En İyi 10 Steven Spielberg Filmi
Coen Kardeşlerin senaryosunda imzasının bulunduğu, Steven Spielberg’in yönetmenliğini üstlendiği Bridge of Spies bu hafta sonu vizyona giriyor. Elli yıllık sinema hayatı boyunca denenmedik tür bırakmayan, sinema tarihine pek çok başyapıt armağan eden Steven Spielberg’in filmlerini sıralamak epey zordur. Yönetmenin yeni filmi Bridge of Spies’ın vizyona girişi sebebiyle bu zorlu görevin altına girelim ve en iyi 10 Steven Spielberg filmini sizler için derleyelim dedik.
Katkıda Bulunanlar: Tolga Demir, Emre Serbes, Batu Anadolu, Damla Durmaz, Utku Ögetürk, Serdar Durdu, Ekin Can Göksoy, Büşra Şavlı, Özge Yağmur
En İyi 10 Steven Spielberg Filmi
10 – The Terminal (2004)

Blockbuster ustası olarak 2000’lerin başında çektiği vizyoner bilimkurgu filmlerinin ardından oldukça naif ve samimi diyebileceğimiz The Terminal için kolları sıvayan Steven Spielberg, siyasi karmaşanın ve bilinmezliğin ortasında kalan saf bir adamın hikayesini anlatmaya girişti. Catch Me If You Can’den sonra Tom Hanks’le birlikte daha sakin ve kısmen romantik bir filminde çalışan usta yönetmen, bu defa gerilimden ziyade durum komedisiyle süslü daha dramatik bir hikaye anlatmayı tercih ediyor. The Terminal gibi filmler genellikle yönetmenlerin ileri görüşlü ve başarılı işlerinin ardından gelen rahatlama dönemlerinde ortaya çıkabiliyorlar ve çoğunlukla başarısız olarak adlandırılıyorlar. Ancak, Spielberg’in yönetimsel refleksileriyle şekillenen bir takım klasik şablonlar oldukça isabetli yerler ediniyor.
The Terminal, özetle uçuşu sırasında çıkan iç savaş yüzünden vatansız kalan bir adamın hikayesini anlatıyor. JFK Havalimanı’nda mahsur kalan bu adamın, aylar boyunca terminaldeki hayatta kalma mücadelesini ve kurduğu dostluklarla birlikte bulduğu aşka odaklanan film, Spielberg’in klasik Amerikancı tavrından fazlasıyla payını alıyor elbette. Belki de, Amerikan Rüyası’nın farklı bir idüşümü olarak yorumlanabilir. Filmde, Stanley Tucci tarafından canlandırılan ve otorite olarak yer alan tek kişinin ağzından dökülen alaycı “devrim” kelimesinin ardından, ironik bir biçimde havalimanında bu otoriteye karşı gerçekleşen küçük devrim de, Spielberg’in takip ettiği klasik şablonlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar fazlasıyla etkileyici bir sinematografi ve teknik açıdan üst düzey bir iş çıkarmasa da Spielberg, kamerasını bütün terminale yayan ve bir adamın dünyasını resmeden sinemasıyla hiç sırıtmıyor. Duraklama anında bile çoğu yönetmenin en iyilerinine yaklaşır standartta filmler ortaya koyabileceğinin bir kanıtını sunuyor bizlere.
9 – Catch Me If You Can (2002)

Steven Spielberg, Artificial Intelligence: AI ve Minority Report gibi iki bilimkurgu filminden sonra kariyerinin genelinde yaptığı gibi farklı bir türe geçmiş ve yakın tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan Frank Abagnale Jr.’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı biyografik film Catch Me If You Can’i yönetmişti. 15 yaşında bir çocuk iken küçük çapta da olsa dolandırıcılığa başlayan Frank, 21 yaşına geldiğinde 8 farklı sahte kimliğe sahip, milyonlarca doları dolandırıcılık ile elde etmiş bir sahtekar olarak tarihe geçmişti. Bir milyon kilometreden fazla bir mesafeyi pilot olarak uçan, Brigham Young Üniversitesi’nde asistan olarak çalışan, Harvard mezunu bir avukat olarak görev alan Frank Abagnale Jr., ele geçirdiği paranın önemli bir kısmını ise çek dolandırıcılığı yaparak elde etmişti.
Leonardo DiCaprio, Tom Hanks, Christopher Walken, Martin Sheen, Amy Adams, Elizabeth Banks ve Jennifer Garner gibi oyunculardan kurulu müthiş bir kadro ile kotarılan Catch Me If You Can, Frank Abagnale Jr.’ın bu akıllara zarar seviyedeki suç hikâyesini oldukça doğru notalara basarak anlatıyordu. Sadece belli türlerdeki öyküleri değil, sinema adına elverişli herhangi bir hikâyeyi başarıyla peliküle aktarabileceğini çoktan kanıtlayan Spielberg, Catch Me If You Can’de nispeten bilinen bir hikâyeyi anlatmasına rağmen gizem ögelerini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Spielberg’in yanı sıra DiCaprio da kariyerinin en önemli performanslarından birini sunuyor. Filmin, sinema tarihinin en iyi afişlerinin pek çoğunda imzası bulunan Saul Bass’in işlerinin izinden giden açılış jeneriğinin hakkını da verelim.
8 – Saving Private Ryan (1998)

Steven Spielberg’in İkinci Dünya Savaşı’nda yer alan babasına ithaf ettiği Saving Private Ryan, yönetmen için de bir görev filmi. Bu çıkış noktası bile aslında filmde, aile ve arkadaşlık değerleri ile Spielberg sinemasının en önemli özelliği olan “bireyi kutsama” çabasının iç içe geçtiğini kanıtlıyor. Fakat Spielberg bir kez daha formülleri o kadar iyi uyguluyor ve üstüne o kadar muazzam bir işçilik çıkarıyor ki, karşımızda sinema tarihinin belki de en iyi savaş filmini buluyoruz.
Bilindiği üzere film, üç çocuğundan ikisini savaşta kaybeden Ryan ailesinin, cephe gerisinde kalan son çocuklarının kurtarılmasının hikayesini anlatıyor. Er Ryan’ı kurtarmak için bir grup askerin görevlendirilmesi ise, bu görevin sorgulanmasına yol açıyor ve “bir kişinin yaşamasının kaç kişiye bedel olduğu”nu sorduruyor. Aslında filmde bu sorunun cevabı gayet açık; hatta izleyici de klasik biçimde manipüle ediliyor ve birey üzerinden topyekûn savaşın bir parçası yapılıyor. Bu noktadan itibaren filme dair iki farklı görüş belirtmek mümkün: İlki “kahramanlıklar üzerinden bir savaş güzellemesi” yapıldığı, diğeri ise “savaşta yaşananların gerçekçi biçimde sunulduğu” görüşü. İzleyiciyi genelde ikinci görüşe yönlendiren neden ise; Görüntü Yönetmeni Janusz Kaminski’nin renk doygunluğunu ve parlaklığı azaltarak 40’ların çiğ tonlarını yakalaması ve gerçekçi kareleri ile Saving Private Ryan’ın, İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl resmedileceğine yönelik bir referans olarak hem dizilerde –Band of Brothers- hem de oyunlarda –Call of Duty ve Medal of Honor serileri- hala örnek teşkil etmesi. Öyle ki aynı yıl vizyona giren Terrence Malick harikası “The Thin Red Line”a rağmen izleyicinin savaş filmi algısını ve beklentilerini sadece karşılayan değil, belirleyen bir filmden söz ediyoruz.
71. Akademi Ödülleri töreninde Spielberg ikinci ve son kez “En İyi Yönetmen” dalında Oscar kazanmayı başarsa da film, hala ağzımızı açık bırakan bir şekilde Shakespeare in Love’ın gerisinde kalmıştı.
7 – Close Encounters of the Third Kind (1977)

Steven Spielberg’in en büyük kavgasının filme finansman bulmak değil de, filmin adını stüdyoya kabul ettirebilmek için verdiğini söylediği Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (Close Encounters of the Third Kind), yönetmenin ilk bilimkurgu denemesiydi. UFO’lara çocukluğundan beri ilgi duyan Spielberg, bilimkurgu sinemasının 50’li ve 60’lı yıllarda çokça ürün verdiği uzaylı istilası alt türüne dönemi 70’lere yakışan revizyonist bir film armağan etti.
Ne olduklarını kestiremedikleri ışık huzmeleri görüp, bu ışıklardan etkilenen bir grup insanın ve Birleşik Devletler Hükümetinin uzaylı paranoyasıyla bölgeyi karantina altına alması sonrasında yaşananların hikâyesi olarak özetleyebileceğimiz Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ın en önemli özelliği düşman uzaylı algısını, dost uzaylı ile değiştirmesiydi. Bu algısal değişiklik, seyirci nezdinde kabul görmeyebilirdi ve bu bakımdan Spielberg’in oldukça riskli bir işe giriştiğini söyleyebiliriz. Risk büyük olunca kazanç da büyük oldu elbette. Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, uzaylılarla savaşmaktansa onlarla iletişim kurmayı deneyen insanoğlunun karşılaştığı bir bilinmeze yaklaşımını incelerken, iletişimsizliğin doğurduğu sonuçları da alt metne yerleştiriyordu. Finalde müziğin evrensel bir dil olarak kullanımı ve uzaylılarla ilk temasın çekiciliği filmi unutulmaz kılmaya yetti. Spielberg, uzaylıların yaydığı ışığı gören karakterlerimizin geçirdiği değişimi ustalıkla verirken, bu karşılaşmalar esnasında ışığın büyüsünü kullanarak kusursuz enstanteneler yakalamasını bildi.
Tıpkı karakterlerimiz gibi biz seyircilerin de huşu ile karşıladığı Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, bilimkurgu sinemasının köşe taşlarından biri. Spielberg daha sonra E.T. filmiyle dost uzaylı düşüncesini pekiştirdi. Ve tabii, Üçüncü Türden Yakınlaşmalar 80’li yıllarda Dark Star, The Abbys gibi başka filmlerin önünü de açtı.
6 – Jurassic Park (1993)

Michael Crichton’ın romanından yine Crichton tarafından senaryolaştırarak Spielberg tarafından beyazperdeye uyarlanan Jurassic Park, vizyona girdiği yıl gişede olağanüstü bir başarı elde ederken görsel efektleri Akademi tarafından da takdir edilerek üç dalda Oscar kazanmıştır.
Jurassic Park üçlemesinin ilk filmi, dinozorları yeniden hayata döndürmenin hikayesini anlatan bir girizgah ile açılıyordu. O dönem göz önüne alındığında oldukça karmaşık gelen bu durum aslında oldukça basitti; sivrisineklerin, dinozorlar zamanında da var olduğunu savunan Crichton, bir ağaç dalına konan sivrisineklerin ağaçların özsuyunda sıkışıp kaldığı teorisinden yola çıkarak, sivrisineklerin aynı dinozor kemiklerinde olduğu gibi fosilleştiğini varsayıyordu. Sivrisineklerden çekilen kanın dinozor kanı olduğunu belirterek, dinozorların DNA’sına ulaşan bilim insanları “çok karmaşık” yöntemlerle DNA’larını ele geçirdiği dinozorları yeniden hayata döndürmeyi başarmışlardı. Olayın özü ise basitti, dinozorlar yaşama geri döndürülecek, ve bir parka hapsedilerek tıpkı Disneyland’da olduğu gibi tema park mantığıyla işletmeye çevrilecekti – ne kadar da insana özgü bir davranış -.
“Yaşam bir yolunu bulacaktır.”
Steven Spielberg’in yönetmenliğini yaptığı Jurassic Park, bilimkurgu soslu bir macera filmi olmasına karşın gücünü o zamana kadar sergilenmiş en gerçekçi dinozor görüntülerinden almaktadır. Jaws ile gerilim yaratmakta ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayan ve bu konuda Hitchcock’un izinden giden Spielberg, Jurassic Park’ta insanoğlunun korkulu rüyası dinozorları birer gerilim ögesi olarak kullanmıştır. Bu gerilimi yaratmak için türlü formüller deneyen Spielberg, en önemli kozunu T-Rex’in yaklaştığı sahnede, bardaktaki suda oluşan dalgalanmaları kullanarak oynamıştır.
Vizyona girdiği ilk hafta 47 milyon dolar gibi muazzam bir açılış başarısı yakalayan ve Spielberg’e 250 milyon dolar kazandıran film, tam bir stüdyo başarısıdır. Uyarlandığı kitabın yazarı Crichton henüz kitabı yayımlamadan önce yazara ulaşan Universal, tam 2 milyon dolarak ödeyerek kitabın tüm haklarına herkesten önce davranarak sahip olmuştur.
5 – Jaws (1975)

Steven Spielberg, Peter Benchley’nin 1974’te yazdığı filmle aynı isimi taşıyan kitabı bir yıl sonra beyazperdeye uyarlayarak oldukça akışkan bir hikaye yaratıyor. İzleyici üzerinde kısa süreli de olsa maksimum düzeyde bir şok etkisi yaratmayı başaran Spielberg, yer yer mekanik köpekbalığının kullanıldığı etkileyici görsel efektleriyle Jaws’ı klasik bir sahil hikayesinden öteye taşıyor. Üstelik Spielberg filmin o etkisini kaybetmeyen gerilimli atmosferini, filmi gereksiz görsel efektlerle boğmaktan ziyade daha güçlü bir altyapı oluşturarak yaratıyor. Özellikle korkusuzca imzasını attığı uzun çekimler, karanlığın ve derinliğin kurbanları olan karakterlerin ayrı bir noktaya taşınmasına ve gücünü bir tanrı edasıyla kullanan köpekbalığına pür dikkat odaklanmamıza vesile oluyor.
Jaws işin özünde eskiden beri kullanılan ama popülerliğini de bir o kadar yitirmeyen, ‘masum’ karakterimizin bir ‘canavar’ tarafından yerle yeksan edildiği geleneksel bir açılış ile karşılaşıyor bizi. Ancak Jaws’ın belki de en şaşırtıcı tarafı acımasız köpekbalığının filmdeki gösterim süresinin azlığı. Bu noktada Spielberg’in Jaws’ta, dur durak bilmeyen Jurassic Park’a nazaran görece ‘yavaş ve sabit’ ilerleyen bir tempo tercih etmesinin de etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Jaws tadındaki filmlerde genellikle karakterlerin aksiyonu yaratmasından çok, aksiyonun gerçekleşmesinde denklemi tamamlayan değişkenlerle eşdeğer olduğunu görürüz. Böylelikle gerilimli atmosferin en büyük temsilcileri Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss da ‘hayatta kalma mücadelesi’ verirken, izleyiciye nüktedanlıklarını ve yeteneklerini sergileme fırsatı buluyor diyebiliriz. En nihayetinde fazlalıkları törpülenmiş, Hitchcock-vari görkemli bir hikayeyle kaşı karşıya kalıyoruz. Elbette ki John Williams’ın gerilimin dozunu her daim arttıran, köpekbalığından çok filmi tam anlamıyla başka bir boyuta taşıyan hatırlanmaya değer soundtracklerinin de hakkını vermek gerek.
4 – Minority Report (2002)

The Man in the High Castle’ın dizi uyarlamasının konuşulduğu şu günlerde, Philip K. Dick eserlerinden yapılan en iyi uyarlamalardan biri olan Minortiy Report’u da hatırlamak gerekiyor. Minority Report, Spielberg’in sinema dünyasında yer alan gelecek, fütürizm, bilimkurgu temalarına cuk otursa da, alışılmadık bir karanlığa da işaret ediyor. Daha çok aydınlık bir sinemaya sahip olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebileceğimiz Spielberg, E.T’deki gibi duygulandırmıyor; ya da Close Encounters of the Third Kind’daki gibi meraklandırmıyor. Bu filmde, tıpkı bir başka Philip K. Dick uyarlaması olan Blade Runner’daki gibi geriyor. Biraz es geçilmiş olduğunu düşünsem de, Minority Report’un Schindler’in Listesi sonrası kariyerinde Spielberg’in yaptığı en iyi filmlerden biri, belki de birincisi olduğunu düşünüyorum. Geleceği gören kahinler, ciddi bir komplo teorisi, suç işlenmeden önce suçu tespit etmek ve yargılamak: bilimkurgunun – hatta belki buna doğrudan distopya demek gerekiyor – felsefi temel sorunlarla dirsek temasına geçtiği yerlerde birer ciddi sanat yapıtı haline dönüştüğünü söylesek hatalı olmaz.
Minority Report bir yandan Blade Runner ile temalarından, etik sorgulamalarından ötürü ve elbette uyarlandıkları yazarın ortak olmasından ötürü yakın bir ilişkideyken, Spielberg’in yaklaşımından ötürü de 2001: A Space Odyssey ile de yakın temas halinde. Spielberg’in filmden önce tasarımcılar, bilgisayar programcıları ve sosyal bilimcileri toplayarak onlardan bir gelecek tahayyülü kurmalarını istediği biliniyor. Minority Report; gelecek tahayyülü, muazzam sinematografisi ve set tasarımı, başarılı kurgusu ve hikayesi, kısa rolleriyle Tom Cruise’u bize unutturan Max von Sydow ve Peter Stormare’in başarılı karakterleri ile Spielberg’in filmografisindeki en iyi işlerden biri.
3 – Raiders of the Lost Ark (1981)

“Bu filmi, B-Filmi olarak yaptım… Republic (1935’te kurulan bir film stüdyosu) serilerinden daha iyi bir film olarak da görmedim.”
Raiders of The Lost Ark’ın yönetmeni Steven Spielberg, filmini bu sözlerle tanımlıyor. Halbuki 1981’de vizyona giren film bütçesinin neredeyse 20 katı kadar bir gişe elde etmiş, aksiyon ve serüven türlerine yeniden güç kazandırarak 80’li yılların popüler sinemasının gidişatını da belirlemişti. Bu devasa başarının arkasında ise Spielberg’in de ifade ettiği gibi gayet basit bir fikir vardı: 1930’ların seri kahraman filmlerinin bir benzerini yapmak. Peki ya Raiders of The Lost Ark’ı mükemmel kılan neydi?
Hikayenin başkahramanı Indiana Jones hem bir arkeoloji profesörü hem de bir serüvenci. İlk macerasında yolu Nazilerle kesişiyor ve Adolf Hitler’in, ordusunu ölümsüz kılacağına inandığı Ahit Sandığı’nı ele geçirmesine engel olmaya çalışıyor. Tüm bu süreçte de izleyici değişik coğrafyalar içerisinde oradan oraya savruluyor, Indy’nin baş döndürücü bir hızla tüm engelleri aşmasına ve bunu oldukça havalı, erkeksi bir biçimde yapmasına tanık oluyor. Saf iyilik, salt kötülüğü yok ediyor ve mutlu son. Birçok aksiyon-komedi filminden farksız olan bu hikaye, Spielberg’in elinde bir mühendislik harikasına dönüşüyor. Bahsettiğimiz mühendislik ise sadece tekniği değil, anlatımı da kapsayan cinsten. Spielberg, bir bakıma Lucas’ın Star Wars ile yeniden ürettiği muhafazakar erkek egemen anlatıyı aynen koruyor ve Indiana Jones üzerinden yarattığı liderlik miti, risk almaktan çekinmeyen bireyin öyküsüne dönüşüyor. Fakat Indy’nin becerisi sadece kas gücüne dayanmıyor; aynı zamanda karakterin bir arkeoloji profesörü olması dolayısıyla filmin tarihe ve bilgiye dayalı hikayesi de entelektüel bir biçim alıyor –ki Indy ile Tenten arasında sıklıkla kurulan bağlantının temel nedeni budur. Genelde kamera sabit çekimlere başvuran Lucas’ın aksine Spielberg’in akışkan çekimleri de filme inanılmaz bir tempo kazandırıyor ve kesintisiz bir aksiyonla izleyicinin gözlerini filmden, kulaklarını John Williams’ın müziklerinden alamamasını sağlıyor. Harrison Ford’un Han Solo rolünden sonra bir kez daha efsaneleştiği Raiders of The Lost Ark; kendisinden sonra üç filme, bir diziye ve birçok video oyununa kaynaklık etti ama hiçbir yeni ürün, ilkinin yerini tutamadı.
2 – E.T. the Extra-Terrestrial (1982)

Genç neslin arkadaşlığı ve sevgiyi öğrendiği, her izleyişte empatinin sıcaklığını tekrar hatırlatan en önemli filmlerden biri şüphesiz Spielberg’in 1982 yapımı E.T. the Extra-Terrestrial’idir. En çok da büyülü bir gecede ışıl ışıl ayın önünden uçan sepetli bisikletleri ile geçen E.T. ve Elliot’ın silüetiyle hatırladığımız film, bizi doğrudan çocukluğumuza götürse de hala her izlediğimizde, alt metninden medeniyet ve alt kavramları üzerine çıkarım yapabildiğimiz parçalar bulabileceğimiz kadar da güncelliğini korumaktadır. Uzaylıların ziyaretleri sonunda geride birini unutmaları ile başlayan film, 10 yaşındaki Elliot’ın zamanla E.T. ismini benimseyen bu yaratıkla kurduğu bağın, kardeşleri ile beraber onu korumasının ve eve dönmesinde yardım etmesinin hikayesidir kısaca, ama aslında bundan çok daha fazlasıdır da. 1983’te En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses, En İyi Ses Efekti ve En İyi Müzik dallarında Oscar alan E.T. the Extra-Terrestrial’in bilimkurgu türündeki önemi yadsınamaz elbette, ama filmi bu kadar etkileyici yapan yanı, basit yapısının altındaki derinliğidir kuşkusuz.
En kişisel filmi olarak kabul ettiği E.T.’nin hikayesinde Spielberg, çocukluğunda kendi ailesi boşanırken bundan korunmak için tutunduğu hayali arkadaşından esinlenmiştir aslında. Bu yüzden filmi ailenin boşanmasının çocuk üzerindeki etkisi üzerinden de analiz etmek yanlış olmaz, özellikle de evinden ayrılan E.T.’nin yuva özlemini ve Elliot ile aralarındaki telepatik bağı düşünürsek. Kendine yabancılaşan bir çocuğun deneyimlediği bu zorluğu somut olarak ‘yabancı’ ile bir araya gelişi üzerinden anlatan Spielberg, sıfatlar üzerinden kurulan farklılıkları görmezden gelerek hem insancıl hem de zeki bir hikaye anlatıcılığı ile çıkar karşımıza. Bir yandan komedisi ve serüveniyle çocuklara hitap ederken diğer yanda izlediğinin altında hem hayata hem de kendi kişisel deneyimlerine dair detayları bulabilecek yetişkin izleyicisini besler film. Popüler bilimkurgu ve istila filmlerinin klasik ideolojisine karşı duran filmin, her zaman ‘öteki’ olarak çizilen ve ötekinin de kötücül olduğu varsayımından giderek savaşçıl yaratılan uzaylı kavramını yıktığını görürüz. Özellikle de çocuklara bu denli hitap eden bir filmin, bu ötekileştirmeyi yetişkinlere bırakarak, somut olarak benzemeyen ama hiç de farklı olmayan bu iki saf canlı arasındaki sıcak bağa tanıklık sağlamasının sinema tarihindeki yerinin altını çizmek gerekir. Çünkü bu kadar basit bir yapıyla insanın acımasız benmerkeziyetçiliğini yıkması ve hepimizi sırf öteki olduğu için korktuğumuz uzaylıları bekler hale getirmesi bana kalırsa Spielberg’in en kıymetli yanıdır.
1 – Schindler’s List (1993)

Filmlerinde Amerikan propagandası yapmasıyla bilinen Spielberg’in, kendi sinemasında sıklıkla ele aldığı kadar Hollywood’da da revaçta konulardan biri olan ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan Yahudi Soykırımı; The Pianist’ten Life is Beautiful’a onlarca filme konu olmuştur. Genellikle Polonya’da yaşanan soykırımı konu alan bu film grubunun beyazperdeye yansıyan belki de en güçlü temsili Spielberg imzası taşıyan ve yönetmenin filmografisinde özel bir yeri olan Schindler’s List’tir.
Yahudilerin ucuz iş gücü olarak görüldüğü bir dönemde Polonya’da yatırım yapan bir girişimci ve fabrika sahibi olan Oskar Schindler’ın Alman ordusuna yardım eden tavrı zamanla, Nazi şiddetine şahit olduğu ortamın acımasızlığıyla aksi yöne evrilir ve Schindler’ın şu ifadesiyle özetleyebileceği
“Öldürme yetkisine sahip olup da öldürmüyorsan güçlüsündür.”
Spielberg’in “Sömürü doğaya aykırıdır.” gerekçesine dayandırarak, Schindler’ın 1100 Yahudi’yi Alman savaş gücü için gerekli göstererek toplama kamplarında yakılmaktan ve sabuna dönüştürülmekten kurtaran öyküsünü, gerçek hikayenin hâlâ tartışılagelen negatif yönlerinden tümüyle arındırdığını belirtelim. Özellikle; siyah beyaz filmin tek rengi olan kırmızı paltolu kız figürüyle hikâyenin dramatik yapısını çok güçlü bir çerçeveye oturtan ve seyirciyi tam on ikiden vuran Spielberg’in bu hamlesi ezcümle sinemasal haz ya da sadece doruk noktası olarak açıklanamaz. Bu bağlamda, babası 2. Dünya Savaşı’nda çatışmış olan Yahudi bir yönetmenin, büyük ölçüde Yahudi yapımcıların olduğu Hollywood’da kendi halkının acısını yansıtması kadar doğal bir şey göremiyorum. Çok güçlü bir prodüksiyona ve figüranına kadar çok iyi kotarılmış oyuncu performanslarına sahip olmasının yanı sıra filmin asıl etkisini; hafızalardan silinmeyecek kadar sert ve rahatsız edici temsili infazların, neredeyse kusursuz bir sinematografiyle bir araya gelip yaratmış olduğu çarpıcı gerçeklikte arayabiliriz.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →