Dovlatov
Totalitarizm, tanım ve yaşayış şekli olarak keskin sınırları olmayan bir yapıdadır. Onun bizi nasıl karşılayacağını bilemeyiz. Övündüğümüz ve doğru bildiğimiz bir yaşam tarzının, toplumsal sistemin aslında büyük bir diktaya hizmet ettiğini fark etmemiz mümkün olmayabilir. Totaliterliğin içinde de mutlak, negatif bir zorbalık taşımasına gerek yoktur. Bazen pozitif düşüncenin daimi varlığı da totaliterdir. Her şeye ‘’iyi’’ tarafından bakmak, masum gibi gözükse de içinde şiddet içermeyen bir zorbalığı, dayatmayı barındırır. Çünkü en bilindik tabirle Pollyanna’cılık, bazı gerçeklerin unutulmasına, bir sorunun çözümünden bilinçli olarak kaçılmasına neden olur.
İdeoloji olarak sosyalizmin totaliterliği, 20. yüzyıla damgasını vurmuştu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, bünyesindeki insanlara ortak bilinç, ortak kader, ortak yaşam tarzı sunmuştu. Bunu sunarken de bireyciliği yok etmiş, paslanmayacağını düşündüğü demirden bir toplumculuk yaratmıştı. Tıpkı diğer totaliter sistemler gibi hemen her şey rejime ve birliğe hizmet etmekteydi. Bu uğurda doğaları gereği çizgi dışı olan bazı sanatçılar ise dışlanmaktaydı. Bu rejime uygun sanat yap(a)mayan sanatçıların üretimlerinin ‘’emek’’ sayılabilmesi için rejimin ideolojisinin nesneleri hâline gelip, öznelliklerinin yitimine uğramaları gerekiyordu. Film, 70’li yıllardaki SSCB’nin bu katı durumunu dünyaca ünlü iki Rus yazar olan Sergey Dovlatov ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Joseph (Iosif) Brodsky’nin yaşam hikâyelerine dayanarak anlatıyor.
Filmde bir yandan SSCB’nin tarihsel dokusu verilirken diğer yandan da entelektüel atmosfere odaklanılmakta. Bu amaçla Dovlatov ve çevresini izlerken şairlerin, yazarların, ressamların, müzisyenlerin toplumla kendi özleri arasına sıkışmalarına tanık oluyoruz. Filmde Dovlatov’u, bir fabrika gazetesinde rejime yakışır şiirler ve övgüler yazmakta zorlandığı 6 günlük kısa bir zaman diliminde izliyoruz. Bu süreç zarfında Dovlatov kısıtlanmış, yeraltı topluluklarına sığınmak zorunda kalmış ve iktidarın onları acımasızca köşeye attığı entelektüelleri ziyaret eder. Bu sanatçılar üretimlerini topluma sunmak yerine birlikte tek bir mekânda toplanıp; şiirler okuyup, sergiler düzenleyip, hikâyelerini paylaşmakta, üretimlerini bir ayin gibi gerçekleştirmektedir. Bununla beraber rejimin Puşkin, Dostoyevski gibi imparatorluk dönemi sanatçılarını da yeniden düzenlediğine tanık oluruz. Bu düzenleme, onların edebi ve sanatsal değerlerinin rejim ideolojisine giydirilme çabasıdır. Tüm bu süreçte ise Dovlatov kendi ile toplum değerleri arasında sıkışıp kalmıştır.
Dovlatov: Resmi İdeolojiye Karşı Bir Yazar
Filmde vurgulanan nokta bir toplumda neyin emek olarak sayılabileceğidir: Kitlenin yararını hedefleyen bir eylemin mi yoksa bunu tamamen reddeden bireysel bir eylemin mi? Bu temel çatışma da yine Dovlatov ve çevresindeki entelektüellerden gördüğümüz kadarıyla bizi ‘’Resmi ideolojiye bağlı sanat mı yoksa bireysel sanat mı?’’ kalıbındaki bilindik tartışmaya götürür. Bu bağlamda filmde SSCB’nin sosyalist görüşüne karşılık olarak kapitalist ABD güzellemesi görmüyoruz. Gördüğümüz şey, totaliterliğin çok yönlü, çok biçimli yapısı. Tamamen masumane gibi duran bir sistemin dayattığı ‘’toplum yararı’’ ilkesinin bir başka totaliterliğe hizmet etmesi; bir düzene oturtulmuş ve sorgulanamayan hiçbir ideolojinin totaliterlikten kurtulamamasıdır.
Under Electric Clouds, Bumazhnyy soldat gibi filmleriyle tanınan Aleksey German yönetimindeki Dovlatov filmi, geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışmıştı. Film, dönem atmosferini başarıyla yansıtmasına rağmen oldukça kopuk ve dağınık bir anlatıya sahip. Çoğunlukla dönemin sanatçılarının şikayetlerini dinletmekten öte gidemeyen sahneleri, ne tematik olarak ne de öyküsel olarak birbirine bağlanmıyor. Dovlatov gibi bir yazarın bakış açısını da olabildiğince yüzeysel olarak görebiliyoruz. Bu da filmin eleştirdiği totaliter bakışa bir miktar gölge vuran bir özelliği oluyor.
Tayfun Bodur
70 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →