Dogme 95: Yaratıcılığın Sınırlarını Zorlamak
Sinema en genel tanımıyla illüzyonlar dünyasına davet eder bizi. Akıldan çıkmayan birçok film tam da bu fantezi alemine giriş kartını kullanarak tokat atarken izleyicisine; Dogme 95 ise aynı etkiyi, bizleri beyazperdeye yansıyan tüm sahtelikten kurtarıp gerçek samimiyete davet ederek yaratır.
Ana akım sinema anlayışının yakın zamanda blockbuster estetiğine iyiden iyiye geçiş yaptığı, iyi filmin büyük bütçelerle yapıldığı yanılsamasının yayıldığı, yeni teknolojinin sinemanın her alanında öne çıktığı ve ‘gişe’ ile ‘sanat’ sineması kavramlarının arasının giderek açılarak iki farklı ama aynı şekilde de katı bir estetik anlayışı yarattığı dönemde, bir grup Danimarkalı sinemacı sinemanın gerçek ruhunu tekrar hatırlatmak için büyük bir adım atarlar. Hikaye, oyunculuk ve temayı, özel efekt ve teknolojinin, yönetmeni de stüdyonun gölgesinden kurtararak sinemaya gerçek gücünü tekrar kazandırmayı amaçlayan Lars von Trier ve Thomas Vinterberg yolda yanlarına Søren Kragh-Jacobsen ile Kristian Levring’i de katarak avant-garde bir sinema hareketi olan Dogme 95 kolektifini yaratırlar. 1995 yılı Mart ayında kaleme aldıkları Dogme 95 manifestosu ve ‘Wow of Chastity’nin (Kyskhedsløfter: Bekaret/Namus/İffet Yemini) haberi ilk kez, sinemanın 100. yılının Paris’te gerçekleştirilen bir konferansta Lars von Trier tarafından verilir ve sinemanın geleceğini değiştirmesi beklenir. Filmin sonunu biliyoruz, fakat bu yolculuğa tekrar tekrar çıkmak sonunu getirmekten çok daha heyecanlı!
Endüstrileşen sinemanın içinde kaybolmaya, yönetmenin stüdyo adabına uyum sağlayarak o ‘tipte’ profesyonel olup kendini keşfetmeyi bırakmasına ve sinemayı esiri altına almaya başlamış ‘belli eğilimlere’ karşı, yeni bir çerçeve ve bakış açısı içinde yaratıcılığı zorlamanın getirdiği kişisel ve sanatsal çıkarlara inanan von Trier ile Vinterberg, o günün –şimdinin ve yarının da diyebiliriz artık – sineması hakkında sevmediklerinin bir listesini çıkarttıklarında yasaklamaları gerektikleri maddeleri de sıralamış olurlar. Sinemayı ‘demokratikleşme’ ve bir ‘kurtarma’ hareketi olarak, bir masa sohbetinde, yarım saatte oluşturulan ve sonrasında yavaş ama etkili bir şekilde yayılarak adını bir şekilde tarihe geçiren akımlardan biri haline gelen Dogme 95 manifestosunun akıllara kazınan yemini şöyledir:
“Aşağıda yer alan ve DOGME 95 tarafından hazırlanıp onaylanan kurallara uyacağıma and içerim:
- Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikaye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekan seçilmelidir.)
- Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
- Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.)
- Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.) 5. Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
- Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.)
- Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.)
- Tür filmleri kabul edilemez.
- Film formatı 35 mm olmalıdır.
- Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.
Ayrıca yönetmen olarak, kişisel üsluptan kaçınacağıma and içerim. Ben artık bir sanatçı değilim. Anları bütünden daha önemli gördüğüm gibi, bir ‘eser’ yaratmaktan kaçınacağıma and içerim. En büyük hedefim karakterlerimden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak olacaktır. Tüm bunları elimden geldiğince, iyi uslup ve estetik kaygılar pahasına yapacağıma and içerim.
Böylelikle, BEKARET YEMİNİMİ EDERİM.”
Dogme 95 yönetmenlerinin, takip etmeye and içtiği, hem teknik hem de anlatıya yönelik bu kuralların çoğuna uymalarına rağmen bir kısmını çiğnedikleri de bilinir. Vinterberg’in henüz ilk Dogme filmi olan The Celebration sonrasında ‘İtiraf’ adı altında kuralları esneterek aşmak zorunda kaldığı engelleri belirtip o istisnalar dışında her kurala sadık kaldığını beyan etmesinden sonraki her filmin, yani tüm Dogme filmlerinin, küçük çaplı kaçamaklar yaptığını gördük. Bu durum doğal olarak, henüz ilk iki filmden itibaren manifestoya uyulmaması gibi bir sonuca varılmasına ve yönetmenlerin ‘ilgi çekmek’ için yarattıkları bu kuralları işlerine geldiği şekilde değiştirdiği algısının oluşmasına sebep olarak kötü eleştiriler getirdi beraberinde. Bu itiraflar kuralları alt üst etmekten çok gerçekten teknik açıdan verilen uğraşların yanındaki ‘küçük’ esnetmeler olduğu ve ‘Dört Dogme Kardeş’ (von Trier, Vinterberg, Kragh-Jacobsen ve Levring) tarafından verilen sertifikaya ve bizim de filmleri Dogme filmi olarak görmemize engel olmadığı için görmezden gelinebilir elbette. Fakat bana kalırsa uymakta en çok zorlandıkları söz, kesinlikle kişisel bir üsluptan ve estetikten feragat edeceklerine dair olandır. Çünkü en iyi Dogme filmleri her zaman yönetmenlerinin filmografisinde hiç göze batmayacak, organik bir şekilde yer alırken, kesinlikle onların imzalarını taşıyarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bu arındırma girişimi filmlerin tamamen gerçekliği yansıtmasını hedeflemiş ve başarmış olsa da, yönetmenlerin, görevleri gereği, kişisel seçimleri ile yarattıkları bu filmlerin onlardan bir parça taşıması ve buna rağmen gerçeğe ayna tutmasında ben bir sakınca göremiyorum zaten. Hem bazen işledikleri konular, bazen de sadece hissettirdikleri aynı iken stilleri, yaklaşımları, ele alış biçimleri bambaşka olan yönetmenlerin sunduğu çeşitlilikken bizi Dogme 95’e ve sinemaya bu kadar bağlayan, neden bundan feragat etmek isteyelim ki? Ama bir avant-garde akım olarak 60’lar Yeni Dalgası gibi hareketlerin ‘devrimci’ ruhundan muhakkak etkilenen Dogme 95, Auteur sinemaya da bu açıdan karşı durmuş olur. Burjuva romantizminden ve bireyselciliğinden yakınan ve bu eğilimi de ‘gerçek’ sinema olarak görmeyen yönetmenler, avant-garde duruşları ile kişisel sinemaya karşı, uygulanması belirli bir disiplin gerektirirken yönetmenleri bireysellikten kurtararak ‘sinema uğruna’ işler yapmaya yönelteceğini düşündükleri bu kuralları geliştirmişlerdir. Ne kadar işe yaradığı kesinlikle tartışmaya açık olsa da, ‘dogmatik’ bir şekilde tek yönlü eleştirilere girişmeden önce, deneme yanılmanın sinemaya zarardan ziyade faydası olduğunu unutmamamız gerek.

Seyirciyi kandırmanın, teknolojiyle her gün daha da ‘bir yerlere’ giden sinemanın en büyük gururu olmasından utanan Dogme yaratıcıları, kendi filmlerinin bu illüzyondan olabildiğine uzak olmasını istemişlerdir. Dogme 95 kurallarının asli amacı, illüzyonlar sinemasında gerçekliği yakalamaktır. ‘Şu anda ve burada’ çekilmiş olanı, post prodüksiyon ile ‘yeniden yaratmaya’ çalışmadan, orada oluşan atmosferi ve hikayeyi geçirmektir izleyicisine. Bunu sağlamak için doğal ışık ve ses ile el kamerası gibi gerçekçi teknikler kullanılırken, filtre ve efektler ise gözün doğasının önüne geçilmemesi adına yasaklanmıştır. Dogmeciler, bu kurallara uyulduğu takdirde gerçekliğin yansıtılacağını savunmuştur. Elbette burada ‘sinematik bir gerçeklikten’ bahsedilir ve sizin de hissedebileceğiniz gibi filmlerde karşılaştığımız gerçeklik, aslında ironik olarak illüzyonlarla süslenmediği için ana akım filmler kadar bile gerçeklik hissiyatı yaratmaz seyircide belki. Fakat buradan doğabilecek bir çelişki de, tıpkı belgesel ve Cinéma vérité tartışmalarında olduğu gibi, gerçeklik güvenini bir sözle veren filmlerin de aslında kendi illüzyonlarını yaratmaları ve bir bakıma bu sözü vermeyen ana akım filmlerin yanında biraz daha fazla eleştiriye maruz kalabilmeleridir. Sinemada gerçeklik üzerine edilen her söz, atılan her adım ve yapılan her tartışma önemlidir, fakat gerçekten teorik bağlamda arzu edilene ulaşma kaygısı daha uzun bir süre taşınacak gibidir. Yine de Dogmecilerin altını çizdiği bu husus, sinemada gerçeklik illüzyonunu tekrardan, postmodern bir yaklaşımla masaya yatırması açısından büyük önem taşır.
Aşırı estetize edilerek gerçeklikten kopan, yönetmen değil stüdyo ve yapımcı yapımı ana akım filmlere karşı duran Dogme 95, hikayeyi, oyuncuları ve yönetmeni daha çok öne çıkarır. Yönetmen bir açıdan filmden koparılmaya ve daha kolektif bir şekilde algılanılması gereken filmin bireysellikten uzaklığı sağlanmaya çalışılsa da, bu hareket, yönetmeni kısıtladığından çok özgürleştirmeye ve kendini bulmaya da yardımcı olur aslında. Yönetmenin üstünden en başında baskıyı kaldırmayı hedefleyen akım, sinemayı sinema aşkına, sinemaya rağmen yapanları bir araya gelmeye çağırmıştır. Neticede, yönetmenlerin bir açıdan zorlandıkları fakat belki de en doğal ve özgür bir şekilde yarattıkları filmlerine vesile olunmuştur. Her ne kadar kurallarda filmlerin ‘düşük bütçeli’ olması gibi bir koşul öne sürülmediyse de, zaten büyük bütçeli filmlerin çoğunun arkasındaki yapım mantığına karşı duruşları akımın filmlerinde böyle bir ortaklık da sağlamıştır. Başta ‘filme’ dönüş savunulmuş olsa da, Dogme filmlerinin büyük çoğunluğu dijital olarak çekilmiş ve 35mm Akademi Formatı bir dağıtım kuralına evrilmiştir. Bu sayede Dogme 95 kolektifi de, aslında en başından beri yakıştığı şekilde, dijital kameraların özgürleştirici yönüyle buluşmuştur.
Her açıdan birçok eleştiriye maruz kalen Dogme 95, 10 yaşında, yani 2005 yılında, manifestonun kendi önerdiğinin aksine bir ‘türe’ dönüşmeye başlamasını öne sürerek ‘bitirilir’. Fakat hem imzalı bir sertifika verilmese de, yönetmenlerin Dogme websitesi üzerinden kendi kendilerine filmlerini onaylamalarına olanak sağlandığı hem de ruhu hala aramızda olduğu için Dogme filmleri yapılmaya devam edilir. Biteceği, henüz açıklanmasının ardından sessizliğe gömüldüğü iki senede öngörülmüşse de, Danimarka’da bir masada başlayan Dogme kolektifinin davetkar rüzgarı her yöne esmeyi başarmıştır. Fransa’dan ‘Lovers’, Arjantin’den ‘Fuckland’, Amerika’dan ‘Julien Donkey-Boy’, Kore’den ‘Interview’ ve İspanya’dan ‘El Desenlace’ gibi birçok Dogme filmi kolektifin uluslar arası başarısını gösterir niteliktedir. Öte yandan, daha geniş açıdan bakıldığında, John Cassavetes ile başlayan Amerikan bağımsız sinemasına, minimalist Avrupa ve Asya sinemalarına yeniden bir ivme kazandırdığı da düşünülebilir. Gerçekçi teknikleri ile sinemaya kazandırdıklarının ‘buluntu film’ örneklerine dahi olan etkisi ve hala kurallara uyularak hareket içinde filmler üretildiği de düşünüldüğünde, Dogme defterinin 2005’te kapandığını söylemek yanlış olur.
Dogme’nin ana yurdu Danimarka’nın, toplamda 10 film ile kolektifin en sağlam ayağı olması şaşırtıcı değil elbette. Fakat ‘Dört Dogme – Erkek – Kardeşe’ ve eril erkin kadın üzerindeki tahakkümünü belirten terimlerden birini – seçip beğenip alınız – içererek yeniden üreten ‘Bekaret/Namus/İffet Yemini’ne rağmen, 4 filmin kadın yönetmen imzası taşıması özellikle çok değerlidir. Bu listede de iki tanesine yer verdiğimiz filmler, hem sinemada – da – geri plana itilen kadın yönetmenler hem de Dogme kolektifinin geneli için büyük önem taşır. Lone Scherfig’den Italian For Beginners, Susanne Bier’den Open Hearts, Natasha Arthy’den Old, New, Borrowed and Blue ve Annette K. Olesen’dan In Your Hands ile avant-garde sinemada kendine yeniden yer bulan kadın sinemacıları, Dogme’nin kuşkusuz en güzel yanlarından biri.
Daha çok Von Trier’in ‘provakatif’ duruşu, çelişkileri ve kendi kendini bitirişiyle ön plana çıkan Dogme 95’i, sınırları sayesinde yönetmenlerinin yaratıcılıklarını en saf haliyle ortaya çıkarttığına şahit olduğumuz en güzel 8 örneği ile hatırlayalım.
Dogme #1: The Celebration – Festen (1998)

Dogme No.1 olarak öncülüğünü üstlendiği akımın her daim en unutulmaz filmi olan The Celebration – Festen, sonrasında manifestoya sadık filmlerde de göreceğimiz üzere sertifika ile açılır. Kurallar gereği yönetmen ismi belirtilmese de, yıllar sonra Jagten (2012) ile yaratacağı etkinin ilk sinyallerini verir ve Vinterberg sinemasında bir kilometre taşı olarak yönetmenin ismini silinmeyecek şekilde aklımıza kazımayı başarır. Lars von Trier’in The Idiots’ı ile aynı sene Cannes’da kendine yer bulan The Celebration, Jüri Özel ödülüne layık görülerek hareketin ilk adımını çok sağlam basmasını sağlar ve uluslararası platformda dikkat çekmeyi başarır. Doğal ışık kullanımı kuralını bir kez zor durumda çiğnediğini açıklasa da, Vinterberg doğal seslerle ve el kamerası ile çektiği filmini dijitalden 35mm’ye de aktararak klasik bir Dogme filmi yaratır ve kendisinin de dediği gibi bu kuralları kusursuzca ilhama dönüştürür.
Fransa’da restoran işleten Christian (Ulrich Thomsen), kız kardeşi Helene (Papria Steen) ile iki çocuğu ve eşiyle beklenmedik şekilde gelen Michael (Thomas Bo Larsen), 60. yaş günü şerefine büyük bir parti veren babaları Helge (Henning Moritzen) için tekrar bir araya gelirler. Takımların ve şık elbiselerin çekildiği, onlarca konuğun aile otelinde ağırlandığı bu şölen için her şey düşünülmüştür. Kalacak yerler ayarlanmış, yemekler kontrol edilmiş ve burjuva takımının keyfi titizlikle sağlanmıştır. Gelenek olarak büyük oğul olduğu için babasına ilk kadehi kaldıran Christian söz aldığında ise güç gösterisi haline gelen kahkahalar yerini büyük sessizliğe bırakır, çünkü her şeyin üstünde tutulan görünür aile ahlakının altı pisliklerle doludur ve masanın ortasına atılmasından kimse hoşnut kalmaz. İkiz kız kardeşinin yakın zamanlı intiharı ile yıkılan Christian, babasına yaş günü hediyesi olarak, küçükken onlara yaşattığı cinsel travmaları hatırlatır ve tüm bastırılmalara karşı tekrar tekrar söz almaktan çekinmeyerek şölene hak ettiği tadı verir.
Bu kadar güçlü ve dramatik bir konu daha önce karşımıza hep aynı sinematik dille, üstüne birkaç kat daha drama sürülerek çıkmışken, Vinterberg Dogme kurallarına uyarak bizi gerçekliğe daha da çok çekerek süse püse hiç gerek olmadan olayın kendi yoğunluğunda boğar. Alışılmışın dışında hareketinden çok, ailenin karanlığına, konuşulmayan tabulara çıkarttığı yolculuğu ile gerçekten en derinden rahatsız etmeyi başaran The Celebration, her açıdan Dogme 95’in imza filmlerinden biri kuşkusuz.
Dogme #2: The Idiots – Idioterne (1998)

Resmi olarak bir Dogme 95 filmi olmasa da en azından Lars von Trier’in bu oluşumu başlatırkenki ruhunu güzel bir şekilde yansıtan Breaking the Waves (1996), yönetmeni daha da tanınır kılıp hareketi güçlendirmiştir. 2003 yılında Jørgen Leth ile yaptıkları The Five Obstructions belgeselinde de yine kurallar ile hareket ederek aynı ruhu yaşatmış olsa da, von Trier’in Dogme 95 filmografisine doğrudan tek katkısı olarak görülebilecek filmi The Idiots – Idioterne, hem yönetmenin ‘Altın Kalp Üçlemesinin’ ikinci filmi olarak, hem de kendi başına yine akımın en önemli yapımlarından biri haline gelir. Belki kurallara bağlı bir film izlediğimizin bilinciyle takındığımız müfettiş tavrı bizi hemen belirgin bir sahnede Trier’in kendi koyduğu kurallardan 2 numaralı olanı bozduğunu tespit etmeye itse de, Trier oradaki müziğin eş zamanlı kamera arkasında canlı olarak kaydedildiğini söyleyerek yüreğimize su serper. Fakat elbette film sonrası itiraflarda bazı kuralların hafif ihlali olsa da ya da von Trier direkt bu kuralı bozmuş olsaydı da Idioterne ne kendi gücünden ne de belgesel form ile pekiştirilen gerçekçi Dogme atmosferinden bir gram bile kaybetmez elbette.
Bir grup genç, sıradan hayatlarını gerilerinde bırakarak bir evde hep beraber yaşamaya ve içlerindeki ‘gerizekalıyı’ bulmaya çalışırlar. Stoffer’in (Jens Albinus) burjuvazi akrabasının evini işgal eden gençler hem bir oyun olarak görülebilecek şekilde, farklı gelişen bireylerden oluşan bir grup görünümünde fabrika veya havuz gezileri gerçekleştirip pahalı restaurantlarda hesap ödemekten çeşitli oyunlarla kurtulurken, hem de günlük hayatlarında sosyalleşme gözlüklerini bir kenara bırakarak gerçekten içlerindeki masum bakışı ortaya çıkarmaya çalışırlar. Başlarda grubun yaptıklarını ‘alay etmek’ olarak nitelendiren Karen (Bodil Jørgensen) da zamanla bilincinden sıyrılmayı ve gerek acı gerek mutluluk kaynağı hayatla en samimi şekilde kucaklaşmayı öğrenir. Hep beraber sevişen, birlikte gülüp yine birlikte tartışan grup birini kaybedip birini kazanırken orta sınıf ahlak değerlerine karşı duruşlarını, iğneyi kendilerine de batırarak göstermeye devam ederler.
Sınırları zorlamayı sevdiğini en başından bize gösteren Lars von Trier, rahatsız ediciliğini farklılıktan değil aksine üstü kapatılan bilinirlikten alan The Idiots ile içine doğduğu ve deneyimlemekten açıkça hoşnutsuz olduğu değerlere savaş ilan ederken hem kendisinin hem de izleyicisinin içindeki ‘gerizekalıya’ seslenir. Amacı ise alay etmekten çok ayna tutmaktır. Modernitenin dayattığı mantığı bir an dahi bırakmanın sonuçlarıyla yüzleştiğimiz şu zamanda, von Trier bize bunun acısını sinemanın da mantığını kırarak çok etkili bir şekilde hatırlatır. Farklılığıyla ötekileştirileni hor görmek kadar ona ‘acımak’ da zavallı iken, zalim hayatı belki de çok daha güzel bir bakıştan görebileni kutsamak ve önce kendine sonra da göremeyenlere ‘ötekiyi’ yaşatabilmek ne kadar özgürleştiricidir. Bu yüzden siz de izlerken salyalarınızı akıtmak istiyorsanız lütfen akıtın!
Dogme #3: Mifune’s Last Song – Mifunes sidste sang (1999)

İlk iki filmin ‘rahatsız ediciliğinden’ uzak, romantik dram ile romantik komedi arasında dalgalanırken 8. kurala sadık kalarak ikisine de tam anlamıyla oturmayan, fakat yaratmak istediği hislerin tamamını verebilen akılda kalıcı bir yapım olan Mifune’s Last Song – Mifunes sidste sang, Dogme 95 kardeşliğinden Søren Kragh-Jacobsen imzasını taşımaktadır, tabii bu imzayı görmek 10. kural gereği mümkün değil. Gösterildiği sene Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı ile dönen ve yönetmenin en başarılı filmlerinden biri olarak da görülen Mifune’s Last Song, hem kamerasının yumuşak hareketi, hem de görece daha az provakatif konusu ile seyircisini Dogme beklentisi gereği rahatsız etmekten çok uzakta, ‘iç ısıtıcı’ olarak nitelendirilmiştir. Fakat bu elbette bir hayal dünyasına yolculuk yapacağımız anlamına gelmez. Tanıdık hikayesinde, her şeye rağmen umut dolu bakış açısıyla güzel vaatler verdiği için Dogme’nin tokatı sağlam filmlerine göre anında deri altına işlemese de, Dogme No.3 kesinlikle karakterleri ve söyledikleri ile akılda kalıcı ve güçlü bir yapım. En önemlisi de farklı duruşu sayesinde hareketin türe karşı çıkarken kendine ait bir tür yaratma eğilimine en başından engel olur. Filmin ismi ise ‘The Last Samurai’daki Mifune karakterine yapılan göndermeden geliyor.
Kersten (Anders W. Berthelsen) patronunun kızı Claire (Sofie Grabol) ile evlenerek adım attığı ‘parlak’ hayatın ilk gününde babasının ölüm haberini alarak uyanır. Çiftçi babasından, intihar eden annesinden ve özellikle de farklı gelişen kardeşin Rud’dan (Jesper Asholt) eşine bahsetmeyen Kersten, baba evi yolculuğuna da tek başına çıkmak durumunda kalır. Kersten şehirden uzak çiftlik evinde kardeşi Rud ile ilgilenmeye çalışırken eve yardımcı aramaya karar verir ve başına açtığı bela yüzünden şehirden kaçan eskort Liva (Iben Hjejle) da evin yeni yardımcısı oluverir. Liva da Kersten de sırlarını bir süre birbirlerinden saklamayı başarsa da, zaman içinde bir bir dökülenlere ve git gellere rağmen büyük bir aile olmayı başarırlar.
Özellikle şehri ve başarı odaklı hayatı geride bırakarak doğanın kalbinde kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışan bu insanları, yine Dogme gerçekçiliği içinde anlatan Kragh-Jacobsen, belki farklı bir şey söylemiyor, fakat doğaya dönüşü yine ve yeniden ‘farklı gelişeni’ anlayarak hayata onun gözünden bakabilme ile bir arada sunarak aslında The Idiots kadar güçlü bir söylemi barındırıyor. Bu sefer daha naif anlatılmış olsa da, kesinlikle kolektif sancının izlerini çok etkili bir şekilde yansıtmayı başaran Mifune’s Last Song, güçlü karakterleri ve akıldan çıkmayacak oyunculukları ile Dogme 95’in unutulmazları arasında yer alıyor.
Dogme #4: The King is Alive (2000)

Dördüncü ‘kardeş’ Kristian Levring’in filmi The King is Alive da Dogme No.4 olarak karşımıza çıkıyor. Manifestonun getirdiği kurallardan biri de gerçek mekanlarda çekim yapılmasıdır, Namib Çölü’nde geçen film de bu nedenle akımın en cesur yapımlarından biridir kuşkusuz. Daha önce karşılaştıklarımız gibi yine çoklu karakter üzerinden insan ilişkilerine daha yakından bakmayı hedefleyen film, bu sefer daha da alışık olduğumuz bir yapı üzerine kurulmuş olsa da bunu çok güçlü bir şekilde aktarmayı başarmıştır. Issız çölün ortasında yaşamak için bir arada olmak zorunda olan bir grup üzerinden varoluşsal bir gerilim yaratıldığı gibi bir de Shakespear’in Kral Lear oyununa paralel olarak kurulan anlatısı ile zengin bir hikaye sunar. Bunun üstüne bir de tüm kurallara rağmen görsel bir şölenle baş başa bırakır izleyicisini.
Bir grup turistin bulunduğu otobüs, bozuk pusula yüzünden Namib Çölü’nün ortasında kalır. Turistler bunun için önce Afrikalı şoför Moses’ı (Vusi Kunene) suçlamanın çözüm getireceğine inansa da, rotalarından 800 km sapmış ve benzinsiz kalmış olmanın getirdiği mecburiyetle hep beraber kumla dolu eski bir Alman maden tesisinde konaklamaya başlarlar. Aralarında çölü bilen tek kişi Jack (Miles Anderson) yardım bulmak için günlerce sürecek bir yolculuğa çıkarken, geride kalanların konserve havuçlar ile beslenmesi, su için sabah çiy toplaması ve her fırsatta yardım işareti yollaması gerekmektedir. İlk günden ellerindeki tüm içkiyi bitirip çaresizliğe düşmeye her an hazır olan grubun motivasyonunu yüksek tutmak için aktör olan Henry (David Bradley) ezberinde kaldığı şekilde Kral Lear’ı kağıda döker ve çölün ortasında oyun provalarına başlarlar. Janet McTeer ile Bruce Davison ve Chris Walker ile Lia Williams grubun dağılmak üzere olan çiftlerine hayat verirken, Jennifer Jason Leigh, Romane Bohringer ve David Kalder da tutku, kıskançlık, çaresizlik ve kabulleniş gibi büyük büyük kum yığınları yaratan duyguların çölünde kapana kısılmış diğer bahtsız turistler olarak karşımıza çıkar. Hikayelerini ise, dillerini bilmeye gerek duymadan onları gözlemleyen yerli Kanana (Peter Kubheka) aktarır bize.
İlk bakışta ‘acımasız’ doğada kendi karanlığını hatırlayacak bir grup üzerinden klasik bir insan ve medeniyet incelemesi sunar gibi görünen The King is Alive, hem bunu Dogme 95’in atmosferi ile birleştirerek neredeyse bir belgesel deneyimi yaşatacak şekilde gerçekçi kılar, hem de olağanüstü oyuncu performansları ile aktarılan güçlü dramatik sahneleriyle de kendisini unutulmayacak şekilde akıllara kazımayı başarır. Yine tüm rahatsız ediciliğini izleyicisine geri yansıttıklarından alan Danimarka yapımı film, bu sefer ilk üç yapımda hemen alışıverdiğimiz dil ve kültürden uzakta geçer, fakat bu kolektif sancıların her dilde, her yerde aynı olduğunun ilk hatırlatması olarak aynı şiddetle sarsar.
Dogme #12: Italian for Beginners – Italiensk for begyndere (2000)

Lone Sherfig’in yazıp yönettiği Italian for Beginners -Italiensk for begyndere, Dogme filmleri içinde bir kadın yönetmene ait ilk yapımdır. Bu nedenle, daha sonra Wilbur Wants to Kill Himself (2002), An Education (2009) ve One Day (2011) gibi filmlerle adını duyuran Sherfig’in Dogme hareketinin ismine en az ‘dört erkek kardeş’ kadar katkı sağladığının altını çizmek gerekir. Yine tür kalıplarının içine sokmadan bahsetmek gerekirse, romantizmin kıyılarında dolanan Italian for Beginners, en az bir komedi filmi kadar eğlenceli ama bir o kadar da kara mizahın karanlığından beslenen dramatik bir yapım ve birçok izleyici için Dogme 95’in tebessümle hatırlanacak nadir filmlerinden. Fakat naifliği sizi kandırmasın, çünkü diğerleri gibi burjuvayı çırılçıplak masaya yatırmasa da, ekonomik sistemin çizdiği sınıflar doğrultusunda bir şehir yaşamının, zorunda kıldığı küçük hayallerin ve sade uğraşların acısıyla tatlısıyla gerçekçi yanlarını gösteren Sherfig’in bu bakış açısından yaratabildiği etki kesinlikle azımsanacak gibi değil.
Yakın zamanda eşini kaybeden ve dine küsen bir papazın yerine yeni bir kiliseye atanan Andreas (Anders W. Berthelsen), onun kaldığı otelde çalışan Jørgen Mortensen ve onun da restaurant işletmecisi arkadaşı Hal-Finn’in (Lars Kaalund) gittiği İtalyanca kursunun yeni üyesi Olympia (Anette Støvelbæk) olur. Hasta babasının tüm hoşnutsuzluklarına rağmen hayata tutunmaya çalışan Olympia, hiç görmediği İtalyan annesi ile arasında bir bağ kurmak ister, fakat öğretmenin ölümü ile kurs iptal edilir. Babasının cenazesi ile ilgilenirken Andreas ile güçlü bir bağ kuran Olympia, bir de İtalyan bile olmayan annesinin öldüğü haberini alırken berber Karen (Ann Eleonora Jorgensen)’ın de aslında kız kardeşi olduğunu öğrenir. Hal-Finn Karen’ın dükkanından ayrılmazken, İtalyan aşçısı Giulia (Sara Indrio Jensen) ve Jørgen Mortensen de gizliden gizliye birbirlerini düşünürler. Soğuğu sımsıkı tutundukları İtalyanca ile yumuşatmaya çalışan bu bir grup insanın yolları birleşir ve güveni, heyecanı, tutkuyu ve aşkı da yeniden öğrenmeye başlarlar.
Her gün başka insanlarla girdiğimiz etkileşimlerde onlara dair öğrendiklerimizden çok kendimizi yeniden keşfettiğimizi hatırlatan film, Dogme 95’in etkisinden de çok, karakterlerinin gerçekliği ile bizleri kendine bağlar. Ne hepsini birbirine bağlayan tesadüfler, ne de aynı anda kıvılcımlanan aşk filmin çekiciliğini azaltmaz, çünkü film karakterlerine o kadar saf ve gerçekçi kimlikler bahşetmiştir ki, onlar tüm bu yollara kendileri giriyor gibidirler. Bu yüzden Italian for Beginners, sadece Dogme severlerin değil, herkesin izlemesi gereken bir yapım!
Dogme #18: Truly Human – Et Rigtigt Menneske (2001)

Dogme filmlerinin en önemli ortak özelliği, konusu ne olursa olsun en öne insan ilişkilerinin doğasını çıkarmasıdır. Åke Sandgren’in yönettiği Truly Human -Et Rigtigt Menneske de tamamen bununla ilgilidir ve biz hep insan ilişkilerini yetişkinler arasında veya yetişkin çocuk doğrusu üzerinde düşünürken, buna yetişkin vücudu içindeki bir çocuğun gözünden yaklaşarak farkını ortaya koyar. Film, birçok açıdan Dogme ruhunu kaybetmez, fakat gerek hikayenin zamansal bir yabancılaşmaya sebep olması, gerekse de gerçeküstülüğü sağlamak için kullanılan teknik yardımların kuralları biraz esnettiğini belirtmek gerek. Yine de Sandgren’in yaptığını diğer yönetmenlerin yaptıklarından ayrı tutmaya gerek yok, çünkü önemli olan yarattığı hikaye ve ele aldıkları ile akımla olan manevi bağının ne kadar güçlü olduğunu göstermesi ve bizi Dogme’nin en güzel örneklerinden biri ile buluşturmasıdır.
Başarı odaklı modern çekirdek bir ailenin yalnız büyüyen yedi yaşındaki kızı Lise (Line Kruse), tahmin edebileceğimiz şekilde odasında yaşayan görünmez hayali bir arkadaşa sahiptir. P adlı görünmez arkadaş aslında ailesinin yıllar önce aldırdığı çocuk, yani büyük abisidir. Arabanın ön koltuğuna oturmayı başaran Lise, bunun bir sonucu olarak trafik kazasında hayatını kaybeder ve Walther (Peter Mygind) ile Charlotte’un (Susan Olsen) hayatlarında derin bir boşluğa neden olur. Fakat hikayenin bambaşka bir hal aldığı an, P’nin Lise’nin ölümünden sonra yetişkin bir bedende hayat bulup ‘gerçek bir insan’ olmaya çalışmasıdır. İnsanlarla nasıl iletişim kurması ‘gerektiğini’ bilmeyen P (Nikolaj Lie Kaas), ailesini oğulları olduğuna inandıramadığı gibi, yaşadığı şehre de aitliğini kanıtlayamaz ve göçmen statüsünde kabul edilip Ahmed ismini alır. Kendisi gibi çocukları seven Ahmed’i bekleyen en büyük sürpriz ise, yetişkinlerin onun çocuklarla oynamasına izin vermemesidir.
Bir yandan izlediğimizin ne kadar hayal ürünü olduğunu bilsek de her şeyin gerçekçiliğine kapılırız, öte yandan filmin kurduğu gerçek dışı algıyı oturtmakta zorlanırız. Sandgren, bu etkinin özellikle zaman zaman dış dünyayla iletişimimizde hissettiklerimizle paralel olmasını sağlar. Çünkü bir yandan ‘olması gerekenler’ varken, öte yandan sosyalleşerek geride bıraktığımız masum bakışa hasret duyarız. Farkında olmadan alıştığımız, zorunda kalarak öğrenmek zorunda kaldığımız büyük küçük her detay, şu an kurduğumuz her türlü iletişimi belirlerken, bunları en baştan öğrenmek zorunda kalan birini izlemek aslında her şeyin daha çok farkına varmamızı sağlar. Somut hiçbir şey göstermeden iki farklı ilişki üzerinden pedofiliyi ele almayı da başarabilen Truly Human, modern varoluşsal sancılardan sosyal ön yargılara kadar birçok yönüyle yine ve yeniden insanı anlatan başarılı bir Dogme filmi.
Dogme #21: Kira’s Reason: A Love Story – En Kærlighedshistorie (2001)

Dogme filmlerinin çoğunda çok karakterli bir hikaye üzerinden insan ilişkilerinin anlatıldığını gördük. Ole Christian Madsen’in etkileyici Dogme filmi Kira’s Reason: A Love Story – En Kærlighedshistorie ise odağını ana karakteri Kira’ya verir ve bize tek karakter üzerinden ‘normal’ iletişim kurabilmek adına üstünü medeniyet betonuyla örttüğümüz tüm o çığlıkları hatırlatır. Gerçekliği koruma ve estetiği öne çıkarmama seçimi nedeniyle çok az örneğine şahit olduğumuz, sinemanın en güzel silahı, yakın planlar, filmin genelinde korunan Dogme yalınlığına rağmen, Madsen’in özellikle başvurduğu bir teknik. Yönetmenin bizimle ‘yeniden’ tanıştırmak istediği Kira’yı daha iyi anlayabilmemiz, gözünün içine bakarak yüzleşebilmemiz için öne çıkardığı yakın planlar filmin gerçekliğinden hiçbir şey götürmediği gibi aksine hikayeyi capcanlı karşımıza çıkarır, bizi bir yanılsamanın değil gerçeğin içine davet eder. Fakat estetik tercihler ve Dogme kuralları ilişkisinde baştan çizilmiş çelişki, belki de filmin en göze çarpan esnekliği olarak bu teknik ayrıntıyı düşünmeye itebilir bizi pek tabii.
Akıl hastanesinde geçirdiği iki yılın ardından ailesine, evine, eşi Mads’e (Lars Mikkelsen) ve çocuklarına dönen Kira (Stine Stengade), eski ‘normal’ hayatına dönmeye çalışır, fakat sosyal hayata uyum sağlamakta ve toplumun ‘gerektiği’ gibi ‘fonksiyonel’ olmakta sıkıntı çeker, tıpkı çevresinin tersini umduğu ama ‘beklediği’ gibi. Kira, zamanla, Mads’in ev için tuttuğu yardımcı ile aralarında bir ilişki olduğunu düşündüğünde, çocuklarıyla gittiği yüzme havuzunda veya alkol alırken duygu durum bozuklukları yaşar ve sorunlara yol açar. Çocukları dahi ondan çekinirken Mads onun yanında olmaya çalışır, fakat Kira’nın giderek artan ‘dengesiz’ davranışları ve yoğun duygu dışavurumları hem beklentiler dahilinde yaşamak ‘zorunda olan’ kendisi için hem de ‘bekleyenler’ için büyük zorluklar çıkarır. Yine de kendisini anlamak, yaşananları telafi etmek ve bir şekilde devam etmek onun elindedir.
İnsan, sosyal hayatını belli bir ‘mantığa’ ve bunun dahilinde bireyin sürdürme ‘zorunluluğu’ bulunan fonksiyonellik üzerine kurmuştur, bu durumda ’irrasyonel’ olarak nitelendirilmiş ‘delilik’, ‘zihinsel engellilik’ gibi sıfatlar ‘farklı ve uyumsuz’ davranışlara bir kılıf olacak şekilde meşrulaştırılmış, halkanın içine uymayanları ötekileştirmek için kullanılmıştır. Burada da örneğini gördüğümüz Dogme filmlerinin özellikle bu sorunsalın kıyısında dolaştığını, modern insanın medeniyet çerçevesi içinde sürekli rastlaştığı varoluşsal sancılarına yoğunlaştığını görebiliriz. Kira’s Reason: A Love Story de, ‘normal’ ve ‘sakin’ kalarak çevresine ‘ayak uyduramayan’ bir kadının üzerinden bu modern toplumun ikiyüzlülüğünü hatırlatır bize. Gösterdiği bu sancıları felsefi bir boyuttan çok psikolojik bağlamda inceleyip sonunda bir dışavurumla toparlayan film, ele aldığı konuya açtığı bakış açısının ve tekniklerinin gerçekliğiyle bizi ev içi tartışmalara maruz kalan bir misafir gibi hissettirir; karşıt karakterlerine bir yargı yüklemeden kararı ‘her zaman olduğu gibi’ bize bırakır ve aslında aynayla yüzleşme, kendimize dönme şansı yaratır.
Dogme #28: Open Hearts – Elsker dig for evigt (2002)

Hem 2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Danimarka Filmi, hem Aşk Üzerine Yapılmış 10 Büyülü Avrupa Filmi, hem de 2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 12 Aşk Filmi listelerimizde kendine yer bulan Open Hearts – Elsker dig for evigt, hem Danimarka’nın hem de Dogme 95 sertifikalı 28. film olarak hareketin en başarılı yapımlarından biri. Hævnen (2010) ile ismini gönlümüze daha da derinden kazıyan Susanne Bier, bizlere unutulmaz bir aşk hikayesi sunar ve Dogme 95 kuralları hakkında bizi en çok şüpheye düşürdüğü yer de romantik drama türüne bu kadar yakın oluşu olur. Fakat filmi tüm benzerlerinden, özellikle de konu itibariyle çağrışım yapmadan duramadığımız Lars Von Trier’in 1996 yapımı Breaking the Waves’inden ayıran nokta kesinlikle apaçık gerçekliğidir. Yine Dogme 95 estetiği çerçevesinde neredeyse belgesel gerçekçiliğine yakın bir biçimde ele alınan hikaye ve aynı şekilde derin çizilen karakterler, filmin bu eğilimini büyük ölçüde kurtarır. Sanki hayatlarında büyük bir dönüm noktası yaşayan gerçek insanların belli bir zamanına tanık olduğumuz Open Hearts, Susanne Bier’in de tüm kurallara rağmen yönetmenliğindeki inceliği görmemizi engelleyemediği en güzel filmlerinden biri kuşkusuz.
Evlenmeye karar veren ve aşklarının en güzel günlerine tanık olduğumuz Joachim (Nikolaj Lie Kaas) ile Cecilie’in (Sonja Richter) bir arada tutmak istedikleri hayatları, görünmez bir araba kazası ile tamamen planlanan yoldan çıkar. Arabanın şoförü Marie (Paprika Steen) ve annesiyle yaptığı tartışma yüzünden dolaylı olarak kendini kazadan sorumlu tutan Stine (Stine Bierregaard) çaresizce hastanede beklerken, Marie’nin doktor eşi Niels (Mads Mikkelsen) de hem onlarla hem de Cecilie ile ilgilenir. Hayati tehlikeyi atlatan Joachim’in her daim yanında olmak isteyen Cecilie, boyundan aşağısı felçli ve yardıma ‘muhtaç’ bir şekilde yaşaması gerektiğini öğrenen genç adam tarafından kendinden uzaklaştırılır. Cecilie ulaşamadığı sevgilisine olan aşkından vazgeçemezken, zor anlarında ona yardım eden Niels ‘te de aradığı teselliyi bulur. Ailesini çok seven, fakat Cecilie ile de beraber ısırdıkları elmalarıyla kurmaya başladıkları güçlü bağı kaybetmek istemeyen Niels de ikili bir hayat yaşamaya başlar. Dahil olan herkesin ilişkileri etkileyen bu kaza, yeni kararlarla yeniden çizilmeye iter hayatları.
Geri dönüşü olmayan bir olayın yarattığı güçsüzlüğü, arada kalışı, tutkuyu, aşkı ve dramı, hayatın ta kendisi gibi iç içe veren Open Hearts, karakterlerine hiçbir yargı yüklemeden, hayatlarının akışlarına tanıklık etmemizi sağlar yalnızca. Belki hiçbir şey umulduğu gibi olmaz sonunda, ama hayat bir şekilde kendi yolunu bulur ve bize de kendimize en uygun kararı vermek düşer, yanlış ya da doğru. Yine insan ilişkilerinin yarattığı en karmaşık düğümlerden birini incelemek adına pencere açan Susanne Bier imzalı bu yapım, en güzel Dogme filmlerinden biri olarak eminim daha çok kez karşınıza çıkacaktır.
Büşra Şavlı
62 yazı · 1993 yılında İstanbul'un sıkışık binaları arasında doğdu ve çocukluğunun büyük bir kısmını Antalya'da geçirmiş olsa da hala kaybetme korkusuyla denize her girdiğinde saatlerce çıkmadan denizkızcılık oynamakta ısrarcı. Bit pazarından aldığı küflü zenit makinesiyle 15 yaşında fotoğrafa başladı ve zamanla sıkıcılaşmasına izin vermemek adına tutkusunu hobi olarak korumaya gayret etmekte. Sinematografiye olan büyük ilgisini ise sinema okumaya bahane olarak kullandı ama sektörde yer kapmaktan çok okumaya kapılıp üstüne bir de psikoloji çift anadalı yapıverdi. Genel olarak senaryo yazımı, film okumaları ve psikoloji öğrenimi üzerine yoğunlaşmış olsa da sol gözü -sağ bozuk çünkü- hala vizörün arkasından izlemeye çalışıyor dünyayı.
Yazarın diğer yazılarını gör →