· 8 dk okuma

En İyi 10 Tiyatro Uyarlaması

En İyi 10 Tiyatro Uyarlaması

Sinema, keşfedildiğinden bu yana birçok sanat dalından beslenen zengin bir konuma sahiptir. Bu doğrultuda teknik unsurlar açısından önemli farklılıklar olsa da hikâye ve anlatıcı olarak oldukça benzer özellikler taşıyan tiyatro, yedinci sanatın zaman zaman beslendiği bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Benzerlikleri ve farklılıkları dolayısıyla bu iki sanat dalı arasındaki etkileşim, seyirci için alternatif bir bakış açısı sunarak sinemacı içinse yeni deneysel bir alan yaratıyor. Özellikle kısıtlı mekan kullanımı ve diyalog odaklı olay örgüsü, bir tiyatro uyarlamasını çekici kılabiliyor.

11 Aralık 2015’te vizyona girecek olan Justin Kurzel’in son filmi Macbeth’i heyecanla beklediğimiz bu günlerde; sinematografileri ve dikkat çekici konularıyla sinema tarihinde iz bırakmış “En İyi 10 Tiyatro Uyarlaması”nı sizler için derledik.

En İyi 10 Tiyatro Uyarlaması

arsenic-and-old-lace-filmloverss

Arsenic and Old Lace (1944)

Joseph Kesselring’in 1941 tarihli Broadway oyunundan uyarlanan klasik filmin yönetmen koltuğunda başarılı yönetmen Frank Capra oturuyor. Dev oyuncu kadrosuyla dikkat çeken filmde Hollywood yıldızı Cary Grant abartılı jest ve mimikleriyle göze batan bir performans sergileyerek tiyatro oyuncusu stiliyle arz-ı endam etse de filmdeki en iyi performansı Frankenstein referansıyla Dr. Einstein rolündeki Peter Lorre üstleniyor. Bir tiyatro oyunundan uyarlandığı aşikar olan ve bu bağlamda çoğunlukla tek mekanda geçen film, komedi ve korku türünü harmanlayan konusuyla da dikkat çekiyor. Başarılı bir tiyatro eleştirmeni olan Mortimer Brewster (Grant) evlenir ve balayına gitmeden önce uğradığı iki halasının evinde korkunç bir aile sırrını öğrenir. Yaşlı ve tatlı halaları evlerine gelen şüpheli şahısları şaraba kattıkları zehirle öldürür. Mortimer’ın kaçık kardeşi Teddy ise bu cinayetlere ortak olur. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi kanun kaçağı bir diğer kardeş Jonathan da gelir ve Mortimer’ın her şeyi örtbas etmek için yalnızca bir gecesi vardır.

hamlet-filmloverss

Hamlet (1948)

İngiliz Edebiyatı’nın en güçlü ve en etkileyici trajedilerinden biri olan Shakespeare’in en uzun oyunu Hamlet, edebiyat tarihinde en çok uyarlaması olan metinlerden biridir. Hem tiyatroda hem sinemada yerli ve yabancı birçok uyarlamasını izlediğimiz Hamlet’in en dikkat çekici uyarlamalarından biri de Laurence Olivier imzası taşır. Hamlet, Olivier’ın ikinci yönetmenlik deneyimi ve sinematografisi siyah beyaz olan tek filmidir. 20. yüzyılın en başarılı uyarlamacısı olarak anılan Olivier, yönetmenliğini yaptığı filmde başrolü de üstlenerek tüm zamanların en iyi Hamlet’i olarak anılır. “On Acting” eserinde hem sinema hem tiyatro oyunculuğu üzerine bilgilerini ve tecrübelerini paylaşan Laurence Olivier, Hamlet performansıyla Akademi’den En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı alarak tescilli bir başarı da elde etmiştir. Prens Hamlet’in, kral babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesiyle evlenen amcası Claudius’tan aldığı intikama odaklanan olay örgüsü, orijinal metne sadık kalarak Shakespeare’in kederden öfkeye evrilen hikâyesinde ihanet, intikam, ensest ve ahlaksızlık temalarının hakkını fazlasıyla vermiştir.

a-streetcar-named-desire-filmloverss

A Streetcar Named Desire (1951)

1951 yılında Pulitzer Ödülü kazanmış Tennessee Williams’ın aynı adlı oyunundan uyarlanan filmin yönetmenliğini, oyununu da yönetmiş olan Elia Kazan üstleniyor. Filmin oyuncu kadrosu ise Broadway kadrosunda yer alan isimlerden oluşuyor ve başrolleri Vivien Leigh (Blanche DuBois) ile Marlon Brando (Stanley Kowalski) üstleniyor. Uzun ve ağdalı diyaloglarıyla bir tiyatro uyarlaması olduğunu her açıdan belli eden A Streetcar Named Desire, Mississipi’de okul çağındaki genç bir delikanlıyı baştan çıkardığı için başı derde giren Blanche’in New Orleans’ta bir Fransız mahallesinde yaşayan hamile kız kardeşi Stella’nın yanına taşınması üzerine gelişen olayları konu edinir. Tek arzusu her şeyi geride bırakıp kendine yeni bir hayat kurmak olan Blanche, kız kardeşinin kaba saba bir adam olan kocası Stanley Kowalski’yle şiddet odaklı, ihtiraslı bir etkileşim kurar. Oldukça materyalist, güzelliğine düşkün bir kadının zamanla elindeki tek şeyi, güzelliğini kaybediyor olması filmin odak noktasıdır. Williams’ın defalarca sinemaya ve tiyatroya uyarlanan oyunu, Kazan’ın ellerinde basit olay örgüsünün ve analiz gerektiren güçlü karakterlerinin başarılı uyumuna dönüşüyor. Filmin, konusuyla Woody Allen’ın Blue Jasmine‘ine ilham kaynağı olduğunu da belirtelim.

long-days-journey-into-night-filmloverss

Long Day’s Journey Into Night (1962)

Ülkemizde “Günden Geceye” adıyla sahnelenen ve Eugene O’Neill’in oyunundan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda 12 Angry Men başta olmak üzere dahiyane filmlerin yaratıcısı Sidney Lumet oturuyor. Lumet’in kusursuz rejisiyle beyazperdeye aktardığı bu muhteşem tiyatro oyunu; alkolik bir baba, uyuşturucu bağımlısı bir anne ve uyumsuz iki kardeşin öyküsünü anlatır. O’Neill’in oyunu yüzyılın en önemli, en dikkat çekici oyunu olarak nitelenir. Lumet, doğru oyuncu tercihiyle de öne çıkan bir yönetmendir. Bu doğrultuda döneminin en güzel yıldızı ve sinema tarihinin unutulmaz oyuncusu Katharine Hepburn filmin yakaladığı başarıda büyük paya sahip. Hepburn, filmdeki performansıyla 1962 yılında Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alırken, başrolü paylaştığı Ralph Richardson’sa En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanır. Oyunun 1973 yılındaki TV uyarlamasında göstermiş olduğu performansla Emmy’den Olağanüstü Performans Ödülü alan Laurence Olivier, Richardson’a kıyasla çok daha iyi olsa da yönetmenlik ve kurgu bağlamında 1962 yapımı film ön plâna çıkıyor.

whos-afraid-of-virginia-woolf-filmloverss

Who’s Afraid of Virginia Woolf? (1966)

Edward Albee’nin 1962 tarihli Tony ödüllü aynı adlı Broadway oyunundan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Mike Nichols oturuyor. Nichols’ün yapacaklarının habercisi niteliğindeki ilk filmi olan Who’s Afraid of Virginia Woolf, sayısız uyarlamanın arasından sıyrılıp sinemada ses getiren bir tiyatro uyarlaması olmayı başarır. Bu başarının altında yönetmenin tiyatro kökenli olması ve sinemasal dilini bu doğrultuda kullanması önemli bir paya sahiptir. Oyun içinde oyun mantığında yazılmış olan olay örgüsü beyazperdeye uyarlanırken, Nichols siyah beyaz bir sinematografi tercih eder ve sadece iki mekân kullanır. Bu tercihleriyle birlikte beyazperdede de oyunun ruhunu yakalamayı başarır. Başrolleri paylaşan Elizabeth Taylor ve Richard Burton’ın uyumu da cinsel imâlarla dolu, dili oldukça argo olan filmde bir denge kurar. Orta yaşlı bir çiftin aşk ve nefret oyunlarının içerisine yeni tanıştıkları genç bir çifti de çekmeleriyle olaylar gelişir. Zaman zaman gülünç zaman zaman acı çektirme odaklı bir oyun başlar aralarında. Taylor, bu filmdeki performansıyla 1966 yılında En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazanmıştır.

sleuth-filmloverss

Sleuth (1972)

Anthony Shaffer’ın 1970 tarihli Tony ödüllü aynı adlı eserinden uyarlanan filmin senaryo koltuğunda yine İngiliz yazar otururken, yönetmen koltuğundaysa A Letter to Three Wives (1949), All About Eve (1950), The Barefoot Contessa (1954) gibi unutulmaz filmlere imza atan Joseph L. Mankiewicz oturur. Mankiewicz’in çektiği son film olma özelliği de taşıyan tiyatro uyarlaması Sleuth, az sayıda mekân kullanımı, teknik özellikleri ve odağındaki iki başrol oyuncusu Laurence Olivier ve Michael Caine’le eğlenceli bir klasiğe dönüşür. Hikâye, ilginç oyunlar oynamayı seven, zengin bir dedektif romanı yazarı olan Andrew Wyke’ın ekseninde döner. Karısının onu aldattığını bilen Wyke da bir başkasıyla birliktedir. Wyke risk alıp karısının sevgilisiyle küçük bir para oyununa kalkışırken sonuçları asla tahmin ettiği şekilde olmayacaktır. Shaffer’ın oyunu da dosyamızda incelediğimiz diğer oyunlar gibi defalarca uyarlanmış hatta bu film 2007 yılında, Kenneth Branagh’ın yönetmenliğinde Michael Caine’e Jude Law’ın eşlik ettiği bir yeniden çevrimle tekrar karşımıza çıkmıştır. Tabii ki bu yeniden çevrim, Mankiewicz’in 1972 yapımı oyunculuk ve senaryo dersi niteliklerinin yanı sıra saf komedi unsurlarıyla bezenmiş mükemmel filmiyle yan yana getirilmemeli.

equus-filmloverss

Equus (1977)

Psikaytr Martin Dysart, Hampshire’de gerçekleşen korkunç bir olayı analiz eder. Henüz 17 yaşında bir seyis olan Alan Strang, delici bir cisimle altı atı kör etmiştir. Dysart, meslekî bir açlıkla bu davranışın altında yatan sebebi merak eder. 1977 yapımı bir Sidney Lumet filmi olan Equus, Peter Shaffer’ın akıllara kazınan oyunundan uyarlanır. Post modern dramanın en güzel örneklerinden biri olan Equus, yarattığı güçlü psikolojik evrende tutku, inanç, cinsellik ve boşluk odaklı müthiş bir atmosfer oluşturur. Normallik ve anormallik kavramlarını sorgulayan film, Peter Firth ve Richard Burton’ın görkemli performanslarıyla müthiş bir deneyime dönüşür. Değindiği konuların hassasiyetini ince bir şekilde analiz eden Lumet zoru başarır ve psikiyatrist-hasta ilişkisi etrafında ilerleyen hikâyesini güçlü aforizmalarla güçlendirir. Bu doğrultuda birçok sinemaseverin favorisi olan filmin en önemli ve dikkat çekici, algılara oynayan hamlesi ise bize sormuş olduğu şu soru olur: “Tutkusunun peşinden giden arzulu, gözlerinden coşku akan bir insan mı normaldir; yoksa bize sunulduğu gibi görünürde iyi bir eş, dürüst bir vatansever, sıradan bir tüketici olan, gözlerinden mutsuzluk akan bir insan mı?”

amadeus-filmloverss

Amadeus (1984)

Peter Shaffer’ın sahneye koymuş olduğu bir diğer oyun olan Amadeus, 1984 yılında Milos Forman’ın yönetmenliğini üstlendiği muazzam bir filmle beyazperdeye uyarlanır. 18. yy. Viyana’sında yaşayan dünyaca ünlü besteciler Wolfgang Amadeus Mozart ve Antonio Salieri’nin başından geçenleri kurgusal bir dille anlatan film, 8 dalda Oscar ödülü kazandıran başarılı teknik unsurlarıyla göz dolduran, büyüleyici bir sinema keyfi yaşatır. Teknik unsurlarının yanı sıra, karakter performanslarıyla da dikkat çeken filmin yıldızı görkemli konumuyla Tom Hulce olsa da, Akademi ödülünü bir tık daha iyi performansıyla rol arkadaşı F. Murray Abraham kazanır. Başarılı aktör Hulce, Amadeus rolüyle birlikte kariyerinin zirvesine bir tiyatro uyarlamasıyla çıkar ve sonrasında daha çok tiyatrolarda oynamayı tercih eder. Filmin çok eleştirilen senaryosunun yalnızca Mozart ve Salieri üzerine kulaktan dolma bilgilerle donatılmayıp, senaristin Habil ve Kabil hikâyesini de referans aldığını belirtmekte fayda var. Bir kardeş Tanrı tarafından sevilir, diğeriyse hor görülür mantığıyla  bir müzisyenin dehası keşfedilirken diğerinin gözden kaçırılması üzerine bir köprü kurulur.

a-few-good-men-filmloverss

A Few Good Men (1992)

Aaron Sorkin orduda avukatlık yapan kız kardeşinin davasından esinlenerek yazdığı bu ilk hikâyesinde, kapalı gişe oynayan bir Broadway oyununu kendine referans alır. Rob Reiner’ın yönetmen koltuğunda oturduğu 1992 yapımı film, Sorkin’in zekice yazmış olduğu diyaloglar ve Jack Nicholson, Tom Cruise ve Demi Moore gibi dev oyuncu kadrosuyla o yılların öne çıkan yapımlarından olur. Rütbesi gereği mevcut konumunu istediği biçimde kullanma hakkına sahip olduğunu düşünen ukala bir albayın, ‘evlat’ diye hitap ettiği bir avukat tarafından nasıl alt edildiğini izlediğimiz filmin en büyük kozu; Sorkin’e has diyalog sarmalı ve Jack Nicholson’ın tekrar tekrar izlenesi performansı… Amerika’nın Küba sınırındaki bir birlikte öldürülen bir erin davasını konu edinen film, mahkeme sahnesindeki güçlü aforizmalarıyla kurgusal da olsa bir umut yeşertir içimizde. Tom Cruise’un zaman zaman göze batan abartılı oyunculuğu ve Demi Moore’un sahnede çok az kalmasına rağmen Nicholson’ın özellikle filmin son yarım saatini içeren ders niteliğindeki müthiş performansı görülmeye değer.

romeo-juliet-filmloverss

Romeo & Juliet (1996)

Postmodern filmlerin başarılı yönetmeni Baz Luhrmann’ın yönetmen koltuğunda oturduğu kült oyunun sayısız uyarlamasından bahsedilebilir. Avustralyalı dahi yönetmenin tüm bu uyarlamalar arasından kendi farkını ortaya koymuş olduğu eseri, çekildiği dönem içerisinde değerlendirildiğinde de kayda değer bir başarı elde eder. Günümüz Florida’sında geçen hikâyede Shakespeare’in destansı aşk hikâyesi modern dünyada yaşansaydı nasıl bir trajediye dönüşebilirdi sorusunun cevabını almak mümkün. Kentin iki düşman ailesinin çocukları olan Romeo (Leonardo Di Caprio) ve Juliet (Claire Danes), anlamsız güç gösterisinin tam ortasında aşk yaşamaya çalışan umutlu ve mücadeleci bir çifttir. Eserin aslına sadık kalarak temelde aynı konuyu ele alan filmde, kılıçlar yerine ‘kılıç adları taşıyan’ silahların konuştuğu bir mekân söz konusudur. Gangster kültürüne de ucundan kıyısından değinen filmde modern çağa uyarlanan bu hikâye, aynı zamanda Di Caprio için de güzel bir çıkışa vesile olmuştur.


Özge Yağmur

Özge Yağmur

130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →