En İyi 10 Devam Filmi
Gişede iyi hasılat yapmış, şimdilerde kült olarak adlandırdığımız filmlerin risk alınarak devam filmlerinin çekilmesi güncelliğini koruyan bir furya. Öncü filmlerinin gişede yakaladığı başarıya güvenilerek çekilen bu filmler, kimi zaman orijinal filmin gölgesinde kalarak, kimi zamansa onun etkisinin kat be kat üstüne çıkarak bize tartışmaya açık bir sanat formu sunuyor. Biz de sinema tarihinin kötü devam filmlerini göz ardı ederek En İyi 10 Devam Filmi listesini sizin için derliyoruz.
Not: Yapım tarihlerine göre sıralanmıştır.
A Shot in The Dark (1964)
Blake Edwards’ın yönetmen koltuğunda oturduğu komedi filmi A Shot in The Dark, Pembe Panter serisinin ikinci filmi olma özelliği taşıyor. Bir önceki filmde dikkatleri üzerine çeken Dedektif Jacques Clouseau karakterini merkezine alan bir hikayeyle karşımıza çıkan Edwards, bu filmle birlikte serinin gidişatını ve yıldızını değiştiriyor. Peter Sellers’ın eşsiz performansıyla hayat bulan Clouseau karakterinin abartılmış Fransız aksanı, sakarlıkları ve talihsizlikleri, A Shot in The Dark’ı En İyi 10 Devam Filmi arasında anmamıza yetiyor. Meşhur Pembe Panter müziğini duymasak ve Pembe Panter adı filmde geçmese de, A Shot in The Dark’ın serinin en eğlenceli filmi olduğu gerçeği değişmiyor.
The Good, The Bad and The Ugly (1966)
A Fistful of Dollars (1964), For a Few Dollars More (1965) filmleriyle başlayan üçlemenin son halkası olan The Good, The Bad and The Ugly spaghetti western filmlerin unutulmaz yönetmeni Sergio Leone’ın sinemaya bakış açısını hissedebildiğimiz en önemli filmlerinden birisidir. Konu itibariyle birbirinden bağımsız olsalar da Dolar Üçlemesi’nin bu son filmi, özellikle Clint Eastwood’un başarılı performansı ve estetik düello sahneleriyle hatırlanacak. Leone’nin harika bir Amerika portresi çizdiğini de belirtmeden geçmeyelim.
The Godfather: Part 2 (1974)
Francis Ford Coppola’nın Mario Puzo’nun aynı adlı romanından uyarladığı üçleme, tüm zamanların en iyilerinden olma niteliğini hala koruyor. New York’ta yaşayan güçlü bir İtalyan mafya ailesinin hikayesine değinen üçlemenin ilk filminde Vito Corleone karakteriyle Marlon Brando sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştı. Devam filmindeyse efsane Baba karakterinin çocukken neler yaşadığını, gençlik maceralarını ve mafya olma yolundaki maceralarını flashback tekniğiyle ve Oscarlık performansıyla Robert De Niro etkisiyle izlerken; bir yandan da Al Pacino’nun canlandırdığı Don Michael Corleone’nın yaşadığı dönüşüme tanıklık ediyoruz.
Star Wars: The Empire Strikes Back (1980)
George Lucas’ın 1977’de çekmiş olduğu hikayenin kronolojik olarak dördüncü fakat serinin ilk filmi Star Wars: Episode IV – A New Hope ile birlikte uzay operalarına karşı mevcut olumsuz bakış açısı değişmiş ve serinin yaratıcısının çizmiş olduğu “kirli” gelecek portresiyle bilimkurgu filmleri kulvarına taptaze bir soluk gelmişti. Üç yıl arayla çekilen serinin ikinci filmi olan Star Wars: The Empire Strikes Back’in, çoğu görüşe göre serinin en sevilen filmi olmasındaki pay; güçlü ve tahrik edici niteliklerinin yanı sıra felsefesi, çarpıcı diyalogları ve Yoda’nın varlığına biçilebilir.
Aliens (1986)
İlk film Alien’ı 1979 yılında çeken Ridley Scott, George Lucas’ın Star Wars serisiyle bilim-kurgu dünyasına kazandırdığı kirli, karanlık portresinden etkilenerek kült olacak bir serinin adımını atmıştı. İkinci adımı ise, serinin ikinci filmi Aliens’ın yönetmen koltuğunda oturan James Cameron attı. Zaman olarak ilk filmden 57 yıl sonrasına odaklanan bu devam filmi, karanlık ve yıpranmış bir uzay gemisinde geçen hikayesiyle ilk filmden çok daha fazla aksiyon, gerilim ve eğlence sunuyor.
Indiana Jones and the Last Crusade (1989)
Sinemanın dahi çocuğu Steven Spielberg’in yönetmenliğini üstlendiği serinin yaratıcısı George Lucas, Indiana Jones karakterini 1930’lu yılların aksiyon kahramanlarından ilham alarak yaratıyor. Karakterin gençlik yıllarını River Phoenix’in canlandırdığı serinin üçüncü filmi olan The Last Crusade, tarihi hatalarına rağmen serinin en dikkat çeken bölümüydü. Harrison Ford’un unutulmaz performansına Sean Connery ile uyumu da eklenince, Naziler’den önce ulaşmaya çalıştıkları Kutsal Kâse’nin peşine düştükleri bu “son macera”, sinemaseverler için ilham verici bir devam filmiydi.
Before Sunset (2004)
Serinin ilk filmi Before Sunrise’dan tam 9 yıl sonra yine aynı ekiple çekilerek iddialı bir “gerçekçilik” vaat eden filmin yönetmenliğini, sinema sanatına karşı realist yaklaşımıyla tanınan Richard Linklater’ın üstlenmesi elbette tesadüf değil. Çekimleri 15 günde tamamlanan filmi yalnızca öğleden sonra çekmesi, gerçekçilik takıntısının ve mükemmelliyetçi tavrının boyutlarını ölçer derecede. İki ana karakterin yıllar sonra karşılaşmasıyla birlikte insan ilişkilerinin doğasına uygun olarak gençlik sorunlarından çok dünya sorunlarından bahsetmesi yine “gerçekçiliğe” yapılan vurguyla birlikte alışık olduğumuz kurmaca filmlerden bir tık öteye götürüyor bizi.
Kill Bill Vol. 2 (2004)
Otoriteler tarafından tek film olarak kabul edilen Kill Bill, hikayesini geniş çerçevede ele alıyor olması bakımından teknik olarak ikiye bölünse de senaryo uygulamaları bağlamında olaylar zinciri, devam filminde bir sonuca bağlanmıştır. Vol. 2’nin aksiyon sahneleriyle göz dolduran ve “Tarantino kırmızısı” dediğimiz kavramı içimize işleyen ilk filmden farkı; aksiyonu doyurucu bir dramatik yapıyla sunmasında ve tüm soruları cevaplamasında yatıyor. Uma Thurman’ın unutulmaz performansı ve sinema tarihinin en iyi kılıç dövüşleri için dahi izlenilesi harika bir hesaplaşma filmi…
28 Weeks Later (2007)
Danny Boyle’un yönetmenliğini üstlendiği serinin ilk filmi 28 Days Later’ın zombi türüne yepyeni bir soluk getirdiği aşikar. John Murphy’nin imzasını taşıyan büyüleyici soundtrack’i, gerilimi besleyen bomboş Londra sokakları tasviri ve başarılı kurgusuyla film iz bırakan bir etki yaratmıştı. Devam filminin aynı başarıyı yakalamasına şüpheyle yaklaşılsa da 28 Weeks Later, olay akışındaki korku ve gerilim ögelerinin hakkını vermiş; hatta Irak Savaşı üzerinden siyasi bir eleştiri yapmış olmasıyla da ilk filmin başarısını katlamıştır.
The Dark Knight (2008)
Nolan kardeşlerin senaryosunu yazdığı The Dark Knight, DC Comics’in kurgusal karakteri Batman’den uyarlanan 2005 tarihli Batman Begins için bir devam filmi olma niteliği taşıyor. The Dark Knight’ı serinin diğer filmlerinden ayıran birçok özelliği var. Bunlardan birisi, sinema dünyasının erken yaşta kaybettiği Heath Ledger’ın unutulmaz performansıyla büyülediği, Batman’in en büyük düşmanı Joker’in varlığı elbette. Joker karakteri, 1989 tarihli Batman filminde Jack Nicholson’ın canlandırdığı halinden daha karanlık ve daha güçlü çizgisiyle ön planda ve senaryoyu kardeşi Jonathan Nolan ile kaleme alan Christopher Nolan’ın kamerası da en az kalemi kadar güçlü…
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →









