Ridley Scott’ın 1982 yılında yönetmenliğini yaptığı efsanevi film Blade Runner çizdiği distopik dünya tasviriyle kendisinden sonra gelen birçok filme de yol göstermiş oldu. Yapay zeka konusunda ciddi ilerleme kaydedilen bir zaman diliminde geçen Blade Runner’da artık insan ve replicant ayrımı yapmanın oldukça zorlaştığı bir dönemde bilinç ve anılar üzerinden insan olmak için gerekli olan nosyonun tam olarak neliği sorgulanır. Filmde yer alan Tears in Rain şiiri ise sahnenin de yağmur altında çekilmesi bakımından anın dramatiklerini üst boyutlara taşır.
Duyduğumuz İlk Andan İtibaren Hafızalarımıza Kazınmış Şiirler İçeren 12 Başarılı Film!
Sinema, farklı disiplinleri bünyesinde toplayabilmesi bakımından izleyiciye çok farklı kanallardan ulaşmayı başarabilen bir sanat dalı. Sinemanın gerek uyarlamalar yoluyla gerekse içerdiği referanslarla edebiyatla ayrılmaz bir ikili olduklarını söylemek mümkün. Ancak bazı sahneler var ki, içeriğini zenginleştirdiği bu edebi eserlerle filmin kendisinden bile daha fazla ön plana çıkabiliyor. Bu sebeple içerdikleri şiirlerle hafızalarımıza tekrar tekrar kazınan filmleri sizler için derledik.
Hafızalarımıza Kazınmış Şiirler İçeren 12 Başarılı Film
Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
Eternal Sunshine of the Spotless Mind, aşka yönelttiği alışılmadık bakışıyla benzerlerinden kolaylıkla ayrılan bir film. Hafıza ve anılar üzerinden aşkı yeniden tanımlayan film adını Kristen Dust tarafından okunan şiirin bir dizesinden alıyor. İlerleyen kısımlarda ise şiir voice-over kullanımıyla Clementine ve Joel karakterlerinin görüntüleriyle birleştirilerek filmin ismi tam anlamıyla
Eloise to Abelard
Kabahatsiz rahibelerin talihleri ne kadar şen!
Unutulan dünyada, dünyayı unuturken.
Lekesiz bir zihnin ebedi gün ışığı!
Her dua kabul görmüş, her arzu olası…
Alexander Pope
Cyrono de Bergerac (1950/1990)
Edmond Rostand’ın bir tiyatro oyunu olarak yazılan eseri Cyrono de Bergerac, Parisli bir şair ve oyun yazarının hikayesini konu ediyor. Oyunun çekilmiş iki farklı film versiyonu bulunuyor. Ünlü burun tiradı ise bir burna hakaret etmenin çok çeşitli ve oldukça yaratıcı yollarını bir araya getiriyor. Filmin 1990 yılında çekilen versiyonunu Jean-Paul Rappeneau yönetiyor ve filmin başrolünde Gérard Depardieu’yu izliyoruz.
Burun Tiradı
“…Burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!
Dostça: “yana yatmaz mı,
Senden evvel davranıp kadehine batmaz mı?”
Tarifle: “burun değil bir kere, coğrafyada
Böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!”
Mütecessis: “acaba neye yarar bu alet?
Makas kutusu mudur, divit midir izah et!”
Zarifâne: “kuşları sevdiğiniz besbelli!
Yorulmasınlar diye yavrucaklar, temelli
Bir tünek kurmuşsunuz!”
Pür neş’e: “birader, şu koskocaman burnunla tütün içince, komşu
“Yangın var!” demiyor mu?…”
Edmond Rostand
Güneşin Oğlu (2008)
Yer yer filmlerde kullanılan bazı şiirlerin filmin dahi önüne geçebildiğini görmek mümkün. Güneşin Oğlu filmi de Haluk Bilginer’in mükemmel oyunculuğuyla Ülkü Tamer’in şiirini daha da unutulmaz kılıyor. Onur Ünlü’nün yazıp yönettiği Güneşin Oğlu, Haluk Bilginer ve Özgü Namal’ı bir araya getirmişti. Haluk Bilginer’in Konuşma şiirini bir binanın tepesinden şehre bağıra bağıra okuduğu sahne tekrar tekrar izlenmeyi hak eden sahneler arasında yerini alıyor.
Konuşma
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
Dead Poet Society (1989)
Dead Poet Society, barındırdığı naif duygular ve bu naif duyguları şiirlerle iç içe geçirmesiyle bir nesle şüphesiz şiir sevdiren filmlerin başında geliyor. Üzücü bir şekilde kaybettiğimiz Robin Williams’ın unutulmaz rollerinden biri olan John Keiting, öğrencileriyle kurduğu yoğun bağ ve paylaşım sebebiyle öğrencileri tarafından Oh Captain, My Captain dizesiyle uğurlanıyor.
Bütün tehlikeleri atlattı gemi, kavuştuk isteğimize kavuştuk,
Liman şuracıkta, bak, çan sesleri geliyor, sevinç içinde halkımız,
Gözler dümdüz ilerleyen teknemizde, teknemiz gururlu, korkusuz;Ama ey yürek! yürek! yürek!
Ey kanayan kırmızı damlalar,
Orada, güvertede Kaptanım yatıyor,
Buz gibi olmuş, ölmüş.Ey Kaptan! canım Kaptanım! ayağa kalk, çanları dinle, dinle;
Ayağa kalk -bayrak senin için çekildi- borular senin için çalıyor,
Buketler, kurdeleli göğüsler senin için -senin için dolup taşıyor kıyılar,
Herkes seni çağırıyor, yerinde duramıyor kalabalık, herkes seni görmek istiyor;Gel Kaptan! sevgili babacığım!
Koluma daya başını, koluma daya!
Bu bir düş, bu bir yalan, böyle güvertede,
Senin buz gibi olman, ölmen.Kaptanım ses vermiyor, dudakları soluk, cansız,
Babam kolumun dokunuşunu duymuyor, nabzı atmıyor artık,
Gemi demirledi, güvenli, görev sona erdi, tamam,
Korkulu yolculuğundan, şanlı gemi, amacına ulaşmış olarak dönüyor;Sevinin ey kıyılar, çalın ey çanlar!
Ama ben üzüntülü adımlarla,
Kaptanımın yattığı güvertede dolaşıyorum,
Buz gibi olmuş, ölmüş.
Into the Wild (2007)
Into the Wild, Jon Krakauer’in çok satan romanından uyarlanan yönetmenliğini Sean Penn’in üstlendiği, tüketim toplumuna başkaldırı niteliği taşıyan bir doğaya dönüş filmi. Emile Hirsch’in canlandırdığı Christopher McCandless adında genç bir erkeğin çıktığı macerayı konu edinen film protest içerikli şiirlere de yer vermeyi ihmal etmiyor.
I Go Back to May 1937
Babamı, toprak rengi kefeki taşından
kemerin altında gezinirken,
kırmızı tuğlaların, kıvrık kan yuvarları gibi
kafasının ardında parıldadığını görüyorum.
Annemi, hafif birkaç kitabı kalça hizasında taşır vaziyette
minik tuğlalardan örülmüş sütunun yanında,
arkasındaki dövme çelik kapılar hala açıkken ve
kılıçtan uçları Mayıs havasında siyah siyah parıldarken görüyorum.
Mezun olmak üzereler. Evlenmek üzereler.
İkisi de çocuk. İkisi de ahmak. Tek bildikleri şey
masum oldukları, asla kimseyi incitemeyecekleri.
Onlara doğru gidip, şöyle demek istiyorum, “Durun,
bunu yapmayın.” “O yanlış kadın,
o da yanlış adam.” “Asla yapabileceğinizi
tahmin bile edemeyeceğiniz şeyler yapacaksınız.”
“Çocuklara kötülüklerde bulunacaksınız.”
“Hiç haberdar olmadığınız şekillerde acı çekeceksiniz.”
“Ölmeyi dileyeceksiniz.” Mayıs sonlarının güneşi altında
yanlarına gidip bunları söylemek istiyorum.
Fakat bunu yapmıyorum. Yaşamak istiyorum.
Onları dişi ve erkek kağıt bebekler misali havaya kaldırıp,
ikisi de birer çakmak taşıymış gibi,
sanki onlardan kıvılcım çıkartmak istercesine
kalça hizasından birbirlerine vuruyorum.
Ve diyorum ki, “Ne yapacaksanız yapın
ve ben de bunları anlatırım.
Before Sunrise (1995)
Before üçlemesi, serinin yönetmeni Richard Linklater’ın en başarılı yapımları arasında yer alıyor. Birini diğerinden ayırmanın çok da mümkün olmadığı seride her film karakterlerin hayatında konu ettiği döneme göre izleyicide farklı bir hissiyat yaratmayı başarıyor. Entelektüel anlamda oldukça fazla referans içeren serinin ilk filmi Before Sunrise da ise Jessie’nin Celine’e okuduğu şiir filmi unutulmaz kılan sahnelerden bir tanesi. Tabi ki, Milkshake şiirini de unutmamak gerek!
Kollarımda yılların çiçeği
ve dünyanın ilk aşkını
Sarıp sarmaladığım için.’ama şehirdeki tüm saat çanları
Hareketlendi ve çalmaya başladı:
Zamana aldanmaman için,
Fethedemezsin ki zamanı.’kâbusun en derin anında
Yargı tüm çıplaklığıyla boy gösterirken,
Zaman gölgelerin içinde izliyor,
ve öksürüyor sen öperken.’başağrıları ve endişe içinde
Yaşam sızıp gidiyor belli belirsiz,
ve zaman istediğini elde edecek
Yarın veya bugün.
Ağır Roman (1996)
Gerek müzikleriyle gerek kurguladığı anlatı yapısıyla Türkiye sinemasına damgasını vuran filmlerden biri olan Ağır Roman Mustafa Altıoklar yönetmenliğinde Müjde Ar ve Okan Bayülgen’i izlediğimiz unutulmaz bir film. Filmle tam anlamıyla özdeşleşen sahne ise filmde de rol alan Küçük İskender’in şiirinin Mustafa Altıoklar tarafından okunduğu sahne.
Zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın.
Raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı
Güzelleş be oğlum,
Blade Runner (1982)
Il postino (1994)
Michael Radford ve aynı zamanda filmin başrolü olan Massimo Troisi’nin yönettiği Il Postino, Şilili şair Pablo Neruda’nın ülkesinde yaşadığı politik sıkıntılar sebebiyle ülkesinden ayrılmak durumunda kalmasının ardırdan yerleştiği yeni bölgede şaire gelen mektup sayısının fazla olmasının sebebiyle postacı Mario ile bir arkadaşlık geliştirirler. Mario’nun şiirle kurduğu bağ ve bu bağ ile de Beatrice Russo’ya olan aşkını anlatmanın yollarını arar. Neruda’nın dizelerinin filmin geneline damgasını vurduğunu söylemek mümkün.
Aşk
Bunca gün, ah, bunca gün
görmeyi seni böyle kırılgan, böyle yakın,
nasıl öderim, neyle öderim?
Uyandı kana susamış
ilkbaharı koruların,
çıkıyor tilkiler inlerinden
çiylerini içiyor yılanlar,
ve ben gidiyorum seninle yapraklarda
çamlar ve sessizlik arasında,
sorarak kendime nasıl, ne zaman
ödeyeceğim diye şu bahtımı
Bütün gördüklerim içinde
yalnız sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum uykudaki görüntünden
Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak, severek seni,
aşk tabiatımdır benim
Her ikindi daha da hoşuma gidiyorsun.
Nerde o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin
Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından uçan.
Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,
bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş kadar ölçüsüz.
Pablo Neruda

Mavi Gözlü Dev (2007)
Neruda’nın yer aldığı bir listede elbette Nazım Hikmet’e de yer vermek gerekiyor. Çok iyi iki arkadaş olan ikili hem aşk hayatlarının hareketliliğiyle hem de eserlerine yansıyan politik tavırlarıyla çoğunlukla birbirine benzetilen iki şair. Yetkin Dikinciler’in muhteşem sesiyle yeniden hayat verdiği Nazım Hikmet şiirlerinin yer aldığı Mavi Gözlü Dev, Biket İlhan’ın yönetmenliğinde Nazım Hikmet’in hayatına odaklanıyor.
Davet
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!
Nazım Hikmet Ran
The Eternity and a Day (1998)
Theodoros Angelopoulos’un yönetmenliğini üstlendiği, 1998’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan The Eternity and a Day, ölmek üzere olan bir şairin son zamanlarını konu alır. Dionysios Solomos’un tamamlanmamış bir şiirine dize arayışına giren Alexandre, kelimelere yabancılığı üzerinden hayatı ve yaşamayı yeniden tanımlar.
Çig tanesinin titreyişi
Suya vuran son yıldız
Parlak bir güneşi müjdeledi
Bir tek bulut, en ufak bir sis perdesi
Yoktu uçsuz bucaksız gökyüzünde
Meltemin soluğu yüzümü okşuyordu hafifçe
Kalbimin yapraklarına fısıldar gibi.
‘Hayat narindir’
ve
‘Hayat narindir’
Satyricon (1969)
Freskvari görkemli bir anlatıyla Roma’nın çöküş dönemine bakarak aslında o günün Roması’na eleştirel bir tavırla yaklaşan Fellini, Satyricon adlı filminde kullandığı tiyatral dekor, oyunculuk ve ağır makyajlar eşliğinde dönemin şatafatlı yapısını esprili ve hatta muzip bir dille yeniden yorumlar. İlhan Mimaroğlu’nun Akdeniz adlı bestesinin de kullanıldığı filmde yine bütün görkemin ve bayağılığın mizansenin çatısını oluşturduğu bir ziyafet sahnesinde Orhan Veli Kanık’ın “İçinde” adlı şiirini Güngör Batum’un oldukça mekanik ve donuk kullandığı sesinden duyarız.
İçinde
Denizlerimiz var, güneş içinde;
Ağaçlarımız var, yaprak içinde;
Sabah akşam gider gider geliriz,
Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,
Yokluk içinde.
Orhan Veli Kanık
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →