave Klimt’in eserlerini de ara ara görme fırsatı bulduğumuz film; Viyana’da gelişen Sezesyon akımına, Schiele’in kadrajından başarılı bir bakış sunuyor. Alman oyuncu Mathieu Carrière ve Fransız oyuncu Jane Birkin’in başrollerde yer aldığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim ise Herbert Vesely.

Lautrec (1998)

lautrec-filmloverss

Özellikle Moulin Rouge hakkında yaptığı çizimlerle tanınan Henri de Toulouse-Lautrec, Van Gogh’la birlikte art-izlenimcilik akımının en başarılı ikilisi olurken, aynı zamanda poster tasarımlarının da sanat olarak değerlendirilmesini sağlamıştı. Kendisi de bir kabare müdavimi olan Lautrec, yaptığı çizimler nedeniyle muhafazakar kesim tarafından eleştirilere uğramakla birlikte, babası tarafından ise evlatlıktan reddedilmişti. Yine de Lautrec, hızlı ve şaşaalı yaşamından vazgeçmemişti. Roger Planchon’unn yönetmenliğini yaptığı Lautrec filmi ise; sanatçının bu yaşamına bir davetiye sunarken, Paris’in 1920 ve 30’lu yıllardaki gece hayatını da ekrana getiriyor. Film; Lautrec’in hayatına tanıklık ettirirken, keyifli dakikalar vadediyor.

My Nikifor (2004)

nikifor-filmloverss

Çek ressam Nikifor Krynicki’nin hayatına odaklanan My Nikifor, izleyiciyi fiziksel ve zihinsel açıdan özürlü bir sanatçının yaşantısına konuk ediyor. Sağır ve dilsiz annesinden miras kalan hastalığı dolayısıyla konuşamayan, dilinin damağına yapışık olduğu ise sonradan anlaşılan Nikifor, bunların yanında bir de büyük maddi yokluklar içinde yaşantısını sürdürmüştü. Her şeye rağmen sanat için açmış olduğu kapısını kapamayı hiçbir zaman seçmeyen Nikifor, 1960 yılında tanışığı Marian Włosiński ile sanat hayatında kimi değişimler yaşamıştı. Film, günümüzde eserleri müzelerde sergilenen Nikifor’un hayat hikayesini anlatırken, tüm engellerin karşısında sanatın nasıl ayakta durduğunu gözler önüne seriyor. Krzysztof Krauze’ün imzasını taşıyan film, şüphesiz ki izlenmeyi hak ediyor.

Modigliani (2004)

modigliani-filmloverss

İtalyan ressam ve heykeltıraş Amedeo Modigliani; Floransa ve Venedik’te aldığı güzel sanatlar eğitiminin ardından Paris’e taşınmış, geçirdiği tüm hastalıklara karşın şehrin bohem hayatına uyum sağlamakta ise gecikmemişti. Çocukluk ve erken gençlik yıllarında geçirdiği verem ve tifo gibi hastalıklar dolayısıyla hızlı hayatı uzun süre kaldıramayan Modigliani, yaşamının birçok yılını sağlık problemleri içerisinde geçirmişti. Mick Davis’in 2004 yılında yönetmenliğini yaptığı film ise Modigliani’nin ölümünden önceki günlerine ve çalışmalarına ışık tutarken, yaşadığı aşkı ve Picasso’yla olan savaşımlarını konu alıyor.

Les Amants de Montparnasse (1958)

amedeo-modigliani-beatrice-filmloverss

Modigliani hakkında yapılan bir diğer biyografik eser ise, Fransız yönetmen Jacques Becker’in imzasını taşıyan Les Amants de Montparnasse. 1958 yapımı film, Paris’in Montparnasse semtinde ikamet eden Modigliani’nin son yılında yaşadıklarını, Beatrice Hastings’le olan aşkı üzerinden anlatıyor. François Truffaut’nun “Bilerek ve cesaretle sınırlarını aştı” ifadelerinde de bulunduğu Becker’in bu eseri, sanatseverlerin mutlaka izlemesi gereken yapımlar arasında byer alıyor.

Surviving Picasso (1996)

the-kiss-picasso-filmloverss

George Braque ile Kübizm akımının temellerini atan Pablo Picasso, damgasını vurduğu 20. yüzyıldan günümüze etkisini hala en güçlü şekilde hissettiren isimlerdendir. Sanatını politik söylemler için de kullanan Picasso’nun ilham verici hayatının da, sinemaya konu olması kaçınılmaz bir durum olsa gerek. A Room with a View, Maurice gibi filmlerinden tanıdığımız James Ivory ise, Pablo Picasso’nun genç sevgilisi Françoise Gilot’yla yaşadığı aşkı odağına alarak, bizi ressamın hayatına konuk ediyor. Kimi zaman hayranlık, kimi zamansa öfke uyandırabilecek bir karaktere sahip olan Picasso’ya hayat veren isim olarak karşımıza çıkan isim ise, Anthony Hopkins oluyor.

Carrington (1995)

carrington-filmloverss

Günümüzde kısaca “Carrington” olarak tanınan İngiliz ressam Dora Houghton Carrington’ın yaşamına odaklanan film, ressamla birlikte, yazar ve eleştirmen Lytton Strachey’in dünyasını da gözler önüne getiriyor. Birbirlerinin hayatlarında vazgeçilmez bir yer tutan ikili hakkındaki biyografik çalışmalar ise, Michael Holroyd’ın Lytton Strachey üzerine kaleme aldığı eserinden ileri geliyor. Çalışma her ne kadar Strachey’i odağına alsa da, filmde Carrington üzerine yapılan yakın plan, bir kadın ressamın hissettikleri ve yaşadıkları hakkında fikir edinmemizi sağlıyor. Christopher Hampton’ın yönetmenliği yaptığı film, sanat ve edebiyat kokulu saatler vadediyor.

Little Ashes (2008)

dali-filmloverss

Federico Garcia Lorca, Salvador Dali ve Luis Buñuel… Yazar, ressam, fotoğrafçı ve yönetmen gibi nitelendirmeler bir araya gelince, anlatımın ilgi çekici olmaması gibi bir ihtimal de bulunmuyor. Ancak yine de insan, sanat dünyasında bu denli yankı uyandırmış üç ismin yaşamı, çok daha başarılı bir şekilde anlatılabilirdi diye düşünmeden de edemiyor. Lakin, konunun ilgi çekiciliğinin filmi gölgede bırakmasına çok da izin vermemek ve bu üç ismin gençlik dönemlerinde yaşadıklarına bir göz atmak gerekiyor. Paul Morrison’ın yönetmenliğini yaptığı filmde Salvador Dali olarak karşımıza çıkan isim ise, son yılların popüler yüzü Robert Pattinson oluyor.

Frida (2002)

kahlo-filmloverss

21. yüzyılın en özgün ressamlarından Frida Kahlo’nun hayat hikayesine hakim değilseniz, sanatçının tablolarını anlamlandırmakta büyük güçlük çekebilirsiniz. Bir trafik kazasından canlı kurtulan; ancak hayatı boyunca tam 32 kez ameliyat olan Kahlo, yatalak olarak geçirdiği dönemde tavana asılan bir ayna vesilesiyle otoportrelerini çizmiş, korseler içerisinde devam ettiği hayatında ise, psikolojik halini daimi olarak eserlerine yansıtmıştı. Kahlo’nun yaşamında karşılaştığı tek sağlık problemi üstelik bu da değildi; çocuk felci geçiren ressamın ilerleyen yıllarda kangren olan bacağı kesilmiş, sanatçının hayat dolu ruhundan hareket özgürlüğü böylece yeniden koparılmıştı. Tüm bu hikayesine karşın yaşama sevinci ve sanat aşkı ile dolu olunca, hayatını konu alan filmi de ajitasyondan ziyade motivasyon ve sanatla dolu dakikalara eşlik ediyor. Salma Hayek’in de oldukça başarılı bir performans sergilediği film, Across the Universe ve Titus gibi yapımlarından tanıdığımız Julie Taymor’ın imzası taşıyor.

Pollock (2000)

jackson-pollock-filmloverss

New York’ta gelişen Soyut Dışavurumculuk akımının en güçlü ismi olarak gösterilen Jackson Pollock, Ed Harris’in başarılı oyunculuğu ile yeniden hayat buluyor. İçine dönük bir sanatçının geçirdiği süreçleri anlatan film, Jackson Pollock’un bir nevi güç kaynağını oluşturan eşi Lee Krasner’ın sanatına da ışık tutuyor, böylece aşk ile iş ilişkisinin birbirine kenetlendiği noktayı gözler önüne seriyor. Başrolü üstlendiği kadar yönetmenliği de ele alan Harris’in, Pollock üzerine başarılı bir eser yarattığı rahatlıkla söylenebilir.

Love Is the Devil: Study for a Portrait of Francis Bacon (1998)

francis-bacon-filmloverss

20. yüzyılın en tartışmalı ressamlarından Francis Bacon; Eadweard Muybridge’in hız ve hareketi gösteren fotoğraflarından etkilenmiş, resim alanında ise ilhamını Van Gogh, Velázquez, Rembrandt gibi isimlerden almıştı. Dışavurumculuk ve gerçeküstücülük gibi akımlarda eserler veren sanatçı, çalışmalarının büyük çoğunluğunu oluşturan triptikleriyle* tanınmakla birlikte, bunların arasında ise özellikle “Çarmıha Gerilme” eseriyle ses getirmişti. Yankıları hala dinmeyen bir sanatçının hayatına göz atmak isteyenler için, Derek Jacobi, Daniel Craig ve Tilda Swinton’ın oyuncu kadrosunda yer aldığı, yönetmenliğini ise John Maybury’nin üstlendiği Love Is the Devil: Study for a Portrait of Francis Bacon izlenecekler listesine alınabilir.

*Triptik: Yan yana ve birbiriyle ilişkili üç resmin oluşturduğu pano şeklindeki hareketli grup resimlerdir.

Big Eyes (2014)

margaret-keane-filmloverss

Tim Burton’ın yönetmenliğini yaptığı Big Eyes, yakın dönem sanat tarihinin en enteresan hikayelerinden birini anlatıyor. Ticari satış stratejisindeki becerisini öne sürerek eşi Margaret Keane’in çalışmalarını sahiplenen Walter Keane, sanat eserlerinin gittikçe yayılan ünüyle paralel bir şekilde karısının da arka planda gittikçe sıkışmasına neden olur. Margaret Keane’in aldığı kesin kararlar ve yaşadığı “uyanış” süreci ise, gazete sütunlarına konu olan bir hukuksal sürecin içine girilmesini sağlar. Amy Adams’ın başrolü üstlendiği film, Burton’ın başarılı yapımları arasına girerek izlenmeyi hak ediyor.

Filmin eleştirisini buradan okuyabilirsiniz.

Basquiat (1996)

basquiat-two-heads-on-gold-filmloverss

Dünyada ressam olarak tanınan ilk Afro-Amerikalı olan Jean-Michel Basquiat’nın yaşamına odaklanan film, yeni dışavurumcu sanat akımı atölyelerine de bir davetiye niteliği taşıyor. Madonna’nın eski sevgilisi, Andy Warhol’un ise ekürisi olan Basquiat’nın şöhrete ulaşma yolunda attığı adımları anlatan yapım, aynı zamanda şöhretin ardından gelen yüksek dozlu uyuşturucu kullanımının yaşattıklarına da yer veriyor. Le Scaphandre et le Papillon ve Before Night Falls gibi başarılı yapımların yönetmeni olarak tanıdığımız Julian Schnabel’in aynı zamanda ilk uzun metrajı olma özelliği de taşıyan Basquiat, sanatseverlerin kaçırmaması gereken bir yapım.

Gubse Tokgöz

Gubse Tokgöz

44 yazı · İstanbul’da doğdu, küçük yaşta denize bağımlı oldu. Balıkçılar gerçekçi, balıklarsa hayalperest tarafını geliştirdi. Gazetecilik okuyup, sinemaya merak salarak iki tarafını da tatmin etmeye çalıştı. Hayatını okuyarak, yazarak ve fotoğraf çekerek geçiriyor. Bunların yanında şarap ve peyniri de bulunca inanılmaz mutlu olup “Bir de Stan Getz çalsan şairane olacak” diyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →