· 7 dk okuma

Dünyanın En Prestijli Film Eleştirmenlerinden Roger Ebert’in Seçtiği En Kötü 6 Film!

Dünyanın En Prestijli Film Eleştirmenlerinden Roger Ebert’in Seçtiği En Kötü 6 Film!

Ünlü sinema eleştirmeni Roger Ebert, uzun yıllar sinema sektörüne kattıkları ile adını unutulmaz bir alana yazdırdı. Yaptığı eleştirileri akılcı bir konum üstüne inşa etmesi ile yaptığı eleştiriyle zıt düşünenleri bile kendisine karşı olumlu tavır takınmasını sağladı. Film tarihinin kült filmlerine yaptığı, şoka uğratan eleştiriler hakkında bakalım siz neler düşüneceksiniz. İşte dünyanın en prestijli film eleştirmenlerinden Roger Ebert’in seçtiği en kötü 6 film!

Filmlerin bedenler/zihinler üzerindeki etkisi öznel algı boyutunda olduğunu düşünenlerden biriyim. Düşünceme göre filmin bir kişiyi etki altına alması o kişinin tözüne dokunduğu kadardır ve o yöndedir. Hatta ve hatta insanın filmi izlediği ruh haline göre o filminden kendine kattıkları farklılık gösterecektir. Çünkü tözündeki herhangi bir değişim insanın algısıyla oynayacağı için bu dışarıdan gelen görsel etki insan tarafından farklı farklı değerlendirilir. Böylesine öznelliğin alanında olsak da eleştirme sektörünün varlığı inkar edilemez bir önem taşıyor, sinema sektöründe. Bu eleştiri dünyasında film eleştirisi yapmak ise bir kişinin tüm benliğini vermesi ile mümkün oluyor. Benliğin filme aktarılması ve bu aktarımdan gelen yansıma sinema eleştirmeni için büyük bir hazine kaynağı oluyor ve bu kaynak yazıya aktarıldığında eleştiri kendini sağlam bir yere konumlandırıyor.

Film eleştirisi sektörü ne kadar herkesin içine dahil olabileceği ve kendini yansıtabileceği bir alan olsa da eleştiri sektöründe ayakta kalmak için eleştirmenin sözlerinin temelli ve doğrusal olması gerekiyor. Bu doğrusallık ise eleştirmenin kendi benliğindeki sağlamlık ile besleniyor ve okuyucuya bir noktada dokunuyor. Film eleştirisi sektöründe ise büyük bir çoğunluk için en genel geçer düşünceleri aktaran kişi Pulitzer ödüllü Roger Ebert. Ebert’in uzun yıllar boyunca Chicago-Sun Times gazetesinde yazdığı eleştiri yazıları, her zaman okuyucu ile ortak paydada buluşulmasa da okuyucu tarafından hak verilen ve anlaşılan yazılar oldu.

Ebert yazılarında her zaman, filmi beğense de beğenmese de fikirlerini temellendirmesi ve duygusunu aktarması konusunda güvenilir olmuştu. Yazılarındaki tutarlılık ve fikirlerindeki kendine haslık eleştirmeni sektördeki adı en duyulan ve güvenilen isimler arasına getirdi. Fakat elbette her eleştirmenin kendi tözüne hitap eden filmler ve elbette hitap etmeyen filmler olmuştur ve olacaktır. Ebert’in de kendi tözünde bir anlam ifade etmeyen ve değerlendirme klasmanında dört yıldız üzerinden iki ve altında yıldız verdiği 6 filmi sıraladım. Bu sıralama da çok şaşıracağınız ve ‘çok iyi filmdir aslında’ diyeceğiniz film kesin vardır ama unutmayın sinema ne olursa olsun öznelliğin dünyasında yer alıyor. Gelin dünyanın en prestijli film eleştirmenlerinden Roger Ebert’in seçtiği en kötü 6 film listesine bakalım ve bu filmleri neden kötü olarak değerlendirdiğini görelim.

Roger Ebert’in Seçtiği En Kötü 6 Film!

 Fear and Loathing in Las Vegas (1998)

Fear-and-Loathing-in-Las-Vegas - FilmLoverss

Hunter S. Thompson’ın ünlü romanı Fear and Loathing in Las Vegas: A Savage Journey to the Heart of the American Dream’den uyarlanan ve yönetmenliğini Terry Gilliam’ın yaptığı birçok kişi için usta işi olan Fear and Loathing in Las Vegas filmi için Ebert’in yorumu bir şaka olmalı şeklinde olmuştu. Ebert’ten sadece bir yıldız alabilen film, eleştirmenin derecelendirdiği en kötü filmler arasında yer alıyor. Johnny Depp ve Benicio Del Toro’nun başrollerinde yer aldığı film ilk başta varış noktasının ön plana çıktığı fakat daha sonra yolculuğun anlam kazandığı bir yol filmi. Bu filmde 1960’lar ‘Amerika Rüyası’ mercek altına alınıyor. Bu halüsinasyon filmde yol arkadaşları olan Duke ve Gonzo’nun kullandıkları uyuşturucular etkisi ile ortaya çıkıyor ve karakterler yarasalar ile bir savaşa giriyor, belki de Don Kişot ve yel değirmenleri izini görebiliriz burada. Bu film Ebert için sonunda büyük bir kaosun olduğu fakat bu kaosun bir varış noktası olmadığı bir çalışma. Filmin bir çerçeve içinde olmaması ve bir yörüngesi, amacı olmaması prestijli film eleştirmeni için büyük bir başarısızlık örneği.

UHF (1989)

uhf - FilmLoverss

UHF 89 yılında yayınlandığında gişede bir başarı elde edemedi. Fakat ne zaman gişeden kalkıp videosu dağıtıma karıştı işte o zaman UHF kendi kitlesini buldu ve hayran olunan bir film sıfatını elde etti, tıpkı Shawshank Redemption veya orijinal Terminator gibi. Jay Levey’nin yönetmenliğini yaptığı film yerel bir kanalın hikayesine dayanıyor. Bu yerel kanal Channel 62, el değiştiriyor ve kanalın başına George Newman (‘Weird Al’ Yankovic) geliyor. Kanal Newman’ın amcasının zamanında reytingleri düşmeye başlamış ve artık para kaybetmeye başlamışken, George kanalı devralıyor. George dışarıdan ‘normal’ bir birey olarak hayatın içine karışmış varlığını sürdüren biri gibi gözükürken, içerisinde hayal dünyasının sınırları olmayan biri. Bu gündüz hayallerini kanalın başına geçince kanalın programlarına aktarıyor. ‘Wheels of Fish’ ve ‘Raul’s Wild Kingdom’ gibi programlarla absürt ve sürreal dünyanın kapılarını izleyicilere açıyor. Victoria Jackson, Kevin McCarthy, ve Michael Richards’ın da rol aldığı film Ebert’ten sadece bir yıldız alan filmler arasında. Film için eleştirmen ‘bir şeyler oluyor fakat bu olaylar bir yere varmıyor; aynı zamanda komedi unsuru taşıyan bir film değil’ diyor.

Taste of Cherry (1997)

taste-of-cherry - FilmLoverss

Abbas Kiarostami’nin yazıp yönettiği İran filmi Ta’m e Guilass intihar etmeyi planlayan orta yaşlı Mr. Badii’nin (Homayoun Ershadi) minimalist hikayesine odaklanıyor. İntihar etmeyi planlayan ve bu planı için yardıma ihtiyaç duyan Mr. Badii; intiharında yardım edebilecek, kendisi öldükten sonra onu gömecek bir yardımcı arıyor. Bu arayışın içsel bir yolculuk ile birleştiği filmde Badii önce Kürt bir asker ve daha sonra da Afgan bir ilahiyat öğrencisi ile konuşuyor. Fakat bu insanlar Badii’nin teklifini kabul etmiyorlar. En son Türk bir taksidermist ile yolu kesişen Badii, bu kişi ile anlaşıyor ve bu karakter Badii’nin isteğini kabul ediyor. Hikayesinde karşılaşmalar ve bu karşılaşmaların yaşamdaki dinamiğiyle beraber ölüm düşüncesini de harmanlayan film Cannes Film Festivali’nde Shohei Imamura‘nın Yılanbalığı filmi ile Altın Palmiye’yi paylaştı. Fakat eleştirmen Ebert filme sadece bir yıldız vermişti. Ebert filme dair yaptığı eleştiride ise filmi ‘insanı canından bezdirecek bir sıkıcılıkta olduğunu’ yazdı. Ebert yaptığı eleştiride Kiarostami’nin tarzının fazla monoton ve bu monotonluk içerisinde durağan olduğunu; ele aldığı hikayenin dolaysız, doğrudan dramatik bir şekilde yaklaşılması gereken (Kiarostami’nin yaptığının tam zıttı olarak) bir hikaye olduğunu söylemişti.

Blue Velvet (1986)

Blue - Velvet - FilmLoverss

David Lynch’in 1986 yılında hem yazıp hem de yönettiği gerilim filmi Blue Velvet Lynch’in küçük kasaba çalışmalarından biri. İlk bakıldığında sakin ve huzurlu gözüken, bu yerde kötü hiçbir şey olamaz dedirten küçük kasabanın o üst yüzeyini sıyırınca altından çıkan korkutucu hikayelerin filmi Blue Velvet, tıpkı Lynch’in kült dizisi Twin Peaks gibi. Blue Velvet’de Jeffrey Beaumont (Kyle MacLachlan) isimli genç bir gün evine dönerken kesilmiş bir kulak bulur. Bu gizemi dedektif John Williams (George Dickerson) ile konuşur. Bu sırada dedektifin kızı Sandy (Laura Dern) ile tanışan Jeffrey, Sandy’nin de yardımıyla bu gizemi çözmeye çabalar. İpuçları bu iki genci bir barda Blue Velvet şarkısını söyleyen Dorothy Vallens’a (Isabella Rossellini) ve onun gizemli hayatına sürükler. Dorothy’nin başı bir suç örgütünün lideri Frank (Dennis Hopper) ile derttedir ve aynı zamanda Dorothy cinsel arzuları ile Frank’in ve Jeffrey’nin arasında kalır. Şiddet ve tutkunun yanında gençliğin ve masumiyetin çatışmasının alanı Dorothy’nin arzusu olur. Ebert Blue Velvet filmine bir buçuk yıldız vererek eleştirisinde Lynch’in yetenekli ve tarz sahibi olduğunu söyleyerek filmdeki oyuncuların oyunculuklarını izlemenin bir ızdırap olduğunu yazmıştı.

The Devils (1971)

The - Devils - FilmLoverss

Başrollerinde Oliver Reed, Vanessa Redgrave, Christopher Logue gibi isimlerin yer aldığı Ken Russell’ın en iyi işlerinden biri olarak bakılan 1971 yılı yapımı The Devils 17. yüzyıl Fransa’sında geçiyor. Fransa’nın Loudun kentinde geçen hikaye Fransız devriminin esintilerini taşıyor. Devletin ve kilisenin bireylere indirgenmiş otorite kurumsallığında yaşanan çatışmaları çok cesur bir şekilde anlatan yönetmen aynı zamanda yaşamı ve ölümü de bu iki otoritenin bağlamında inceliyor. Şehrin surlarının içerisinde kol gezen veba hastalığının yanında yani ölümün tam baş ucunda yaşamın tutkusu patlak veriyor. Kilisenin rahibeleri cadı işi olarak adlandırılan bir yaşam enerjisi ile doluyorlar ve bu enerji bir arzu, cinsellik arzusu olarak kendini gösteriyor. Bu baş kaldırış bir cadı avına ve yine bir otorite savaşına dönüyor. Russell’ın 70li yıllarda sergilediği tarzını ve işlediği konuyu göz önünde bulundurursak çok cesur bir film olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu film için Ebert’in yapmış olduğu derecelendirme yok. Yani filme eleştirmen sıfır yıldız verdi, fazla ileri gidildiğini ve yönetmenin ana fikir olmaksızın sadece cesur bir film yaptığını yazdı Ebert ve filmi derecelendirmedi.

A Clockwork Orange (1971)

A - Clockwork - Orange - FilmLoverss

Stanley Kubrick’in 1971 yılında izleyici ile buluşan 1962 yılında yazar Anthony Burgess tarafından kaleme alınan destansı bir yapıt A Clockwork Orange. İster filmi için ister kitabı için fanı olun bir şey değişeceğini sanmıyorum, sonuçta siz de Alex’i (Malcolm McDowell) seviyorsunuz. Şiddete zaafı olan anti kahramanımız Alex’in gündelik yaşantısına odaklandığımız filmde, Alex’i arkadaşlarıyla daha doğrusu egemenliğinin altındaki çocuklarıyla görüyoruz. Bu grup, idlerini süper egolarının önüne çekmiş olan bir grup. Cinsellik ve şiddet modern şehir hayatında onları hayatta tutan tek şeyler. Fakat modern dünyanın getirdiği katılık ve toplumun en üst egemen olma arzusu Alex’in egemenliği ile çatışıyor ve Alex’i otoritenin boyunduruğuna sokmaya çabalıyor. Bu büyük egemenliğin yani toplumun elleri olan, hastane, karakol, okul, aile gibi olgular Alex’i hadım ediyor ve içerisindeki o ‘modern dünyaya uymayan’ tarafını kesip atıyor. Kubrick’in usta işlerinden ve sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak değerlendirilen bu filme Ebert’in derecesi sadece iki yıldız oluyor. Fakat yaptığı eleştiride aslında bir yıldız ile değerlendirilmesi gereken bir film olduğunu ima ediyor eleştirmen. Blade Runner filminde olduğu gibi yıllar sonra fikrini değiştireceğini ve film için daha yüksek bir derece vereceğini bekleyen kitleye Ebert’in cevabı ise bunun olmayacağına dair oluyor. Eleştirisinde ideolojik olarak tam bir darmadağınlık ortaya atan bir film olduğunu ve anti süper kahraman olan Alex’in göklere çıkarıldığını; Kubrick’in kendi fantazmını Orwell tarzında yansıtmaya çabalayıp ortaya anlamsız bir iş çıkardığını söylüyor Ebert.


Osman Karakülah

Osman Karakülah

290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →