· 7 dk okuma

En İyi 10 Al Pacino Filmi

En İyi 10 Al Pacino Filmi

Kariyerine tiyatro oyuncusu olarak adım atan İtalyan kökenli Al Pacino, 60’lı yılların sonunda sinemaya yöneldiğinde ödüllü bir oyuncuydu. Pacino, ses getirmese de eli yüzü düzgün Me, Natalie ve The Panic in Needle Park filmlerinin ardından kendisine şöhretin kapısını aralayacak karakteri Michael Corleone’ye hayat vereceği The Godfather ve iki yıl sonra gelecek devam filmi The Godfather II ile beyazperdenin efsanevi oyuncuları arasına adını yazdırdı. 70’lerdeki rol seçimleri isabetli olmasının yanı sıra çeşitlilik de arz ediyordu. Metod oyunculuğunun en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul ettiğimiz Pacino, 80’li yıllara da hızlı bir giriş yaptı ancak devamını getiremedi. Amerika’nın bağımsızlık savaşını farklı bir hikaye ile anlatmayı deneyen tarihsel drama Revolution yüksek gişesine karşın eleştirel anlamda başarısız olunca Pacino da bir müddet (dört yıl) sinemadan uzak durmayı tercih etti. Bir seri katil hikayesinin anlatıldığı dönüş filmi Sea of Love’ın kaderi de çok farklı olmadı. Pacino elinden geleni yapsa da usta yönetmenlerle, kendisine daha uygun projelerde çalışması gerektiğinin farkına vardı diyebiliriz. 90’lı yıllarda; Dick Tracy, Frankie and Johnny, Glengary Glen Ross, Carlito’s Way, Scent of a Woman, Heat, Donnie Brasco ve The Devil’s Advocate gibi birbirinden başarılı filmle 70’lerin ardından ikinci altın çağını yaşadı. 2000’li yıllara da Insomnia, Simone ve The Merchant of Venice ile iyi bir giriş yapsa da hızlı bir çöküş yaşadı. Yerden yere vurulan Gigli, Robert De Niro ile tekrar karşılıklı oynadıkları Righteous Kill ve Altın Ahududu rekortmeni Jack and Jill gibi projeler Pacino hayranlarını üzdü. Karşınızda “En İyi 10 Al Pacino Filmi” dosyamız…

10- Serpico (1973)

Sidney Lumet’in en parlak dönemine denk düşen Serpico, 70’li yılların kayda değer polisiye filmlerinden. Frank Serpico’nun dürüstlük mücadelesi; önce bir biyografik kitaba, ardından da Al Pacino’nun başrolünü üstlendiği bu filme kaynaklık etti. Rol seçimi açısından düşünürsek Pacino’nun The Godfather’ın hemen ardından bir polise hem de sistemin karşında duran bir polis karakterine can vermesi zekiceydi. Benzer rollere takılıp kalmayacağını söylüyordu diyebiliriz. Devriye polisi Serpico, meslektaşları gibi rüşvet almak istemeyen, olayın üstüne giden idealist bir karakter. Bu duruşu dışlanmasına hatta hayatını tehlikeye atmasına sebep oluyor. Polisiye türünün içe dönerek, eleştirel bir tavır sergilediği filmlerin öncüsü olduğunu söyleyebileceğimiz Serpico, ‘Polis teşkilatını sarmalayan yozlaşma’ hikayesiyle 70’li yıllar Amerika’sının güvensiz ortamına da ışık tutuyor. Gerçekçi polis portresini yine benzer bir atmosferde inceleyen Serpico, özellikle Al Pacino’nun akılda kalan performansıyla hatırlanıyor.

9- Scent of a Woman (1992)

Al Pacino’nun beşinci kez En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde (üç kez de En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinde) Oscar adaylığı elde edip sonunda ödüle uzandığı film olarak tarihe geçen Scent of a Woman, 1974 yapımı bir İtalyan filminin yeniden yapımıydı. Pacino bu filmde, emekli olmuş, kör bir subayı canlandırdı ve rolüne hazırlanmak için alt ay boyunca körler okulunda yaşadı. Kendisine bakıcılık yapmaya başlayan Charlie adlı bir gençle ilginç bir hafta sonu planlayan Frank Slade’in çocuğun hayatını değiştirmesine tanık olurken, beyazperdenin en unutulmaz karakterlerinden birini izlemiştik. Geçimsiz olsa da iyi kalpli, kadın ruhundan anlayan bir centilmen kompozisyonuyla incelikli bir oyun çıkaran Pacino, gecikmiş Akademi ödülünü sonuna kadar hak etmişti. Scent of a Woman, en çok tango sahnesiyle hatırlanıyor.

8- Heat (1995)

The Godfarther II’den yıllar sonra ikinci kez aynı filmde karşımıza çıkan Al Pacino ve Robert De Niro, Michael Mann’in suç epiği Heat’te bu kez karşılıklı oynama fırsatı da bulmuştu. Kısa sürede bir 90’lar klasiği olan filmde Pacino, büyük suçlar işleyen bir örgütü durdurabilecek tek kişiyi -bir polis dedektifini- canlandırıyor. Örgütün lideri Neil (De Niro) ile Teğmen Vincent Hanna (Pacino)’nın karşılıklı kahve içtikleri sekansla türü sevenlerin kalbinde ayrı bir yer açan Heat, temelde gücünü birbirine benzeyen bu iki karakterden alıyordu. Metod oyunculuğunun en önemli iki temsilcisinin varlığıyla klasikleşen bir film Heat.

7- Dog Day Afternoon (1975)

Serpico’nun başarısı üzerine Dog Day Afternoon projesinde tekrar bir araya gelen Sidney Lumet ile Al Pacino, gerçek bir olaya dayanarak uyarlanan filmin klasikleşmesinde büyük rol oynadılar. Sıcak bir Brooklyn öğleden sonrası, her zaman kaybeden ama umutlarını hala koruyan iki arkadaşın banka soyma işine girişmeleri ve bu girişimin tam bir felaketle sonuçlanmasının hikayesini ele alan film Lumet’in en sağlam işlerinden. Kusursuz planlanmış bir soygun bir sirke dönüşürken, Al Pacino da hayat verdiği nevrotik Sonny karakteriyle adeta devleşti. Bir kez daha En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ve Altın Küre adaylıkları elde etmesi de şaşırtıcı olmadı. Ödüle uzanamasa da, yer yer oldukça eğlenceli ve finaliyle de  bir o kadar hüzünlü olabilen Dog Day Afternoon, Al Pacino’nun yükselişinde önemli bir basamak teşkil etti.

6- The Devil’s Advocate (1997)

Al Pacino, The Devil’s Advocate’ta kariyerinin en ilginç karakterlerinden biri ile çıktı karşımıza: John Milton yani nam-ı diğer Şeytan… Bu rol, benzer rollerde oynadığına yönelik eleştirileri savuşturmasıyla da önemlidir. Film, başarılı bir savunma avukatı olan ve kazanmak için her şeyi mübah gören Kevin Lomax’ın, John Milton adlı esrarengiz bir zengin iş adamından aldığı davetkar teklifle değişen hayatını anlatıyor. Taylor Hackford’un yönettiği film; oklarını Amerikan adalet sistemine saplarken, Kevin Lomax’ın hayata bakışı ve davranışlarıyla Şeytan’ın ise dışarıdan gözlemleri ve bunları ifade edişiyle insanoğluna da eleştirel bir yaklaşımda bulunuyor. Bizde Şeytanın Avukatı adıyla vizyona giren film, tüm dünyada büyük yankı uyandırmış bir 90’lar klasiğii…

5- The Insider (1999)

Bir sigara şirketinin yönetim kurulu üyeleri, şirketin araştırma bölümü başkanı Wigand’ın şirket uygulamaları konusunda kendileriyle aynı fikirde olmadığını öğrenince görevine son verirler. Wigand da şirketin iç yüzünü kamuoyuna teşhir etmek ister ve Amerikan CBS televizyonuna gider. Araştırmacı gazeteci Lowell Bergman (Al Pacino) burada devreye girer. Büyük şirketlerin insan hayatını hiçe saymasını, medyanın doğrunun değil güçlü olanın yanında yer almasını duru bir anlatımla oya gibi işleyen Michael Mann, kariyerinin de en iyi işlerinden birini ortaya koyar. Gerçek bir olayı beyazperdeye taşıyan The Insider, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 7 dalda Oscar adaylığı elde etti ve eleştirmenler cephesinde takdir toplayan bir film oldu. Russell Crowe ve Al Pacino’nun performansları da övgüye değerdi.

4- Carlito’s Way (1993)

Ekran bölmeleri, ağırlaştırılmış çekimleri ve tırmanan gerilim sahneleriyle türe önemli filmler kazandıran üstat Brian De Palma’nın gangster filmleri, korku\gerilim örnekleri kadar kıymetlidir. Scarface’ten sonra 80’li yıllara bir de The Untouchables sıkıştıran De Palma, 10 yıl sonra Al Pacino ile tekrar bir araya geldikleri Carlito’s Way’i yönetti. Pacino bu kez kirli işlere bulaşmış, cezasını çektikten sonra da temiz bir hayat sürmek isteyen bir mafya eskisini canlandırıyordu. Carlito, her ne kadar uzak durmak istese de başarılı olamayacaktı. Dramatik yapısı iyi kurulan film, hem De Palma hem de Pacino filmografisinin en önemli parçalarından biriydi kuşkusuz. Pacino cephesinden bakarsak, yeniden bir mafya karakterine can verse de Carlito ile, Michael Corleone ve Tony Montana’dan çok farklı bir karakter yarattığını ve böylece de kendini tekrar etmemeyi başardığını söyleyebiliriz.

3- Scarface (1983)

The Godfather filmlerinden sonra bir müddet başka bir mafya karakterini oynamaktan kaçınan Al Pacino, Howard Hawks imzalı kara film klasiğinin yeniden yapımı Scarface ile geri döndü diyebiliriz. Filme Kübalı (suçlu) bir mülteci olan Tony Montana’nın Amerikan rüyasını gerçekleştirme girişimi olarak bakabiliriz. Montana’nın bir zeplinde gördüğü  “The World is yours” yani “Dünya senindir” sloganı adeta onu anlatır. Bu sloganı düstur edinip uyuşturucu ticaretine yönelen ve kısa sürede en tepeye oynayan gözü kara mafya Tony Montana ile seyirciye unutulmaz bir karakter armağan eden Pacino’nun etkili oyunu yine takdir edilir. Ancak övgünün çoğunu, farklı sitiliyle filme damga vuran Brian De Palma toplayacaktır. Scarface orijinalini de aşarak en iyi yeniden çevrimler arasına girmekte zorlanmaz.

2- The Godfather II (1974)

Sinema tarihinin en iyi devam filmleri soruşturmalarında daima ilk sıralarda yer alan The Godfather II, Francis Ford Coppola’nın yerini sağlamlaştırdığı filmdir. Babasının yerine geçen Michael Corleone’nin yükselişine paralel olarak; geçirdiği değişimi de konu edinen film, özellikle Don Vito Carleone’nin Robert De Niro’nun bedeninde gençliğinin anlatıldığı 45 dakikalık bölümüyle seyircinin kalbinde özel bir yer edinir. Michael’ın filmin merkezine yerleştirilmesiyle Al Pacino’nun iyiden iyiye öne çıkma fırsatı bulduğunu, karakteriyle bütünleştiğini söyleyebiliriz. En İyi Film dahil 6 dalda Oscar kazanan film, şüphesiz ki yedinci sanatın en iyi örneklerinden biri.

1- The Godfather (1972)

Geldik “En İyi 10 Al Pacino Filmi” dosyamızın zirversine… Francis Ford Coppola’ya 70’lerin babası diyorsak bunda The Godfather filmlerinin büyük bir payı var. Yönetmenin Mario Puzo’nun romanından aynı adla uyarladığı eser, New York’ta yaşayan bir İtalyan mafya ailesinin hikayesini anlatır. Filmin ana ekseni mafya örgütü içindeki pis işlerin Corleone ailesi üzerindeki etkileridir diyebiliriz. II. Dünya Savaşı’ndan kahraman olarak dönen ailenin küçük oğlu Michael;  istemese de kurtlar sofrasında savaşmak zorunda kalır, kaderinden kaçamaz. Henüz 32 yaşındaki genç Al Pacino, filmin yıldızı Marlon Brando karşısında ezilmez ve etkili bir oyun ortaya koyar. The Godfather, suç dünyasına içeriden bakış atan bir gangster filmidir ve seyircinin özdeşleşeceği bir kanun adamına yer verilmez. Suçlular içinde görece daha ahlaklı olan bir aile merkeze yerleştirilir. Büyük setlerin adamı olduğunu kanıtlayan Coppola, sinema tarihine damga vuran bir başyapıt çeker. Al Pacino da bunun önemli bir parçası olur.


Serdar Durdu

Serdar Durdu

131 yazı · Kendisini yazarak bulan bir sanat tutkunu, sinemaya yönetmen, janr ve sinema tarihinden bakmayı seven bir yazar. Biraz mükemmeliyetçi, azılı Kubrickçi.

Yazarın diğer yazılarını gör →