En İyi 10 Rus Edebiyatı Uyarlaması
Voyna i mir (1966) – Leo Tolstoy (Savaş ve Barış)
Sergey Bondarchuk’ın toplamda 7 saati aşan ve tüm zamanların en büyük bütçeli filmlerinden biri olan Voyna i mir (Savaş ve Barış), Tolstoy’un aynı adlı romanından uyarlanan destansı bir yapım. Özellikle savaş sahnelerinde 120 000 kişilik dev bir figüran ordusu kullanıldığını söylersek sanırım ne derece görkemli bir eserden söz ettiğimizi anlayabilirsiniz.
1812-1820 yılları arasında Napolyon Savaşları’nı hikayeye arka plan olarak seçen kitap, dönemin burjuvazisini tüm çıplaklığıyla resmederek Bezukhov ve Natasha’nın hikayelerine odaklanıyor. Orijinal hali 4 cilt ve yaklaşık 2000 sayfadan oluşan dev eser, Rus Edebiyatı içindeki en çarpıcı örneklerden biri.
Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan itibaren sinemaya olan yakın ilgisinin zirve yaptığı film, devletin sıkı sansürüne ve tamamıyla halka hitap etmesi düşünce yapısına rağmen hem görsel hem de kurgusal anlamda sanatsallığın bir an için bile elden bırakılmamasıyla sinema tarihine geçmeyi başarmış.
Doctor Zhivago (1965) – Boris Pasternak (Doktor Jivago)
Usta İngiliz yönetmen David Lean’in üç buçuk saatlik epik filmi Oskar’a on dalda aday gösterilip ödüllerin altı tanesini kazanmayı başaran sinema tarihindeki en bilinen tarihi yapımlarından biri. Özellikle soğuk savaşın en yoğun yaşandığı dönemde çekilmesi ve Sovyet rejimini eleştirmesi sebebiyle doğu blokunda yasaklanan Avrupa’daysa bizzat desteklenen bir yapım olmuş.
Ünlü rus şair Pasternak’ın 1954’te yazdığı fakat Sovyet yönetimince sansürlenip yasaklanan ve ancak 1957’de İtalya’da basılabilen eseri, zihinsel bağımsızlığı her şeyin üstünde tutan bir doktorun rejimle olan çekişmesini anlatıyordu. Yazar eseriyle bir yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı fakat reddetti. Eseri tüm dünyada uzun süre en çok okunan kitaplardan biri oldu ama yazar bu eserinden dolayı hükümetle ters düştü ve ölümüne dek sürekli baskı altında kaldı.
Kwai Köprüsü ve Arabistanli Lawrence gibi en meşhur filmlerinden sonra yeni projesine girişen Lean’in kariyerinde zirve yaptığı eserdir Doctor Zhivago. Yönetmenin uçsuz bucaksız Rus bozkırlarını dört ayrı mevsimde tasvir ettiği muhteşem manzara görselleri eşliğinde işlediği aşk öyküsünü destekleyen en önemli etkenlerden biri de Maurice Jarre’nin film için yaptığı besteler.
Hakuchi (1951) – Fyodor Dostoyevski (Budala)
Akira Kurosawa’nın orijinal hali 4 saatten uzunken yapımcıların baskısıyla iki buçuk saate kesilen filmi Hakuchi (Budala) yönetmenin büyük bir hevesle başladığı fakat sonunda hiçbir zaman sevmediği bir yapım. Uzun ön hazırlık aşaması ve çekim süresiyle Kusosawa’nın en önemli filmlerinden olan Hakuchi, tüm bu uğraşlara rağmen yönetmenin filmografisinde çok gerilerde kalarak unutulmuş.
Ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin en önemli dört romanından biri olan Budala, sara hastası genç bir adamın dünyaya karşı dürüst ve iyi bir insan olarak yaşamaya çalışmasına rağmen toplumun barındırdığı iki yüzlülük ve kötülükle birlikte bir budala durumuna düşmesini konu alıyor. Ayrıca kitap Dostoyevski’nin yarattığı en sıra dışı kadın karakter Nastasya Filopovna ile de ayrı bir öneme sahip.
Hakuchi, Kurosawa’nın kitabı derinlemesine bir şekilde filme aktarmak istemesine rağmen kitabın yazıldığı 1868’deki diyalog ve hikaye anlatımını günümüze uyarlamadan kullanması sebebiyle fazlasıyla teatralliğe sürüklenme talihsizliğini yaşamış bir eser. Ayrıca yapımcıların filmi kesmesi üzerine yönetmen kesilen yerler için o bölümde olanları anlatan yazıları ekranda göstererek bir yandan da anlatı yolunu kullanmaya çalışmış. Görkemli sinematografisine rağmen diğer sorunlar sebebiyle başarılı bir uyarlama olması, sinema tarihinde görmezden gelinmiş.
Selvi Boylum Al Yazmalım (1978) – Cengiz Aytmatov (Kırmızı Eşarp)
Türk Sineması’ndaki Cahit Berkay’ın da besteleriyle birlikte başyapıtlardan biri olan Selvi Boylum Al Yazmalım, yönetmen Atıf Yılmaz’ın en önemli eseri. Cengiz Aytmatov’un Kırmızı Eşarp adlı kitabından uyarlanan ve Hatay’da çekilen film, özellikle tam da kitabın aslına uygun bir şekilde biten çarpıcı finaliyle çekildiği dönemde oldukça ses getirmiş.
Cengiz Aytmatov’un 1970’te yazdığı kitap, bir baraj inşaatı için bölgeye gelen kamyon şoförüyle barajın sular altında bırakacağı bölgedeki bir evde yaşayan kadının imkansız aşkını anlatıyor. Yazarın modernizm ve onun getirdiklerinin yereldeki hümanizmle olan çatışmasını temele alarak anlattığı aşk hikayesini özellikle de finalindeki kaybedişle bir tür ağıta dönüştüren kitap, bir çok dile çevrilmiş modern Rus edebiyatındaki en önemli eserlerden biri.
Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın başrolleri paylaştığı film uyarlama olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanarak kitapta geçen şiirleri de hikayeyle birlikte iç ses olarak işlemiş. Ayrıca bu filmle Türkan Şoray Taşkent Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmış.
The Queen of Spades (1949) – Alexander Puşkin (Maça Kızı)
1940 yapımı Gaslight filmiyle tanınan İngiliz yönetmen Thorold Dickinson’ın yönettiği The Queen of Spades (Maça Kızı), Aleksandır Puşkin’in aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanmış. Ayrıca aynı kısa öykü Çaykovski’nin ilk kez 1890’da sahnelediği aynı adlı operasındaki Libretto bölümünde de kullanılmış. Film özellikle Orson Welles’in Citizen Kane’de kullandığı bazı görsel teknikleri kullanmasıyla dikkat çekiyor.
Puşkin’in 1833’te yazdığı öykü, Alman asıllı ve İmparatorluk ordusunda mühendis subayı olan Hermann’ın o güne kadar kayıtsız kaldığı kumar oyununa karşı, duyduğu bir hikaye sonucu saplantılı hale gelen arayışını konu ediniyor. Özellikle yazarın güç ve para arzusunu metalaştırdığı oyun kartlarıyla, kumarın insanlarda oluşturduğu bağımlılık arasında kurduğu ilişki eserin edebiyat tarihinde önemli bir yer edinmesini sağlamış.
Dickinson’ın etkileyici görsellerle yarattığı gerilimli atmosfer, usta oyuncu Anton Walbrook’un muhteşem bir şekilde canlandırdığı Hermann karakterinin içsel arzularının yarattığı dışlayıcı karanlığı yansıtması açısından, filmin derinlikli yapısına büyük bir destek olarak yönetmenin ustalığını sergilemesini sağlamış. Fakat filmin en güçlü yanı; güce dönük arzuların sürüklediği maddesel insanın, bu eylemsel davranışının varoluşundan geldiğini inanılmaz başarılı bir şekilde yansıtması.
Solaris (1972) – Stanislaw Lem (Aynı adlı)
Usta yönetmen Andrei Tarkovsky’nin 1972’de Stanislaw Lem’in aynı adlı romanında uyarladığı filmi Solaris, içerdiği bilim kurgu öğesine rağmen görsel efektlerden özellikle kaçınan ve hikayenin altında yatan iletişim, varoluş konularına eğilen oldukça sıra dışı bir film. Ayrıca roman, 1968’de Boris Nirenburg tarafından tv filmi olarak ve Steven Soderbergh tarafından da 2002’de sinema filmi olarak uyarlanmış.
Lem’in 1961’de yayınlanan romanı, Dünya’nın yakınındaki Solaris adlı bir gezegeni gözleyen uzay ekibinin başından geçen sıra dışı olayları varlık ve bilgi felsefesi gibi derin konular üzerinden anlatıyor. İnsanoğlunun bilginin sınırlarında dolaştığı bir zamanda geçen kitapta saf maddeselliğine rağmen tanımlanamayan bir bilince sahip olan Solaris, onu gözleyen ve bilgi almaya çalışan insanların bilinçaltlarını gün yüzüne çıkararak bir tür iç çatışma yaşamalarına sebep olur. Ayrıca bunu öylesine daha önce görülmemiş bir şekilde yapar ki insanlar gördükleriyle gerçekte olan arasındaki çizgiyi kaybederler. Solaris, yazarın modernizmle birlikte ilerlemenin öncüsü olan saf bilimselliği, varoluşsal sorunlarla karşı karşıya getiren oldukça sorgulayıcı bir eser.
Tarkovsky’nin filmografisinde, türün gerekliliklerinden kendini tam olarak soyutlayamadığı için pek de sevmediği bir film olan Solaris, hikayesindeki derinlikli yapıyı sarsıcı görsellerle birlikte işleyerek sinema tarihindeki başyapıtlardan bir olmayı başarmış. Stanley Kubrick’in dört sene önce 1968’deçektiği 2001: A Space Odyssey filmine Sovyet’lerin cevabı olarak nitelenen Solaris elbette ki hem konusu hem de işlenişiyle taklit ve kopyacılıktan tamamen uzakta şahsına münhasır bir film.
Kavkazskiy plennik (1996) – Leo Tolstoy (Kafkas Esiri)
Tolstoy’un aynı adlı uzun öyküsünden Sergey Bodrov tarafından uyarlanan film, 1996’da Kristal Küre’yi kazanmış. Özellikle senarist olarak hatırı sayılır bir ünü olan Bodrov’un daha sonra yeniden doğunun hikayelerine odaklanacağı filmlerde senaryolarını birlikte yazdığı Arif Ailyev’le ilk film olması Kavkazskiy plennik’i yönetmenin filmografisinde önemli bir konuma getiriyor.
Tolstoy’un çarpıcı öykülerinden biri olan eser, evine gitmeye hazırlanan bir Rus askerinin Kafkasya’daki süregiden savaşta esir düşmesi üzerine gelişen olayları konu alıyor. Kafkasya’daki savaşın anlamsızlığını iki masum insanın birbiriyle düşman vasfıyla karşılaşması üzerinden anlatan kitap anti-militarist ve hümanist söylemleriyle, tarafsız bir şekilde orada yaşanan savaşta herkesin kaybettiğini anlatıyor.
Yönetmenin filmde Kafkas halkının gelenek ve göreneklerini ayrıntılı bir şekilde işlemesi ve filmin çekimlerini bizzat Kafkaslardaki gerçek mekanlarda yapması Kavkazskiy plennik’i benzeri savaş karşıtı filmlerden ayıran en önemli özellikleri. Ayrıca filmde Dina rolünü canlandıran amatör genç oyuncu Susanna Mekhraliyeva’nın sade ve çarpıcı mimikleriyle gösterdiği performans filmin, Tolstoy’un oluşturmaya çalıştırdığı hümanizmi mükemmel bir şekilde yaratmasını sağlayarak Bodrov’un filmografisindeki en önemli yapım olmasını sağlamış.
Neokonchennaya pyesa dlya mekhanicheskogo pianino (1977) – Anton Çehov (Platonov)
Sovyetler Birliği döneminde özellikle monarşi burjuvazisinin öykülerine değinen, birliğin dağılmasının ardındansa Sovyet rejimiyle ilgili filmler yapan Nikita Mikhalkov’un 1977 yapımı eseri Neokonchennaya pyesa dlya mekhanicheskogo pianino (Mekanik bir piyano için bitmemiş parça), Anton Çehov’un 1878’de yazdığı Platonov adlı tiyatro oyununda uyarlanan ve monarşi döneminde geçen bir film.
Platonov oyununun metni, 1920’de yani Çehov’un ölümünden on altı yıl sonra Moskova’daki bir bankanın kiralık kasasında bulunmuş. Fakat metnin ilk sayfası kayıp olduğu için oyunun ismi ve oyunla ilgili bilgiler belirsiz kalmış. Bu sebeple oyuna başkarakterin adı verilmiş. Ayrıca yazı stili ve tekniğiyle ilgili yapılan araştırmalar sonucunda bunun Çehov’un ilk tiyatro oyunu olduğu anlaşılmış. Oyunda 19. Yüzyıl eserlerinde popüler olan işe yaramaz bir karakterin yani Platonov’un çevresindekilerle olan ilişkileri anlatılıyor.
Mikhalkov’un Rus bozkırı ve bu bozkırın ortasında tüm zenginliği, şatafatı ama aynı zamanda doğayla içi içeliğiyle burjuva bir aile yapısını anlattığı film özellikle de sanat yönetimiyle öne çıkıyor. Dönemin kıyafet ve araç gereçlerinin en ince detayına kadar kullanıldığı filmdeki aksiyonel kamera hareketleri de bu çok iyi düzenlenmiş setin seyircide uyandırdığı gerçekliği pekiştiriyor. Yönetmenin oyunun orijinal metnine yaptığı eklemeler de tiyatroyla sinema arasındaki boşluğu doldurarak filmin büyük bir başarı kazanmasını sağlamış.
Les bas-fonds (1936) – Maksim Gorki (Diptekiler)
Maxim Gorky’nin “Diptekiler” adlı oyununda uyarlanan Les bas-fonds’da yönetmen koltuğunda efsane Fransız yönetmen Jean Renoir oturuyor. Ayrıca 21 yıl sonra aynı oyunu Kurosawa Donzoko adıyla yeniden beyazperdeye uyarlamış. Fakat Renoir’in uyarlamaya getirdiği yenilikler ve metni modernize ederken derinlemesine işlediği sistem eleştirisi Les bas-fonds’u öne çıkarıyor.
Gorki’nin 1902’de yazdığı oyun, bir pansiyondaki hırsız, emekli, işsiz ve delilerin birbirleriyle olan konuşmaları üzerinden şekilleniyor. Pansiyonun sahibi olan yaşlı adam ve onun genç karısının pansiyondakilerle olan ilişkileri üzerinden de yazar, sınıfsal ayrımların getirdiği yıkımı ve dışlayıcılığı gözler önüne seriyor. Fakat esas can alıcı bölümler her biri bir temsil görevi gören karakterlerin arasında geçen diyaloglarda kendini gösteriyor.
Jean Renoir oyunu filme uyarlarken teatralliği kırmak için kitaptan farklı olarak özellikle iki karaktere odaklanıyor. Böylece bir esas öykü yaratarak kitaptaki diğer karakterleri anlattığı hikayenin sistem eleştirisine evrilen söylemi için bir temel olarak kullanıyor. Ama Les bas-fonds’un özellikle de yılına göre en başarılı özelliği başroldeki usta oyuncu Jean Gabin’e sağlanan doğaçlama imkanı. Böylece ortaya İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin tohumlarını atan bir eser çıkmış.
Viy (1967) – Nikolay Gogol (Aynı adlı)
Konstantin Ershov ve Georgi Kropachyov’un, Gogol’un Viy adlı kısa halk öyküsünden uyarladıkları film Sovyetler’deki ilk korku filmi olmasıyla dikkat çekiyor. Ayrıca yine Sovyet rejiminde dini temalı bir film olması da filmin bir diğer ilginç özelliği. Öykünün 2006 yapımı Vedma isimli bir uyarlaması daha olmasına rağmen Viy her anlamda öne çıkan bir eser.
Gogol’un “Viy, sıradan insanların hayal güçlerinin muazzam bir eseridir. Masalın kendisi tamamıyla halka özgü bir efsanedir. Değiştirmeden naklediyorum, tüm sadeliği ve aynen bana anlatılan haliyle…” diye başladığı ve bir papaz öğrencinin şans eseri karşılaştığı cadıyla olan mücadelesini anlatan kısa öyküsü, korku öğelerinin yanında tatar kültürüne dair detaylara da yer veriyor.
Viy, dekor tasarımı ve dönemine göre oldukça sıra dışı görsel efektleriyle farklı ve başarılı bir film. Hikayenin orijinal haline sadık kalarak döneminde dışlanan ama günümüzde destansı kabul edilebilecek finaliyle korku filmi türünde bir klasik olmanın yanı sıra oldukça deneysel yaklaşımları da barındırıyor olması filmi sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırmış.
Kerem Duymuş
177 yazı · Bir gün soğuk ve karlı bir akşamda izlediği Kieslowski filmi onu iflah olmaz bir idealiste çevirdi ve kendini şimdiye kadar ona kimsenin bahsetmediği bambaşka bir dünyada buldu. Hem izleyen hem yapan olarak gece yattığında heyecandan uyuyamamasına sebep olacak sinemaya ulaşmaya çalıştı ve hala çalışıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →