· 36 dk okuma

Dünden Bugüne Sessiz Sinemanın Yolculuğu

Dünden Bugüne Sessiz Sinemanın Yolculuğu

Alfred Hitchcock’a genç sinemacılara ne gibi tavsiyelerde bulunacağı sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti: Sessiz film çeksinler. Çektikleri bir kısa filmi, filmden bir sahneyi, daha önceden çekilmiş bir filmin sahnesini sessiz bir şekilde çekmeye çalışsınlar. O zaman sesin anlatıma ne büyük kolaylıklar kattığını göreceklerdir, yahut yaratıcılıktan ne kadar çok şey kaybettirdiğini.

2016’ya girmemize bir aydan az bir süre kala sesli film sessiz film gibi bir ayrım yapacak, hatta bunları birbiriyle karşı karşıya getirecek değilim elbette. Ancak sinemanın her şeyden önce “görsel” bir sanat olduğunu, bu nedenle tiyatro veya opera gibi sanatlardan çok fotoğrafa hatta Kurosawa ve Tarkovski’nin de söyledikleri gibi resime yakın olduğunu söylemek de Amerika’yı yeniden keşfetmek olmaz. Sessiz sinema bir dönemdi – halen daha bir anlatı aracı olarak mevcut tabii – ve sinemanın ilk başyapıtları, ilk keşifleri bu dönemde verildi. Sinemanın doğum yılı olarak genelgeçer bir kabule sahip 1895’ten 1927’deki ilk senkronize diyaloglu uzun metraj film olan The Jazz Singer’a kadar bütün filmler diyalogsuz çekilmişti. Bundan sonra da uzun bir süre sessiz filmler çekildi. Bu süreçte çekilen filmlere sessiz diyoruz, ancak aslında “sesli” filmlerdi; yalnızca “konuşmuyorlardı.” Bu sebepten de zaten Hollywood’da sesli filmlere İngilizce’de konuşmak anlamına gelen talk kelimesinden mütevellit “talkie” denmişti. Peki, bu sesli ama konuşmayan filmlerde ne gibi sesler vardı? Öncelikle, müzik vardı. Genelde canlı olarak icra ediliyordu bu müzik, o yüzden gösterimden gösterime; gösterim yerinden gösterim yerine farklıydı müzikler. Bunun yanı sıra, konuşmuyordu ama bir şeyler söylüyordu. Filmlerde bazen diyalogların yerine geçen, bazen durumu açıklayan ara yazılar oluyordu. Hatta bunun olmaması devrimci bir adım sayılmıştı; talihsiz bir kazada erken denebilecek bir yaşta aramızdan ayrılan Alman yönetmen Murnau “Der Letzte Mann (Son Adam/Son Kahkaha)” filminde ara yazıları kaldırmıştı. Böylece, anlatmak istediğini yazılarla anlatmaya çalışan bir dilden daha çok tamamıyla görsel olan bir sinema dilinin üretimine katkı sunmuştu.

Sessiz sinema, birçok mucize ile doludur. Kurgunun keşfi, imkanların zorlanması, sinemanın tiyatrodan bambaşka bir yere doğru ilerlemesine olanak tanır. Mizansen devreye girer; kurgu, bir aldatmacaya, yeni bir gerçekliğin kurulmasına olanak tanır. Seyirci sözlerden ziyade birbirini takip eden görüntülerin oluşturduğu anlamlı bütünlerden bir mana çıkarmaya çalışır. Görüntülerle yazılan bir romandır sessiz sinema döneminde film.

Dört bölümden oluşmasını planladığımız bir yazı dizisi ile sessiz sinemayı; kahramanları, önemli anları, filmleri, akımları ve coğrafyaya göre gösterdikleri farkları ile kah kronolojik kah oradan oraya zıplayarak anlatmaya çalışacağım. İlk önce, muhtemelen çok daha aşina olduğumuz bir yerden ABD’den başlayalım.

Dünden Bugüne Sessiz Sinemanın Yolculuğu

Bölüm 1: Amerika Birleşik Devletleri

ABD’de Sessiz Sinema

sessiz-sinema-1-filmloverss

Eadweard Muybridge’in bir iddia için atın koşarken dört ayağının da yerden kesilip kesilmediğini görmek için yaptığı çekim 1878’deydi. Lumiere kardeşler trenin gara gelişini 1895’te kaydettiler; aynı yıl ilk kurgusal denebilecek filmleri L’Arroseur arrosé’yi de çektiler – ki bu sebeple 1895 sinemanın kabul edilen doğum yılıdır. Hemen ardından 1896’da bir başka kurgu film geldi. Hem de bir kadın yönetmenden: Alice Guy-Blaché “La fee aux choux” isimli filmi yönetti. Yani sinema başından beri kadınların dahil olduğu bir sanat olmuştu. Fakat, halen daha izlenen, bugünün anlayışı ile bir mizansene yakınlaştırabileceğimiz, sinemanın nimetlerinden faydalanan ilk gerçek kurgu film, sinemanın büyücüsü Georges Mélies’nin La Voyage dans la Lune (Aya Yolculuk) isimli 1902 tarihli filmidir diyebiliriz.

Bu filmin bugün özellikle üzerinde duracağımız Amerikan sinemasındaki karşılığı ise erken dönem Amerikan sinemasının belki de en önemli ismi olacak Edwin S. Porter’ın 1903 yılında çektiği The Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu) olacaktır. Kısa filmlerin çekildiği, bu filmlerin de nickelodeon denilen kutularda kişiye özel ya da ufak kafelerde, restoranlarda belli sayıda kişiye gösterildiği on yılı aşkın süreçte belli başlı oyuncular ve yönetmenler sivrilmeye başlamıştı. Hollywood’un Altın Çağı’nın büyük sekiz yapım şirketinin yedisi bu devirde kurulmuştu. Gloria Swanson, Charlie Chaplin, Lillian Gish, Buster Keaton, Clara Bow, Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve Harold Lloyd bu devirde öne çıkan isimler oldular. Britanyalı Charlie Chaplin’in canlandırdığı komik karakter The Tramp’in 1914’te ortaya çıkışı belki de sinema dünyasındaki ilk kült olaydı. Yine 1914’te Harold Lloyd’un, 1917’de Buster Keaton’ın, 1921’de Laurel ve Hardy ile Marx Kardeşlerin kariyerlerine başlamaları ile kısa sürede slapstick komedi denen fizikselliğe dayalı komedi tarzı sinemaya hakim olmaya başladı. Fakat, Amerikan sinemasına damgasını vuran olay, o güne kadar birçok kısa ve orta metraj filme imzasını atmış David Wark Griffith’in yönettiği The Birth of a Nation (Bir Ulusun Doğuşu) ile 1915 yılında gerçekleşti.

David Wark Griffith: Bir Sinemanın Doğuşu

sessiz-sinema-2-filmloverss

1875 doğumlu Griffith, 1905 yılında yayınlanmış T.F. Dixon, Jr. isimli bir yazarın The Clansman isimli eserini yayınlamak istiyordu. Eser oldukça ırkçı bir yaklaşıma sahipti ve ırkçı örgüt Ku Klux Klan’ı övüyordu. Fakat, film bu kadar sert olmasa da içten içe o mesajı içinde barındıran bir Amerikan İç Savaşı hikayesi anlatıyordu. Savaş öncesinden savaşın bittiği yıllara kadar biri Kuzeyli biri Güneyli iki Amerikan ailesinin yaşadıklarını aktaran film, ciddi bir gişe başarısı elde etmişti ve o zamana dek ABD’de çekilmiş en uzun film olma rekorunu kırmıştı. Ancak, ciddi bir eleştiriye maruz kalmıştı; Afrikalı-Amerikalı karakterlerin bazılarının yüzlerini siyaha boyamış beyaz oyuncularla canlandırılması gibi birçok sorunu barındırıyordu içinde film. 1912’de İtalya’da çekilmiş Quo Vadis’in ilk epik eser sayılmasına karşın, Amerika’da çekilen ilk epik olmasının yanı sıra film tekniklerinin bir dil yaratmada kullanılmasının örneklerini ilk kez Griffith’te görüyoruz. İçeriği o günlerde bile çağ dışı olmasına rağmen önemli bir film olarak güncelliğini koruyor The Birth of a Nation.

Griffith’in eleştirilerin üzerine yapabileceği iki şey vardı. Ya filmini sahiplenecek ve eleştirilerin haksız olduğunu çünkü böyle düşündüğünü ve bu yüzden böyle bir film çektiğini savunacak; yahut da çağları aşan bir üne sahip olmasını sağlayacak, ilk filminde yaptığı hatayı tazmin edecek bir anti-tez film ile eleştirilere cevap verecekti. Griffith ikincisini tercih etti.

İlk filmden kazandığı büyük paraya, kazandığı ün ve stüdyonun güvenini de ekleyerek çok büyük bütçeli Quo Vadis’ten de The Birth of Nation’dan da daha kapsamlı bir film çekme kararı almıştı. Böylece o zamanın en pahalı filmi olan, 210 dakikalık Intolerance (Hoşgörüsüzlük) filmini ortaya koydu Griffith. Intolerance 4 farklı çağda geçen dört farklı hikaye üzerinden hoşgörüsüzlüğü irdeliyordu. İlk hikaye hattı güncel bir suç öyküsünü anlatıyordu, ikinci hikayede İsa’nın ölümü, 1572’de geçen üçüncü hikayede Fransa’da Katoliklerin Kalvinist Protestanları öldürdüğü Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı, dördüncü ve son hikayede ise Babil İmparatorluğunun çöküşü aktarılıyordu.

Devasa setler, binlerce figüran, farklı hikayeleri aktarmak için farklı renk tonlarının kullanımı, filmin o dönemki bazı eleştirmenlerce Beethoven’ın 5. senfonisine yahut Michelangelo’nun eserlerine benzetilmesine yol açmıştı. Çünkü henüz sinemada bu filmin benzetilebileceği bir sanat eseri yoktu. Intolerance sinemada benzetilebilecek ilk sanat eseri olmuştu. Fakat, filmin sanatsal değeri, onu gişede kurtarmaya yetmedi – elbette bu da bir ilkti – ve film battı. Batarken peşinden Griffith’i de götürdüğünü söylememize gerek yok. Sonrasında birkaç başarılı filme imza atsa da Griffith, yeni yönetmenlerin de çıkışı ile ününü kaybetti. Son filmini 1931 yılında ölümünden 17 yıl önce yaptı. Ancak, ABD’de sinemayı sanat yapan yönetmen olarak anılmaya devam ediyor.

Şimdi gelin, Intolerance filminde figüran olduğuna dair çok yaygın bir şehir efsanesi olan bir oyuncu-yönetmen ile devam edelim.

Erich von Stroheim: Stüdyonun Hırsı

sessiz-sinema-3-filmloverss

Soylu olduğu bir yalan. Kim bilir belki Intolerance’ta figüran olduğu da. Ancak, bol bol figüranlık yaptığı, kısa rollerde oynadığı biliniyor. Soylu değil, fakat taklidini çok iyi yapıyor; özellikle de monokl gözlüklerini taktığında.

Erich von Stroheim’dan bahsediyorum – elbette soylulara özgü “von” takısını kendi takmış, asıl adı Erich Oswald Stroheim. Viyana doğumlu bir Avusturyalı olan Stroheim 1909 yılında yalnızca 24 yaşındayken Amerika’ya göç etti. Ellis Island’daki göçmen bürosuna geldiğinde, Avusturya soylularından von Stroheim olduğunu iddia etti. Filmlerde de devamlı canlandırdığı bu karakterlerle kendini özdeşleştiren Stroheim, bir soylu olmadığını asla kabul etmedi. Almancasının alt sınıf tınılarına sahip olduğu konusundaki eleştirilere de, Amerika’da dilini unuttuğu cevabını veriyordu!

Erich von Stroheim çoğu insanın hatta bir kısım sinefilin de oyuncu olarak tanıdığı ve sevdiği bir kimse. Özellikle, Billy Wilder’ın 1950 yapımı filmi Sunset Boulevard ile Jean Renoir’nın başyapıtı La Grande Illusion (Büyük Yanılgı) filmlerindeki unutulmaz rolleriyle sinema tarihine adını yazdırmıştı. Fakat, Stroheim’ı büyük bir yönetmen olarak saymamız için çok büyük, göz ardı edilemez ama uzun bir süre unutulmuş, bulunduğunda ise büyük bir heyecan ile karşılanmış bir film var.

Stroheim, 20’li yıllarda (yahut Amerika’da dendiği gibi Roaring Twenties) oyunculuğun yanı sıra film yönetmeye de başlar. Gişe başarısı elde eden birkaç komediden sonra McTeague isimli pek de günümüzde önemli sayılmayan bir romanı uyarlamaya karar verir. Bu romandan ortaya çıkan filmin ismi ise Greed (Hırs) olacaktır. 1924 yılında çektiği, toplam orijinal süresi 462 dakika olan, bütçesi Intolerance’ın bir buçuk katına yakın tutan bir film olur Greed. Film, en yakın arkadaşının sevgilisi ile evlenen McTeague’in, karısının piyangodan büyük ikramiye kazanması ile başlayan olaylar silsilesini anlatıyor. Farklı şekillerde hırslarına yenilen üç insanın romanstan aşk üçgenine, hayallerden trajediye savruluşlarını mükemmel bir biçimde anlatan filmin orijinal versiyonunu yalnızca 12 kişi izlemişti. Greed MGM’in görevlendirdiği, adına bir de onur ödülü verilen Irving Thalberg tarafından vahşi bir şekilde kesilerek, Stroheim’ın itirazlarına rağmen iki buçuk saate indirilmişti. Işık yetersizliğine rağmen net alan derinliği, Sovyet montaj teorisine yakın bir kurgu ve birçok inovatif kamera açısı kullanan film, Death Valley’de zorlu koşullar altında çekilen bir de final sahnesine sahipti. Ancak filmin orijinal versiyonuna asla erişilemedi. 239 dakikalık mevcut versiyonu 1999 yılında oluşturuldu ve sinemaseverlere sunuldu. Erich von Stroheim bu versiyonu ile de mutlu olmazdı belki ama en azından filmin o ruha en yakın hale getirildiğini bilse, içi rahat ederdi.

Bunca dramadan sonra komedinin Amerika’daki iki kralından Amerikalı olan ile devam edelim.

Buster Keaton: Sinemanın Küçük Sherlock’u

sessiz-sinema-4-filmloverss

Deadpan (ifadesiz) komedi 90’larda stand-up camiası yoluyla hayatımıza girmeden çok evvel, “büyük taş surat” lakabı ile de anılan Buster Keaton onu icra ediyordu. Orson Welles’in “yapılmış en iyi komedi, yapılmış en iyi İç Savaş filmi, hatta belki de yapılmış en iyi film” dediği The General (General) ile çokça tanınan Buster Keaton, vodvilci bir aileden geliyordu. Aile mesleğini gençliğinde de sürdürmüştü. O zamanlar New York’ta olan sinema dünyasına 1917’de dahil oldu. Vodvil geleneğini beyazperdeye taşıyan, minimum mimik gerektiren deadpan komedi ile fizikselliğe dayalı slapstick komediyi birleştiren bir anlayışa sahip, çok özgün işler ortaya koydu.

Buster Keaton’ın ses getiren ilk eseri, 1924 yılında yönetip başrolünde oynadığı Sherlock Jr.’dır. Naif ve samimi bir şekilde ezilenin yanında olan film, bir sinema makinistini ve perdede gördüğü hayata olan hayranlığını aktardığı için de bir noktada sinema üzerine çekilmiş ilk filmlerden de biridir.

Buster Keaton’ı tüm dünyaya duyuran, unutulmaz yönetmenler arasına sokan ve komedinin en büyük eserlerinden biri sayılan filmi ise The General’dır. 1927 yılında çekilen The General’de Buster Keaton başarılı bir makinisti canlandırıyor (bu sefer tren!). İşinde iyi olduğu için İç Savaş çıktığında orduya alınmayan genç adam iki aşkından biri olan nişanlısı -diğer aşkı tabi ki trenlerdir- ve ailesi tarafından hor görülür. Ancak, kendini savaştaki önemli bir manevrada, bir tren kovalamacasında bulacak lokomotifi The General ile birlikte savaşın kaderini değiştirecek bir anın “generali” olacaktır.

Buster Keaton, kendine özgü komedi tarzı ile hem komediye hem de sinemaya damgasını vurmuş bir aktör, bir yönetmen, bir komedyen, bir sanatçıdır.

Şimdi, komedinin kralına geçmeden önce kısa bir ara verelim ve ABD’deki Avrupalı bir misafiri konuk edelim.

Sunrise: Sinemanın Gündoğumu

sessiz-sinema-5-filmloverss

Friedrich Wilhelm Murnau dendiğinde hep içim titrer. Bunun muhtemelen iki sebebi var; birincisi, Nosferatu’nun yönetmeni olması -bu beni korkudan titretiyor; ikincisi ise genç bir yaşta trafik kazası sonucu ölmesi -bu da üzüntüden titretiyor. Sinema tarihinin görüp görebileceği en yetenekli, en vizyoner yönetmenler arasında zirvedeki isimlerden olması su götürmez olan Murnau, sessiz sinemada anavatanı Almanya’da harikalar yarattıktan sonra ABD’ye gelmişti. Serinin devamında Almanya’dan bahsederken ondan bolca bahsedeceğim için ayrıntıya girmek istemiyorum; fakat, Sight and Sound’un 2002 ve 2012 listelerinde ilk onda olan bu filmi ABD’de çektiğini düşünürsek değinmeden geçmenin haksızlık olacağına inanıyorum.

Tam adı Sunrise: A Song of Two Humans, yani Gündoğumu: İki İnsanın Şarkısı olan bu 1927 yapımı sessiz sinema başyapıtı, Alman dışavurumculuğunun etkilerinin ABD’de uygulandığı ilk film denebilir. Sokakların yeniden üretildiği, birçok sahnenin kaydırmalı çekimle kayda alındığı, peri masalı bir dünya yaratmak için abartılmış bir sanat yönetiminin kullanıldığı bu film, ilk femme fatale filmlerinden biridir de. Kendince bir aile yaşamı olan ve çiftçilik ile uğraşan bir adam, şehirli bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve karısını öldürmesi için ikna edilir. Çiftçi aklında cinayet fikri ve sevdiği iki kadınla, etik bir tercih ile baş başa kalacaktır.

Alman Dışavurumculuğundan ve Murnau’dan daha ayrıntılı bir şekilde bir sonraki yazımızda bahsedeceğiz diyerek, bu yazımızın son bölümü olan komedinin kralı, sevimli serseri Şarlo’ya geçelim.

Charlie Chaplin: Modern Zamanlarda Sinema

sessiz-sinema-6-filmloverss

Fransızcadan çevrildiği için bizde de “Şarlo” diye anılan Charlie Chaplin veya yarattığı karakter The Tramp, sinema ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, en yaşlısından en gencine herkesin tanıdığı bir figür olsa gerek. Hitler ile aynı bıyığı paylaşsa bile (Hitler bıyığını Charlie Chaplin’den özenerek o şekilde kesmiştir) izlemekten asla bıkmayacağımız bir üretici/yaratıcı/sanatçı/komedyendir Chaplin. 1914’te başladığı sinema hayatında 20’li yıllara kadar yaptığı kısa filmler olsun, 20’ler ile 40’lar arasındaki altın çağında ortaya koyduğu ve sinema tarihinin artık mihenk taşları arasında anılan uzun metraj filmleri olsun, yahut pek az kişinin bildiği ya da önemsediği, sürgün yıllarında yaptığı “ciddi” filmleri olsun, her biri ile sinema sanatına çok önemli şeyler katmıştır.

Kısa filmlerini bir kenara bırakırsak, 1921’deki The Kid (Yumurcak) ile yönetmenlik kariyerinin ilk önemli eserini ortaya koyar. 1925 yılında, en çok hatırlanmak istediği filmi olduğunu söylediği The Gold Rush (Altına Hücum) altın arayış döneminde yaşanan sıkıntıları, insanların açgözlülüğünü ve aşkı kendi komedi anlayışı içerisinde eritmeyi başaracaktır. 1931 yılında halen daha gelmiş geçmiş en güzel romantik komedilerden biri olan City Lights (Şehir Işıkları) isimli filmi çeker. Kör bir çiçekçi kadına aşık olan Tramp, alkolik bir milyoner ile de inişli çıkışlı bir dostluk yaşar bu filmde. Neredeyse birebir uyarlaması diyebileceğimiz, En Büyük Şaban isimli Kemal Sunal filmindeki gibi. Ardından, sessiz sinemanın Amerika’daki zirve noktası gelir. Tam anlamıyla sessiz bir film sayılmasa da, tek bir sahnede geçen anlamsız kelimelerden oluşan bir cümle dışında sessiz bir filmdir. Chaplin’in Modern Times (Asri Zamanlar) filmi; gelişen teknolojinin, iş bölümünün, makineleşmenin, Fordizmin hatta Taylorizmin hiç de boş olmayan bir eleştirisidir. Teknolojinin modern topluma ve günümüz dünyasına getirdiklerinin yanı sıra götürdüklerinin de olduğunu söylemek için güldürür insanları Chaplin. Ciddi bir politik metin gibidir Chaplin’in filmi. Ancak politik metinlerin sıkıcı olmak zorunda olmadığını da gösteren bir manifesto özelliği de taşır. Chaplin, sinemadır artık.

Bölüm 2: Almanya ve Fransa

Sessiz dönemde Amerikan Sineması’nın çeşitlenişini, farklı yollara sapışını ve gelişmesini incelediğimiz ilk bölümün ardından, Sessiz Sinema yazı dizimize Almanya ve Fransa’daki durum ile devam ediyoruz.

3D’den sanal gerçekliğe kadar tüm bu teknolojik anlatı tekniklerinin öncüsü olan ABD, aslında bu öncü sıfatına her zaman sahip değildi. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Amerika Birleşik Devletleri, dünya ile ilk tanışmasını bu savaş sırasında yaşamıştı; sinema kültürü de aynı şekilde, savaş öncesi ve hemen sonrasında aldığı göçler ile etkileşimli bir şekilde gelişiyordu. Her şeyi bir yana bıraksak bile, Charlie Chaplin bir Amerikalı değildi, örneğin.

Savaşın galipleri arasında olsa da harap olmuş bir durumdaki Fransa ile savaşın birinci elden mağlubu Almanya’da durum ABD kadar iç açıcı değildi. Versay Anlaşması ile ekonomik olarak sırtına ciddi bir yük alan, diğer Avrupalı devletlere karşı düşmanlık ile anti-Semitizm’in kol kola ilerlediği Almanya’da sinema bambaşka şekillerde ilerlerken; yaralarını sarmakla meşgul, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı sanat hareketlerinden devraldığı mirası sinemaya aktarmaya çalışan Fransa’da farklı bir yöne savruluyordu.

Kendine özgü dinamiklerin ve politik atmosferin ciddi oranda sanat üzerinde etkisinin görüldüğü yıllardı bu savaş sonrası dönem. Savaş sonrasında “Roaring Twenties” olarak adlandırılan hızlı büyümenin görüldüğü ancak bulutların dağılmadığı bir sıkıntının ortaya çıktığı; hayatın gece hayatı, dans, sanat, müzik, tiyatro ve sinemaya olan ilgiyle yoğrulduğu; tüm sanatın bir dinamizm kazanarak orijinal akımlar ürettiği bir dönemdi bu. Fransa’da bu döneme “années folles” yani çılgın yıllar da denmekteydi. Kadının modern yaşamda yerini alması, flapper kültürünün yükselmesi, cazın kabul edilen bir müzik olması, kulüp kültürünün ve hareketli dansların yükselişi, mimaride hem Art Deco’nun hem de Bauhaus’un ortaya çıkışı, Almanya’da kurulan ve Nazi iktidarına kadar sürecek olan Weimar Cumhuriyeti’nin refah içindeki altın yılları, hep bu döneme denk gelmişti. Fakat, her daim bir sorunun olduğu hissediliyordu. Ekonomi kontrolsüz büyüyor, sanat her daim bir kriz (politik ya da iktisadi) tehdidini ensesinde hissediyordu. Nitekim, 1919’da başlayan bu hızlı, dinamik dönem 1929’daki Büyük Ekonomik Kriz ile sona erecek, 1933’te Naziler iktidara gelecek ve 1939’da tüm dünyayı sarsacak ikinci büyük savaş başlayacaktı. Gelin tüm bu dönem boyunca yani iki savaş arasında Almanya’da sessiz sinemaya damgasını vurmuş Alman Dışavurumculuğunu inceleyerek başlayalım.

Alman Dışavurumculuğu: Bir Krizin Tezahürü

warning-shadows-filmloverss

Weimar Cumhuriyeti’nin gelecek vaat ettiği günlerde, iki savaş arasının o sıkıntılı döneminde en verimli çağını yaşayan Alman Dışavurumculuğu aslında köklerini dünya savaşının öncesine kadar götürebileceğimiz bir akım. Resimden heykele, edebiyattan sinemaya, mimariden müziğe ve dansa kadar birçok farklı sanat dalında izlerini bulabileceğimiz dışavurumculuk öznel bir bakış açısı ile dünyayı sunan, gerçekliği bu bakış açısına göre bozan, modifiye eden ve değiştiren bir yaklaşım sunar. Fiziksel gerçekliği ortaya koymaktan ziyade sunduğu şey, duygusal deneyimin anlamını açığa vurmaktır. Bu sebeple kabaca endişe, sıkıntı olarak çevirebileceğimiz Angst kelimesi ile iç içedir. Çünkü, iki savaş arasında, izole Weimar Cumhuriyeti vatandaşının içinde bulunduğu durum da budur.

Sinemada da Alman Dışavurumculuğu, plastik sanatlarla yakın temastadır ama asıl kol kola gittiği alan mimaridir. Hatta, Alman Dışavurumculuğunun sinema ve mimarinin en çok yakınlaştığı alan olduğunun söylersek abartmış olmayız. Filmlerde mimarinin kullanımı, setlerin inşa ediliş şekli oldukça kendine özgü ve bozulmuş, çarpıtılmış şekildedir. Öznel bakış ile sıkıntı, cisimleşerek film setlerini dönüştürür. Mekanlar dar, basık, köşeli, sivri, bozulmuş şekillerde belirir; makyajlar abartılı hale gelir, siyah-beyaz kontrastına oynanır. Gerçek dışı, özellikle çizilmiş mekanlar, koyu renkler, gerçekten dev tuallere çizilen arka planlar, dışavurumcu resimleri anlatan tablolar… Hepsi, Alman Dışavurumculuğunun sinemadaki yansımalarında mevcuttur. Dışavurumculuğun bir şehir tahayyülü vardır. Keskin açılar, dik yükseklikler, kalabalık mekanlar ile stresli, huzursuz, sıkıntılı bir şehirdir bu.

Ünlü kültür teorisyeni Siegfried Kracauer, ikinci savaşın ardından dışavurumculuğun Nazi rejiminin nasıl habercisi olduğunu anlatan bir kitap yazmıştır. Fakat, tüm bunlar bir yana akım, savaş sonrası ABD’ye göç ile film-noir’ın ortaya çıkışına önayak olmuş, sinema tarihinde kısa süresine nazaran önemli bir yer edinmiştir. Buna ek olarak Robert Wiene, Fritz Lang, Carl Mayer, F. W. Murnau, Paul Wegener gibi birçok önemli sinemacıyı da camiaya kazandırmıştır.

Savaş sonrası sinema üzerindeki Müttefik yasakları kalkınca, Almanlar toplumsal eleştiri ile sanatsal yaratımı birleştiren bir film üretme derdine düşmüşlerdi. Bu film, hem akımı belirleyen hem de Alman sinemasını dünyaya tanıtan film olacak Das Cabinet des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Muayenehanesi) idi.

Das Cabinet des Dr. Caligari: Ters Köşeye Merhaba

das-cabinet-des-dr-caligari-filmloverss

Dr. Caligari’nin Muayenehanesi türün en karakteristik örneği olarak bilinir ve sinema tarihinin ilk dönem başyapıtlarından biridir. Sinemada bilinen ilk ters köşelerden biri – belki de birincisi – bu filmdedir. Makyajından, kostüm tasarımına, set dizaynından türde oldukça önemli olan ve Amerikan film-noir’ına da miras kalacak gölge – dolayısıyla ışık – kullanımına kadar her şeyiyle Alman Dışavurumculuğunun en önemli filmlerinden biridir.

Filmde, şarlatan bir doktor olan Caligari hipnoz ile kontrol ettiğini öne sürdüğü bir uyurgezer ile kasabaya gelir. Uyurgezer uykusunda geleceğe dair sorulan sorulara cevap verebilme yetisine sahiptir. Uyurgezer Cesare aslında Dr. Caligari’nin kontrolü altında bir köledir ve bu ilişki bütün şehre dehşeti taşımaktan ve başkarakterleri deliliğe sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

Flashback kullanımı, ters köşe gibi yenilikçi anlatım tekniklerini içinde barındıran, muhteşem rüya sahnelerine sahip film, “rüya” sahnelerindeki abartılı oyunculuk ile ana hikayedeki tutarlı anlatımı ile tam bir başyapıt. Yönetmen Robert Wiene bu en başarılı filmi ile sinema tarihine adını yazdırmış ve bir akım ile özdeşleşmiş desek yeridir.

Die Büchse der Pandora: Açtırma Kutuyu

die-büchse-der-pandora-filmloverss

Kammerspielfilm’den sonra Dışavurumculuk akımında da önemli filmleri olan G. W. Pabst’ın tartışmasız en iyi filmi olan Die Büchse der Pandora (Pandora’nın Kutusu) aslında tam olarak Weimar dönemi ilişkileri, ortamları ve gece hayatına dair ipuçları taşıyan, hem akımı hem de dönemi en iyi anlatan filmlerden biri. Film bu başarısını Pabst’ın yanı sıra, dönemin modern kadın anlayışını (flapper) en iyi şekilde yansıtan Amerikalı oyuncu Louise Brooks’a da borçlu.

Pandora’nın Kutusu, sinemadaki ilk femme fatale karakterlerden biri olan Lulu’nun hikayesini anlatıyor. İnsanları baştan çıkarmakta hiç zorlanmayan bir karakter olan Lulu, davranışlarının ahlaksızca olduğu gerekçesi ile birçok sorun ile karşılaşıyor. Weimar döneminin ve caz çağının muazzam bir portresini sunan film, aslında “özgür” kadınlara yerin olmadığı, özgür olmaya çalışanları da trajediden başka bir şeyin beklemediğini anlatan eleştirel bir yana da sahip.

Kammerspielfilm: Aşağı Bakan Kamera

kammerspielfilm-filmloverss

Weimar Cumhuriyeti’nde karşımıza yalnızca dışavurumculuk akımı çıkmaz. Pek az film yapılmış olsa da hepsi klasik mertebesine erişmiş Kammerspielfilm akımı da oldukça önemli bir yer kaplar. Alt, alt-orta sınıf üyelerinin hayatlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koyma görevini bellemiş bu akım 1920’lerin ilk yarısında oldukça etkindi. Akımın adı ünlü tiyatro yönetmeni Max Reinhardt’ın 1906’da açtığı bir tiyatro olan Kammerspiele’den gelmektedir. Kammerspielefilm örnekleri dışavurumculuğun aksine karakterin psikolojisine derinlemesine inen, set tasarımını pek önemsemeyen filmlerdir. Bu filmlerde pek ara yazı bulunmaz – hatta Der Letze Mann’da hiç bulunmaz. Seyirciyi karakter ile özdeşleştirmek adına hiçbir yabancılaştırıcı öge kullanılmamaya çalışılmıştır. Bu akıma dahil edilebilecek filmler yapmış yönetmenlerin arasında Friedrich Wilhelm Murnau, Carl Mayer ve Georg Wilhelm Pabst gibi dönemin büyük isimleri bulunuyordu.

Der Letze Mann: Son Gülen İyi Güler

der-letze-mann-filmloverss

Dizimizin ilk yazısında da kendinden bahsettiğimiz büyük Alman yönetmen Murnau, türün en çok bilinen, belki de en iyi filmi olan Der Letze Mann (Son Kahkaha) ile yalnızca türe değil, Alman sessiz sinemasına çok değerli bir eser katmıştır. Dönemin en ünlü oyuncularından Emil Jannings’in muazzam oyunculuğu ile Alman dışavurumculuğunun en önemli isimlerinden Carl Mayer’in senaryosu ile ortaya çıkan film gerçekten de bir başyapıttır. Diyaloglu hiçbir ara yazıya sahip olmayan film, 1924’te savaş sonrasının sıkıntılı ortamında kamerasını alt sınıflara çevirir.

Jannings’in oynadığı başkarakter yaşlandığı için kapı görevliliğinden çamaşır odası görevliliğine getirilir. Hayatı talihsizlikler ve sıkıntılar içerisinde sürecektir. Film bir parça umut ile biter, ancak filmdeki tek ara yazı burada girer ve aslında bu finalin pek de mümkün olamayacağını bize hatırlatır. Bu yenilikçi, hatta pek az kullanılan devrimci müdahaleci anı barındıran bu film ile birlikte, Murnau’nun Hollywood yolunun açıldığı söylenir. Böylece geçen yazıda bahsettiğimiz başyapıtı Sunrise’ı çekebilecektir.

Friedrich Wilhelm Murnau: Yetenekli – ama Talihsiz – Bay Murnau

murnau-filmloverss

Çocukluğunda tiyatrodan oldukça etkilenen Murnau, ünlü yönetmen Max Reinhardt ile de çok yakın arkadaş olur. Bir yandan da Alman Dışavurumculuğunun resimdeki en önemli temsilcileri olan Der Blaue Reiter dergisi ve çevresindeki sanatçılar ile yakınlaşır. Estetik anlayışı da buna göre şekillenen Murnau, Caligari’nin uyurgezeri rolündeki (ayrıca Casablanca’da da Alman subayını oynayan fakat sıkı bir anti-Nazi olan) Conrad Veidt ile bir film şirketi kurarak çalışmaya başlar. İlk filmi olmasa da onu kitlelere tanıtan ilk film Dracula uyarlaması Nosferatu’dur. İsim haklarını alamadıkları için her türlü kişi ve kavram adını değiştirerek uyarladığı bu film Murnau’ya ciddi bir şöhret sağlar. Hemen ardından gelen başarılı filmler Son Kahkaha, Tartuffe ve Faust Murnau’ya Hollywood biletini kazandırır. Murnau, orada başyapıtı Sunrise’ı çekecektir. Sonrasında halen daha aranan ve Murnau’nun en iyi filmlerinden olduğu söylenen 4 Şeytan ve vizyonunun ne kadar geniş olduğunu, farklı konuları ve türleri kavramaktaki becerisini ortaya koyan, büyük belgeselci Flaherty ile beraber yazdığı Tabu gelecektir. Fakat, Murnau, Hollywood kariyerinin zirvesindeyken, daha son filmi Tabu vizyona girmeden bir hafta önce geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu hayata veda edecek, sinemayı bir vizyonerden mahkum bırakacaktır.

Nosferatu: Vampir Beyazperdede!

nosferatu-filmloverss

Beyazperdedeki ilk Dracula uyarlaması olan Nosferatu (1922) için F.W. Murnau’nun Almanya başyapıtıdır denebilir. Gölge ışık oyunlarından, köşeli, katı kostüm ve mekan tasarımına kadar her şeyiyle bir Alman Dışavurumculuğu filmidir Nosferatu. Dracula’daki Jonathan Harker’ın yerini alan Thomas Hutter karakteri huzurlu ve gerçekçi bir evde yaşarken, Kont Dracula’nın yerini alan Kont Orlok’un kalesi, kostümleri ve tabii ki kendisi sinema tarihinin en rahatsız edici tasarımlarına sahiptir diyebiliriz.

Filmde Orlok rolünü oynayan Max Schreck öylesine ikna edici bir şekilde rolünü oynamıştır ki yıllar boyunca o kişinin gerçekten bir vampir olduğu söylencesi dolaşagelmiştir. Bram Stoker’ın akrabaları tarafından dava edilen filmin kopyalarının yok edilmesine karar verilmiş; fakat ayakta kalan tek bir kopya ile biz sinefil fanilerin hizmetine sunulmuştur.

Fritz Lang: Goebbels’ten Kaçan Adam

fritz-lang-filmloverss

Fritz Lang’ın sinemaya başlaması Weimar Cumhuriyeti ile eş zamanlıydı. Kariyerinin ilk başında dışavurumculuğun en iyi korku filmlerinden biri olan Der Müde Tod (Kader – 1921) ile sinemaya zirveden giriş yapan Lang, eşi olacak Thea von Harbou ile birlikte çalışmaya başlar. Dr. Mabuse serisinin ilk filmi olan Dr. Mabuse, der Spieler (Dr. Mabuse, Kumarbaz – 1922) isimli filmi, Almanların ünlü Nibelungen destanı uyarlaması olan 5 saati aşkın epik Die Nibelungen’i (1924) ve Lang’ın sessiz sinema opus magnumu Metropolis’i hep von Harbou ile birlikte yazar. 1931’de M isimli başyapıttan iki sene sonra von Harbou’dan ayrılana kadar Lang’ın en önemli ortağı eşidir. 1932’de Lang, Das Testament der Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’nin Vasiyeti) isimli filmi çekmeye başlar. 1933 Ocak ayında Hitler iktidara gelir ve yeni yönetim halkı kışkırttığı için filmi yasaklar. von Harbou ile boşandıktan sonra iki eski eş farklı yollara gider. Lang, Nazilerden hoşlanmazken, von Harbou 1940’ta NSDAP üyesi olacaktır. Lang’ın anlattığına göre M filmini izleyen Goebbels, Lang’ı çağırtır. Mabuse’nin yasaklanmasına rağmen Lang’ın anlatım gücünün farkında olduğunu ve beraber çalışabileceklerini söyleyen bir teklif iletir Goebbels. Lang’ın söylediğine göre toplantı akşama doğru biter, bankalar kapanmıştır; fakat Lang, parasını çekememeyi bile göze alarak teklifi düşüneceğini söyledikten sonraki akşam Paris’e kaçar. Sonrasında ABD’ye göç eden Lang, orada da kara film türüne önemli katkılar sunacak, savaş sonrası Hindistan’da filmler çekecektir. Hatırımızda son kalışı ise Godard’ın muazzam filmi Le Mepris’de oynadığı yönetmen rolü iledir.

Metropolis: Kulenin Tepesinde ve Dibinde

metropolis-filmloverss

Metropolis hem Alman Dışavurumculuğunun hem de erken dönem bilimkurgunun en önemli eserlerinden biridir. İnsanlığın geleceğine dair muazzam bir toplum eleştirisi barındıran Metropolis halen daha sinemadaki en iyi distopya tasavvurlarından biridir de. Fritz Lang’ın baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri ve yaratıcı karakterleri ile ortaya koyduğu iş inanılması güç bir titizliğin eseridir. Tüm bunların altında da film, zalim ile mazlumun sonsuz mücadelesini anlatıyor.

Film, kentin yöneticisinin oğlu Freder ile şehirdeki sosyoekonomik katmanlaştırmanın üstesinden gelmek için mücadele eden işçi Maria’nın hikayesini anlatıyor. Sosyal hiyerarşiyi yansıtacak şekilde tasarlanmış olan şehirde, altlarda işçiler yaşarken üst katlarda üst sınıflar yaşıyor. Buna isyan eden Maria’ya katılan vicdanlı üst sınıf mensubu Freder’in çıkardığı karışıklığı bastırmak için deli-dahi bilim insanı Rotwang Maria’nın birebir kopyası olan bir robot yaparak işçilerin arasına gönderir. Ancak, iki ucu birleştirecek, yani beyin ve kolları, bir kalp bulunduğu sürece her sorun çözülebilecektir.

Hem sağ hem de sol kanattan eleştiriler alan, teknik olarak nefes kesici hatta devrimci olan bu muazzam film, dünya sinema tarihinin eşsiz parçaları arasında yer alıyor. Toplumsal bir eleştiri sunması, güzel bir distopya kurgusuna sahip olması gibi artılarına rağmen, naif olarak değerlendirilen sonu halen tartışma konusu.

Fransa’da Sessiz Sinema

Aslında sinemanın Fransa’da başladığını söylemek abartı olmaz. Lumiere kardeşlerin meşhur cihazı Cinematographe ile özdeşleşen bir sürü kelime var şu an sinemada. 1895 yılında bir trenin La Ciotat istasyonuna varışını çeken Lumiere kardeşlerin sinemayı başlattığını kabul ediyoruz bir kere. Fakat, gerçek anlamıyla da, neredeyse bugünkü anlamıyla da sinemanın Fransa’da başladığını söyleyebilir, en azından güçlü bir şekilde iddia edebiliriz. Çünkü, Georges Melies bir Fransız.

Georges Méliès: Sinemanın Büyücüsü

fransiz-bir-illüzyonist-georges-méliès-filmloverss

Hem bir illüzyonist hem de bir sinemacı var karşımızda. Yaptığı numaralar ile seyircileri şaşırtan, sinemayı bir tiyatro perdesinden belki mizansen olarak değil ama teknik imkanları ile ayırmayı başaran ilk isim Georges Méliès. 1896’da çektiği Le manoir du diable (Şeytanın Şatosu) ilk korku filmi kabul ediliyor ve üç buçuk dakikalık süresi ile dönemin teknik şartlarını zorluyordu. Sonrasında vatandaşı ve en az kendi kadar “büyücü” olan Jules Verne’den uyarladığı iki muhteşem film geldi. İlki 1902’de çekilen Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat), ikincisi ise 1904’te çekilen Voyage a travers l’impossible (İmkansız Yolculuk) idi. İlk film 15 dakika sürerken ikinci film 20 dakika sürüyor ve hiçbir ara yazı barındırmıyordu.

Le Voyage dans la Lune: Sinemanın Prestiji

aya-seyahat-melies-filmloverss

İlk bilimkurgu filmi olan Aya Seyahat, Jules Verne’in aynı isimli romanından uyarlamaydı. Bir topun içine koyulan kapsül ile ayın gözüne atılan bilim insanları, ayda Selenitelerle karşılaşıyorlar ama bekledikleri kadar misafirperverce karşılanmıyorlardı. Uzaylılara, uzay yolculuğu teknolojisine, ay dede figürüne birçok açımlama getiren, yeni fikirleri sinema alanında tartışmaya sokan bir film olarak oldukça önemi vardı. Karakterlerin kaybolması, bazı kurgu numaraları ile çözülme efektinin kullanılması gibi yenilikçi hamleleri de barındıran film halen daha üzerine en çok müzik yapılan ve en çok izlenen sessiz sinema eserlerinden biri.

Fransız Empresyonizmi: Renoir’dan Renoir’ya

19. yüzyılda bir grup ressam resimlerini açık havada, güneş ışığının altında yapmaya karar verince, Akademi onları küçümsemişti. Ancak onlar, dünya resim tarihini değiştirecek bir akım yarattılar: empresyonizm. Akımın öncüleri arasında, Claude Monet, Eduard Manet, Edgar Degas ve Pierre-Auguste Renoir gibi bugün önemli saydığımız ressamlar bulunuyordu. Renoir’nın da öncüsü olduğu bu akımın sinemadaki yansımasında ise Abel Gance ve Jean Epstein gibi önemli isimlerin yanı sıra oğul Renoir, yani sinemanın en önemli filmlerine imza atmış yönetmenlerden biri olan Jean Renoir yer alacaktı.

Belirli bir özgüllük arayışında olan, sırasıyla kamera, kurgu ve farklı stiller ile sinemanın araçlarının hikaye anlatımında ne gibi şekillerde kullanılabileceğini deneyimleyen bir akım olarak empresyonizm, farklı estetik kaygılara sahip olsa da aynı çıkış noktasına sahip bir grup sinemacı tarafından temsil ediliyordu. Keşfin birincil önem taşıdığı bu akımda temsiliyet ve anlamlandırma kaygıları ön plandaydı. Bu sebepten dolayı bazı eleştirmenler ve sinema tarihçileri tarafından anlatısal avangart olarak da adlandırılıyor.

Abel Gance: Sinemanın Napolyon’u

abel-gance-filmloverss

1919’da Emile Zola’nın ünlü mektubu ile aynı adı taşıyan J’accuse (Suçluyorum) isimli savaş karşıtı film ile sinemanın ilk savaş karşıtı filmlerinden birine imza atan Abel Gance, Sovyetler Birliği dışındaki ilk kurgu teorisyenlerinden ve inovatif uygulayıcılarından biriydi. Zamanına göre devrimci sayılabilecek ışık teknikleri ve hızlı kurguyu kullanışı ile izleyenleri şaşırtan La Roue (Tekerler – 1923) ve ardından gelen, az sonra aşağıda bahsedeceğim, Napoléon (1927) filmi ile adını sinema tarihine yazdırmıştı.

Büyük bütçeli yapıtlara imza atması ile istediği filmleri yapmakta zorlanmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve o esnada Nazilerin kukla hükümeti olan Vichy’nin başındaki Petain’i desteklemiş olması sonraki yıllarda film çekmesini iyice zorlaştırdı. Truffaut hakkında da görmezden gelinmiş bir deha olduğu yorumunu yapacaktı. Fakat, Gance sessiz sinemaya ait bir Napoleon olarak kariyerini sonlandırdı.

Napoléon: Bir Liderin Doğuşu

napoleon-filmloverss

Cesur yönetmen Abel Gance, 6 bölümlük bir Napoléon biyografisi çekmeyi planlıyordu. Baştan söyleyelim, sadece ilk bölümünü çekebildi. Bu ilk bölüm, beş buçuk saat uzunluğunda. Ancak, anlatılan hikaye bir cesaret, bir liderin doğuş hikayesi olduğu kadar bir tür sinemanın sınırları nasıl zorlanır hikayesi de. Tamamında deneysel teknikleri barındıran filmde çok hızlı kurgu yapılmış sahneler, elde kamera ile çekilmiş sahneler, imajların kurguda üst üste bindirilmesi gibi birçok vizyonlu yöntem bulunuyor.

Napoleon’un çocukluğundan İtalya seferine kadarki kısmı kapsayan bu büyük yapıtın gerçekleştirilmiş ilk parçası bile nasıl bir deha ile karşı karşıya kaldığımıza dair ciddi ipuçlarına sahip. Filmde, klasik resim sanatına (Rönesans öncesi) bir saygı duruş kisvesi altında bir daha çok uzun yıllar boyunca denenmemiş bir metot da bulunuyor. Film için geliştirilen Polyvision isimli özel bir geniş açı film formatı, Gance’a ekranı üçe bölerek bir Triptych resim gibi kullanabilmesini sağlıyordu. Üç farklı kamera ile aynı anda çekim yapılmasını gerektiren bu teknik, gösterim için de üç film makinesi gerektiriyordu. Filmin gösteriminde sağ ve sol parçaları mavi ve kırmız filtre ile yansıtan Abel Gance, tüm filmin Fransa bayrağı efekti ile izlenebilmesini sağlamıştı.

Sessiz Sinema – 3: İngiltere, İskandinavya ve Sovyetler Birliği

Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşüne paralel olarak yükselen Dışavurumculuk akımını, Fransa’da da empresyonizmin sinemadaki tezahürlerini ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz ikinci yazımızdan sonra, Sessiz Sinema yazı dizimize İngiltere, İskandinavya ve Sovyetler Birliği ile devam ediyoruz.

İngiltere’nin sinema macerası enteresan bir şekilde, bir Fransız ile, Louis Le Prince ile başlar. Hem Lumiere Kardeşlerden hem de Edison’dan çok önce 1888 yılının sonlarına doğru Eastman Kodak’ın kağıt filmine tek lensli kameradan görüntü kaydetmeyi başarmıştı. “Sinematografinin Babası” olarak alınan Le Prince, Leeds’te yaptığı bu film ile İngiltere’de sinemayı başlatan kişi olarak tarihe geçer. Anlatı özelliklerine sahip filmlerin gelmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekecektir. 20. yüzyılın başında, İngilizler klasiklerine dönerek Shakespeare uyarlamaları çekmeye, Dickens romanlarını beyazperdeye aktarmaya başlarlar. Sessiz Dönemin en büyük yıldızı Charlie Chaplin bir İngiliz olmasına karşın, Hollywood ile meşhur olur. Fakat, İngiliz sinemasının sessiz dönemi, sinema sanatına en büyük yönetmenlerinden birini kazandıracaktır: Alfred Hitchcock. Sessiz dönem de Hitchcock’un çektiği, ilk İngiliz sesli filmi olan Blackmail (Şantaj – 1929) ile sona erecektir.

İskandinavya’da durum biraz daha farklıdır. 1910’lu yıllarda Nobel ödüllü İsveçli yazar Selam Lagerlöf’ün yazınından yapılan çoğu uyarlama ile İsveç sineması gelişir. Ingmar Bergman’ın Yaban Çilekleri filminde başrolü vererek saygı duruşunda bulunduğu sessiz sinemanın büyük ismi Victor Sjöström ve Mauritz Stiller gibi isimler bu dönemi domine ederler. Özellikle Stiller, Greta Garbo’yu sinemaya kazandırarak büyük bir başarıya imza atar. İsveç sinemasının en büyük önemi, Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanya’yı etkisi altında bırakabilmiş olmasıdır. İsveç, savaşta tarafsız olduğu için Almanya’ya dışarıdan gelen filmlerin neredeyse hepsi İsveç filmidir. 20’lerin ortasında Garbo, Sjöström ve Stiller Hollywood’a giderler; Garbo hepimizin bildiği parlak kariyeri sürdürür, Stiller hayatını kaybeder ve Sjöström de ülkesine dönerek tiyatroya odaklanır. Danimarka’da ise Peter Elfelt isimli belgesel fotoğrafçısı ile sinema başlar. 1896 ile 1912 arası 200’ün üzerinde belgesel çeken Elfelt, ilk kurmaca film Henrettelsen (İdam Cezası – 1903) isimli filmin de yapımcılığını yapar. Dünya Savaşına kadar Danimarka ciddi bir sinema üretimine girer ve neredeyse liderliğe oynar. Dünya Savaşı ile film üretiminde lider ABD olur; 1919 yılında ise sahneye Carl Theodore Dreyer girer. Başta stüdyo ile çalışsa da, büyük yönetmen Dreyer her zaman bağımsız kalır. Bu sebeple, para bulmak için başka ülkelere giderek orada şansını dener. Bu süreçte, Fransa’da ve Almanya’da önemli filmlere imza atacaktır.

Sovyetler Birliği ise devrimi sinemaya da taşımaya kararlı bir avuç avant-garde sanatçı, dünya sinema tarihinde nadiren görülen bir grup teorisyen ve eyleyici sinemacı ile yepyeni, deneysel bir kurgu ve anlatı geliştirmekle meşguldü. Sonradan Sovyet Montaj Sineması olarak da anılacak bu akımda Dziga Vertov, Vsevolod Pudovkin, Sergei Eisenstein, Aleksander Dovzhenko gibi isimler vardır.

Alfred Hitchcock: Sessizliğin Gerilim

alfred-hitchcock-genc-filmloverss

Büyük yönetmen Alfred Hitchcock, “gerilimin ustası” unvanını kazanmadan önce, ara yazı ve başlık kartonu tasarımından, sanat yönetmenliğine ve yönetmen yardımcılığına yükselen ‘parlak’ bir kariyerin sahibiydi. İki savaş arası Londrası’nın hareketli ve parlak sessiz sinema döneminde yönetmen Graham Cutts ile çalışmıştı. Onunla sondan bir önceki çalışmasında, prodüksiyon için Almanya’ya giden Hitchcock, Murnau’nun Son Kahkaha (Der Letze Mann) filminin çekimlerine tanık olmuş ve Murnau’nun tekniğinden etkilenmişti.

Numara 13 (Number 13) isimli bir film ile ilk yönetmenlik denemesine girişen Hitchcock’un bu filmi yarıda kaldı. Sonrasında, gişede batan The Pleasure Garden (Zevk Bahçesi – 1925) isimli ilk filmini çekti. Hitchcock’un şansının döndüğü film ise, ilk gerçek Hitchcock filmi diyebileceğimiz The Lodger: A Story of the London Fog (Kiracı: Bir Londra Sis Hikayesi – 1927) idi. Hitchcock’un klasik yalnız adam temasını içinde barındıran film bir seri katil hikayesini anlatıyordu.

Hitchcock, İngiliz sessiz sinemasının bir numaralı figürü olmasa da onun ürettiği en önemli isimdi kuşkusuz. Murnau ve Lang’ı izleme fırsatı yakalamış; dönemin en önemli birkaç filminde set deneyimi kazanmış, senaryo yazmış ve yönetmenlik deneyimi elde etmiş en sonunda da son sessiz filmi ile kendi tarzını bulmuştu. Bundan sonra, İngiliz sinemasının ilk sesli filmi sayılan Blackmail (Şantaj – 1929) gelecekti.

Carl Theodore Dreyer: Hareketli Resimdeki Gözyaşları

carl-theodore-dreyer-filmloverss

Danimarkalı yönetmen Carl Theodore Dreyer, bir nevi Tarkovski lanetine sahiptir. Çok az eser vererek, sinema sanatına büyük katkılarda bulunmuştur; ancak, film çekmek için uzun yıllar beklemesi, büyük zorluklar aşması gerekmektedir. Tarkovski’nin karşısındaki Mosfilm ve bürokrasinin yerini Dreyer’de kapitalist stüdyo sistemi almıştır.

Meslek hayatına gazeteci olarak başlayan Dreyer, Hitchcock gibi başlık kartonu yazarı olarak sinemaya geçmiş, sonra yine Hitchcock gibi senaryolar yazmıştır. 1913’ten itibaren çalıştığı Nordisk Film’de çeşitli uzun metraj filmler çekme denemelerinde bulunur. Fakat, başarısız olması sonucu ile sinemanın sanat mertebesine yükseleceği Fransa’da kendi aklındaki sinemayı gerçekleştirme imkanı olacağını düşünür. Dönemin önemli tiyatrocu ve sinemacıları ile tanıştığı Fransa, Dreyer’e büyük fırsatlar tanır. Bu fırsatlardan en önemlisi sessiz sinema tarihinin eşsiz başyapıtlarından Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (La Passion de Jeanne d’Arc – 1928) filmini çekmesidir. Sonrasında, Dreyer sessiz bir film olarak planladığı Vampyr filminin çekimlerine başlar. Film sesli çekilse de, ara yazılara sahip olması ve pek az diyalog kullanması ile sessiz sinemaya daha yakın bir filmdir. Bazı eleştirmenlerce Nosferatu’dan daha başarılı olduğu da söylenir.

Dreyer, sessiz sinemada bir başyapıta imza atmış, geçiş döneminde korku sinemasının epiklerinden birini perdeye yansıtmış olsa da, sonraki 32 yılda sadece 4 filme imza atabilir. Fakat bu filmlerin üçü sinema tarihinin başyapıtları: Ordet (1955), Gertrud (1964) ve Vredens Dag(1943) olacaktır.

Sovyet Montaj: Kurgunun Gücü

sergei-eisenstein-filmloverss

Montaj Teorisi, temelde, bağlantılı imajların bir araya getirilerek bir fikri anlatmakta sunulması düşüncesine dayanır. Bu imajlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan filmin ideolojik gücüdür. Yani, kesme içerikten daha politiktir. Kurgu, filmin politik içeriğini belirler. Birbiri ile alakasız görünen iki çekim beraber çok farklı bir anlama işaret edebilir; birbirlerinin anlamlarını, kendilerine içkin metinlerini değiştirebilir.

Lev Kuleshov (1899-1970)

Sovyet teorisyen ve sinemacılar arasında adı teorisyen olarak en çok anılan kişi muhtemelen Kuleshov’dur. Ünlü “Kuleshov Etkisi” ve yaratıcı coğrafyalar deneyleri ile montaj teorisini ortaya atan sinemacılardan biri, belki de birincisidir. Kuleshov ardıl çekimlerin farklı sonuçlar doğurabilecek şekilde yapılabileceğini, yani kurgunun gücünü kanıtlamak için, aynı yüz yakın çekimini, farklı görüntüler ile ardı arkasına kurgulamış ve seyircilerde farklı hissiyatlar yarattığını gözlemlemiştir. Aynı şekilde bir aksiyonu farklı mekanlarda çekip kurgulayarak hepsi aynı yerde oluyormuş izlenimini yarattığı deneyiyle de ünlüdür.

Vsevolod Pudovkin (1893-1953)

Büyük Sovyet sinemacılarından olan Pudovkin, kurgunun sinemayı tüm diğer görsel mecralardan ayıran başlıca unsur olduğunu öne sürmekteydi. Kelimelerin tematik olarak yetersiz olduğunu savunuyordu; bu sebeple çekimleri bağlayan ara yazılardansa kurguya dayanan bir anlatı geliştirilmeliydi. Ayrıca, Sovyet montaj dönemi sinemacılarının (özellikle, Eisenstein) aksine, Pudovkin filmin ana meselesinin bindirme çekimlerindense tekil çekimler ile verilmesi taraftarıydı.

Sergei Eisenstein (1898-1948)

Değil Sovyet Montaj sinemasının, sinema tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Sergei Eisenstein, sinemanın anlatı problemlerini çözmek için birçok teorik metne de imza atmıştır. Eisenstein çoğu kişiden farklı olarak montajı, birbirinden bağımsız çekimlerin başka bir anlam yaratmak üzere bir araya getirildiği bir yöntem olarak görüyordu. Ardıl değil, üst üste gelen çekimlerin, bindirme çekimlerinin bir anlam ifade edeceğini, sinemanın böyle bir anlatıya izin verdiğini savunuyordu.

Dziga Vertov (1896-1954)

Sine-göz ekibinin en bilinen üyesi Dziga Vertov, montaj sinemasının belgeseldeki en iyi örneklerinden biri olan Kameralı Adam filmine imza atmıştır. Harekete dayalı bir sinemanın savunucusu olan Dziga Vertov’un adı da aslında Rusça’da “dönen topaç/fırıldak” anlamına gelen bir takma addı. Sineması Eisenstein tarafından ideolojik metottan yoksun olarak adlandırılırken, Vertov da Eisenstein’ın canlandırma devrimlerini somut ağırlık taşımadığından dem vurmuştu.

Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Patyomkin – 1925)

battleship-potemkin-filmloverss

Sinema tarihinde birçok film vardır ki eleştirmenlerin, yönetmenlerin, sinefillerin listelerinin gediklilerindendir. Başka birçok film vardır ki dünyanın en iyi filmleri arasında hep gösterilir. Potemkin Zırhlısı da böyle bir filmdir, aynı zamanda sinemayı değiştiren on film sayacak olursak başta sayacağımız bir iki filmden biridir de. Potemkin Zırhlısı, Sovyet Montaj sinemasının tartışmasız en ünlü ve – tartışmalı bir şekilde – en iyi filmidir. Eisenstein’ın film teorisinin peliküle aktarılmış bir hali; bir “politik” sinema başyapıtı, görsel sanatın zirve noktalarından biridir. 1905 Devrimi esnasında Potemkin isimli bir zırhlıda maruz kaldıkları koşullardan şikayetçi olarak ayaklanan denizcileri anlatır. Ayaklanma başarılı olur fakat lider Vakalinchuk öldürülür. Denizciler Odessa kentinde sevinçle karşılanırlar; ancak Çar’ın askerleri bu durumdan memnun kalmaz ve Odessa merdivenlerindeki o efsanevi sahne gerçekleşir.

Kameralı Adam (Chelovek s kinoapparatom – 1929)

chelovek-s-kinoapparatom-filmloverss

Eisenstein ile görüşleri taban tabana zıt olan Vertov’un bu ünlü “belgeseli” avant-garde bir stile sahip, neredeyse deneysel diyebileceğimiz bir filmdir. Bindirme çekimleri ile sınırları zorlayan, gündelik hayata dair en mahrem anları filme alan, kamera-kameraman-izleyici üçlemesini bozan bu yenilikçi film temelde Sovyetler Birliği’nde gündelik yaşamı anlatan bir belgeseldir. Fakat, içeriğinden çok biçimi ile öne çıkan bu eser, formalist sinemanın zirve noktalarından birini daha 1929 yılında teşkil eder. Senaryo, oyunculuk ve ara yazı olmadan Vertov, sinematik bir iletişim dili geliştirmek istemiş, içeriğe dair aldığı eleştirilere rağmen, kendi niyetini gerçekleştirmiştir.

Sessiz Sinema – 4: Türkiye, Uzak Doğu ve Sessiz Sinemanın Bugünü

Hitchcock’u doğuran İngiliz sessiz sineması, Sjöström ve Dreyer gibi büyük ustaları sinemaya kazandıran İskandinavya sessiz sineması ve Sovyet Montaj akımını ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz üçüncü yazımızdan sonra, Sessiz Sinema yazı dizimizin final bölümüne geldik. Bu bölümde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne sessiz sinemanın gelişimini, Uzak Doğu’daki durumu ve sessiz sinemanın günümüzdeki imkanlarını konuşacağız.

Türkiye’de sinemanın başlangıcından bahsedilirken her zaman şu veya benzeri bir cümleye rastlanır: “İlk Türk filmi Fuat Uzkınay’ın (filmi çekerken elbette sadece Fuat Bey’dir) 1914’te çektiği ‘Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ isimli belge-filmidir.” İşte tam da bu noktada bir sıkıntı söz konusudur. Çünkü bu filme ait olduğu söylenen birkaç kare dışında, bu filmin kendisi ortada yoktur. Ancak, Osmanlı’nın ilk sinemacılarının, Manastırlı Manaki kardeşler olduğu şüphesizdir. Fuat Bey’in filminde ısrar edilmesinin son zamanlarda oldukça anlamsız tartışmalara sebebiyet veren Türk/Türkiye sineması ayrımı için de önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yaşayan tüm halkların, tüm dillerin ve kültürleri kapsayan bir şemsiye terim olarak Türkiye Sineması terimini daha mantıklı bulurken, şaibeli bir ilk Türk filmi yerine, coğrafyamızın, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülü Osmanlı Devleti’nin ilk sinemacıları olarak sinemamızı Manaki kardeşlere dayandırmanın da daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Osmanlı Sultanının resmi fotoğrafçısı olan Manaki Kardeşler, 1905’ten başlayarak  Osmanlı’daki gündelik hayatı filme almışlar, 1908’i kayda geçirmişler ve Sultan Mehmed Reşad’ın görüntülerini çekmişlerdir. Manakilerin imgesi özellikle Balkanlar’da o kadar güçlüdür ki, Angelopoulos’un tartışmasız başyapıtı Ulysses’ Gaze’de A karakteri Manaki kardeşlerin kayıp filmini bulmak için ülkesine dönecektir.

Muhsin Ertuğrul: Görsel Sanatlar Tek Elde

muhsin-ertugrul

Cumhuriyet Dönemi’nde sinemanın en önemli figürü – tıpkı tiyatroda da olduğu gibi – kuşkusuz Muhsin Ertuğrul’dur. 1922’de başladığı sinemada 1939’a kadar neredeyse tekeldi. Türkiye Sineması’nın temellerinin atılmasını sağladı. Halide Edip’in “Ateşten Gömlek” uyarlamasından, sinemamızın ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında”ya kadar birçok önemli filme imza attı. (Sonradan, sinemamızın ilk renkli filmi olan “Halıcı Kız” isimli filmi de Ertuğrul yönetecekti.) Sovyetler Birliği’nde bulunduğu yıllarda, Stanislavski, Meyerhold, Eisenstein gibi hem tiyatro hem de sinemanın en önemli isimleri ile birlikte çalıştı. Sonrasında, Darülbedayi’yi yönetti, Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşunda yer aldı. 1923 yılında Nazım Hikmet ile çektiği Leblebici Horhor Ağa filmi ile Venedik Film Festivali’nde ödül alarak Türkiye’den uluslararası ödüle uzanan ilk filmi çekmiş oldu.

Uzak Doğu Sineması: Gölge Oyunu ve Kuklalar

JAPAN - CIRCA 1900:  Japanese Actors  (Photo by Buyenlarge/Getty Images)

Japonya’da ilk film gösterimi 1896’da yapıldı. Kabuki tiyatro geleneğine sahip, gölge oyunları ve kukla tiyatroları ile güçlü bir görsel kültüre dayanan Japonya’da sinema – tıpkı resim sanatında da olduğu gibi – batıdan çok daha farklı bir şekilde benimsedi sinemayı. İlk filmler daha çok korku türünde verildi. Kabuki’nin yanı sıra bunraku tiyatrosu etkisinin hissedildiği ilk dönemde, sessiz filmleri ekranın yanında durarak anlatan öykücüler ile göstermee furyası başladı. Benshi adı verilen bu öykücüler, Batı’da olduğu gibi bazen bir orkestra ile birlikte çıkıyordu sahneye. Fakat 30’lara doğru orkestra yerinde kalsa da benshi kültürü sona erdi. 

Bu dönemde ortaya çıkan Saf Film Akımı, Japon sinemasının tiyatro formlarına ve geleneksel sanatlara dayandığını söylüyor, sinemanın yenilikçi ve kendine özgü bir tür olduğunu savunuyordu. Batı formuna daha yakın, daha özgün bir sinemanın savunucuları olan bir grup sinemacı ve eleştirmen iki dergi etrafında toplandı.

Yine de en önemli sessiz sinema filmleri sonradan Japonya’nın en önemli yönetmenlerinden biri olacak Kenji Mizoguchi’den gelmişti. En ünlüsü, benshi anlatımı için çekilmiş Tokyo March isimli filmi olan Mizoguchi bir kısmı günümüze ulaşamamış yüze yakın sessiz filme imza atmıştır. Ayrıca, dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Yasujiro Ozu da, en önemli filmlerinden birkaçını sessiz dönemde gerçekleştirmiştir. 1932 yapımı Umarete wa mita keredo ile 1934 yapımı Ukigasa Monogatari filmleri ile Japonya’nın 30’lardaki önemli filmlerine imza atmıştır.

Bugün ve Yarın: Sosyal Medya Çağında Sessiz Sinema

artist

Bir buçuk ay önce bu yazı dizisi şöyle başlıyordu:

“Alfred Hitchcock’a genç sinemacılara ne gibi tavsiyelerde bulunacağı sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti: Sessiz film çeksinler. Çektikleri bir kısa filmi, filmden bir sahneyi, daha önceden çekilmiş bir filmin sahnesini sessiz bir şekilde çekmeye çalışsınlar. O zaman sesin anlatıma ne büyük kolaylıklar kattığını göreceklerdir, yahut yaratıcılıktan ne kadar çok şey kaybettirdiğini.”

Sinemaya ses geleli neredeyse 90 yıl oldu. Fakat, sessiz filmler önemini kaybetmedi. Sessiz filmler önemini kaybetmediği gibi, sinema halen görsel bir sanat olma gücünü korumaya devam ediyor. Yine de, sessiz sinema hiçbir zaman kaybolmayacak aslında. Sadece, sessiz sinemaya saygı duruşunda bulunmak isteyen filmlerde değil, kara filmde, sessiz sinemanın sinema sanatına kattığı bütün numaralarda, sayısız sahnede, sayısız planda sessiz sinemanın oyunlarını, hissiyatını, bugün bildiğimiz sinemanın bu hale gelmesine katkıda bulunduğu her anda sessiz sinema yaşıyor olacak.

Amatör kısa filmlerden, geçen yıllarda Oscar kazanmış The Artist filmine, La Antena(2007) gibi deneysel filmlere kadar birçok film ile sessiz sinema geri dönüşler yakalayacak. İyi bir mikrofonun olmadığı ama sinema aşkının olduğu her yerde sessiz sinema var olacak; büyüleyici plan sekanslar, karanlık sokaklarda ortaya çıkan gölgeler her daim sessiz sinemadan bir parçayı içinde taşıyacak. Her sinemacı, her sinefil, her sinemaya heves etmiş genç elbet bir yerde Hitchcock’un tavsiyesi ile karşılaşacak ve “saf film”e en yakın şeyi deneyimlerken sinemanın “sessiz” kahramanlarını bir kere daha anacak.

Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →