İçeriğe geç
· 8 dk okuma

Diktatörler Hakkında Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Film

Diktatörler Hakkında Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Film

Tarih boyunca emsallerini farklı coğrafyalarda, farklı kimliklerle gördüğümüz diktatörler ve körü körüne bağlandıkları otoriter, totaliter rejimlerini bugün hala sözde demokrasinin bir sonucu olarak görmekte olan, bizzat yaşamak zorunda bırakılan insanlığın temsilcileriyiz. Biz de bu vesileyle gücün gerçek anlamının başkalarının yaşamlarını, fikirlerini, ideolojilerini kontrol altına almaktan geçtiğini düşünen, bunun için meşru veya gayrimeşru her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmeyen diktatörlerin anlatıldığı ve mutlaka izlenmesi gereken 10 filmi sizler için derledik.

Diktatörler Hakkında Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Film

The Great Dictator (1940)

the-great-dictator-filmloverss

Charlie Chaplin’in hem yönetmenliğini üstlendiği hem de başrolde yer aldığı 1940 yapımı The Great Dictator, Hitler’e karşı doğrudan ve sert bir eleştiriyi parodi yoluyla yapan ilk film olma özelliğini taşır. Nazi Almanyası’nın ve Nazizm’in fırtına öncesi sessizliği yaşadığı bir dönemde çekilmesiyle zamanının çok ötesini gören ve gözler önüne seren The Great Dictator, Chaplin’in ilk sesli filmi ve gişedeki en başarılı filmi olmasıyla da dikkatleri üzerine çeker. Hicvi, politik aktivizmin bir aracı olarak kullanmayı her daim ustalıkla başaran Chaplin, Hitler ve Nazi Almanyası’nın icraatları henüz tam olarak gün yüzüne çıkmamışken başta faşizm olmak üzere Benito Mussolini, Nazizm ve Yahudi aleyhtarlığını sert bir dille eleştirir. Filmde hem acımasız faşist bir diktatör olan Adolf Hitler’e hem de zulme uğrayan Yahudi bir berbere hayat veren Chaplin, filmin sonundaki yaklaşık 4 dakika süren bitiş konuşması ile hafızalara bir kez daha kazınmıştır. Hal böyle iken, The Great Dictator’ın gösterime girdiği dönemde Almanya’da yasaklanması da şaşırtıcı bir durum değildir. Kaldı ki Chaplin 1964’te yayımlanan otobiyografisinde, Nazi toplama kamplarının ve burada yapılanların korkunçluğunu bu denli bilemediği için The Great Dictator’ı çekebildiğini dile getirmiştir.

Ivan the Terrible (Part 1 – 1944 & Part 2 – 1958)

ivan-the-terrible-part-1-filmloverss

Korkunç Ivan olarak nam salmış, kendi oğlunu bile öldürecek kadar gözünü kör eden hırs ve intikam duygusuyla tanınan acımasız bir lider, ilk Rus Çarı IV. Ivan’ın etrafında dönen filmin yönetmenliğini Sergei Eisenstein üstlenir. İki ayrı bölümden oluşan ve sinemasal açıdan görkemli bir şölen sunan Ivan the Terrible, kendini çar ilan eden Ivan’ın kaybedilen Rusya topraklarını geri kazanmak adına girişimlerde bulunmasını, Tatarlara karşı acımasızca tutumunu, bir diktatörün hangi boyutlara ulaşarak kendi sonunu hazırladığını tam anlamıyla gözler önüne serer. Ivan’ın sonunu konu alacak bir üçüncü bölümün de çekilmesi planlanır; ancak ikinci bölüm zaten Ivan’ı bir “zalim” olarak gösterdiği gerekçesiyle, kendini her daim Ivan ile özdeşleştiren Joseph Stalin tarafından Rusya’da yasaklanmıştır. Nitekim 1946’da başlayan üçüncü film hazırlıkları, ikinci filmin yasaklanmasından sonra askıya alınır. İkinci filmin Stalin’in ölümünden sonra 1958’de, Eisenstein’ın da ölümünün 10. yıl dönümünde gösterilebildiği düşünülürse; üçüncü bölümün çekilen kısımlarına el koyulması, hatta bazı kısımların yok edildiğinin düşünülmesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Viva Zapata! (1952)

viva-zapata-filmloverss

Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödüllü yazar John Steinback’in senaryosunu kaleme aldığı 1952 yapımı western tarzındaki Viva Zapata!’nın yönetmen koltuğunda Elia Kazan’ı görürüz. Meksika Devrimi’nin öncülerinden Emiliano Zapata’nın, yozlaşma ve baskıcı rejimin Meksika’daki ismi Porfirio Diaz’a karşı verdiği büyük mücadeleyi gözler önüne seren Viva Zapata!, Anthony Quinn ve Marlon Brando’nun oyunculuklarıyla perçinlenir. 30 yılı aşkın bir süre diktatörlüğünü sürdüren Diaz’ın ardından başa geçen Madero, Madero’yu öldürüp yönetimin yeni gücü olan Huerta ve Huerta’yı yerinden eden Zapata ile Pancho Villa’nın hikayesi, ezilen ile ezenin arasındaki o ince çizgiyi de gözler önüne serer. Yakındıkları geçmişe sünger çekip, geleceği yeniden inşa etmek adına birlikte büyük adımlar adan Zapata ile Villa ikilisi, ülkenin bekası için bir yol ayrımına girer; bu da Zapata’yı gücün ihtişamı ile rotasını değiştirme noktasına getirecektir.

O thiasos (1975)

kumpanya-filmloverss

Theodoros Angelopoulos’un yazıp yönettiği 230 dakikalık epik filmi O thiasos (Kumpanya), yakın Yunan tarihini gözler önüne seren üçlemenin ikinci filmidir. Filmin hikayesi ise gezici bir tiyatro kumpanyasının, 1939 ve 1952 yılları arasında popüler erotik drama türündeki Kadın Çoban Golfo adlı oyunu sergilerken yaşamlarının nasıl değiştiğini anlatır. Yunanistan’ın her adasını, köyünü, kasabasını kapsayan bu uzun turne; Metaxas’ın faşist diktatörlüğünü, İtalyanlara karşı açılan savaş, Nazi işgali, sağ ve sol gruplar arasında vuku bulan Yunan İç Savaşı ile İngiltere ve Amerika’nın Yunanistan’ı siyasi anlamda yönlendirme çalışmalarını kapsar. Angelopoulos’un linear bir olay örgüsü ile anlatmadığı Kumpanya, Yunan mitolojisi ile yakın tarihini harmanlarken sinematografisi ve senaryosuyla da yalnızca Yunanistan İç Savaşı’na değil, tüm insanlığı ilgilendiren bir hususa dikkat çekmiştir. Ayrıca Kumpanya başta Berlin Film Festivali’nde aldığı Interfilm ödülü olmak üzere pek çok festivalden toplam 11 ödülle dönmüştür.

The Killing Fields (1984)

the-killing-fields-filmloverss

The Killing Fields (Ölüm Tarlaları) adından da anlaşılacağı üzere 1976-79 yılları arasında iktidarı ele geçiren Kamboçya Başbakanı, Kızıl Kmerler adlı gerilla teşkilatının kurucusu, okulları kapatıp herkesi pirinç tarlalarında çalışmaya zorlayan Pol Pot’un gerçek hikayesini anlatır. Bir başka deyişle, cinsiyet ve yaş ayrımı yapmaksızın azımsanamayacak kadar önemli sayıda insanı, önce eğitim-öğretimden vazgeçip yeni bir amaç uğrana işlevini sürdürdüğü okullarda işkenceye maruz bırakan, sonra da iktidara karşı olduklarını ‘itiraf ettirip’ suçlu ilan ederek ölüm tarlarına gönderen Pol Pot’un hikayesi yansıtılır. Roland Joffé’nin yönetmenliğini üstlendiği film, Kızıl Kmerlere esir düşen New York Times gazetesi muhabirlerinden Kamboçyalı Dith Pran ve Amerikalı Sydney Schanberg’in zorlu koşullar altında özgürlük ve yaşam için verdiği mücadeleyi ele alır. Nitekim aklın sınırlarını zorlayan hikayelerin, diyalogların, güven ve korku hissinin, şiddet patlamalarının ve ümitsizliğin beyazperdeye yansıtılmasındaki başarısı ile The Killing Fields, 3 Oscar ve En İyi Film dahil olmak üzere 8 BAFTA ödülünün de sahibi olmuştur.

The Offical Story (1985)

the-official-story-filmloverss

Luis Puenzo’nun yönetmenliğini üstlendiği The Official Story (La historia oficial), Arjantin’de 1974-1983 yılları arasında hüküm süren antikomünist devlet terörünü, Kirli Savaş dönemini, bir tarih öğretmeninin gözünden anlatır. Kirli Savaş süresince komünizm ve sosyalizm sempatizanı olduğu düşünülen on binlerce kişi, sözde demokratik girişimlerin bir sonucu olan askeri darbelerle öldürülür; yaklaşık 13000 kişi de kaybolur. İşte The Official Story o dönemde kaybolan -ya da kaybolduğuna inandıkları- çocuklarını bulmak için yıllarca mücadele veren ailelerin bir yansımasıdır aslında. Gerçekleri henüz göremeyen –belki de görmek istemeyen- tarih öğretmeni Alicia da evlat edindiği dünyalar tatlısı kızının ailesini aramaya başladığında, gerçeklerin girdabında boğulacağını bilmemektedir. Cumartesi Annelerini ve derin acılarını hatırlatan bu hikaye görüldüğü üzere pek de yabancı değildir. En İyi Yabancı Film Oscarı’nın da sahibi olan The Official Story, senaryosu ve gösterişten uzak ama etkileyici diliyle isminin derin manasını başarıyla üzerinde taşır hiç kuşkusuz.

Downfall (2004)

der-untergang-filmloverss

Olivier Hirscbiegel’in 1945 yılı Nazi Almanyası’nı ve Adolf Hitler’in son 10 gününü Hitlerin son sekreteri Traudl Junge’nin gözünden anlatan filmi Downfall (Der Untergang), Inside Hitler’s Bunker adlı kitaptan uyarlanır. Berlin’in düşüşünü gözler önüne seren film, II. Dünya Savaşı’nın hassasiyetini hala koruduğu gerekçesiyle Almanya’da pek çok tartışmaya gebe olur. Almanya’yı ve eleştirmenleri ikiye ayıran Downfall; kimilerine göre Hitler’i fazlasıyla insanileştirilir hatta intiharına sebebiyet verecek gücünü ortaya çıkarır, kimilerine göreyse Hitler’in yaptıkları birebir yansıtılamamıştır, hiçbir filmin bu konuda yeterli olamayacağı gibi. Tüm bu görüşlere karşın Hirschbiegel ise filminde, yenilgiyi kabul etmemesiyle sokaklara bulaşan insanlığın kanını sığınaklara hapsetmeye çalışan Hitler’in yaşadıklarını ve yaşattıklarını tam olarak yansıtmak adına görgü tanıkları ve hayatta kalanların anılarına bizzat yer vermeyi tercih etmiştir.

The Last King of Scotland (2006)

the-last-king-of-scotland-filmloverss

2006 yapımı Kevin Macdonald imzalı The Last King of Scotland, 1971-79 yılları arasında devlet başkanlığı yapan ve uyguladığı baskıcı rejim ile pek çok insanın ölümüne sebep olan Ugandalı asker Idi Amin’in hikayesinin etrafında döner. Uganda’da meydana gelen ihtilali fırsat bilen İngiltere’nin yardımıyla ülkenin yönetimini ele geçiren Amin’in yolu bir kaza sonucu İskoçyalı genç doktor Nicholas Garrigan (James McAvoy) ile kesişir. Büyük bir maceranın peşinden giderek kendini Uganda’da bulan Nicholas, İskoçya’ya hayranlık duyan Amin’in özel doktoru olur. Başlarda her şey yolunda giderken ve halkın sevgisini kazanmışken, içindeki korkuların gün yüzüne çıkmasıyla Amin delirmenin eşiğine gelir. Herkesin kendisini öldürmek istediğini düşünen Amin elbette bu korkularıyla yüzleşmek için başta İngilizler olmak üzere insan haklarını ihlal etme noktasına varan bir zulmün başı olur. Şiddet dozu yüksek, dili ağır bu filmde Idi Amin karakterine hayat veren Forest Whitaker’ın bir diktatörün portresini çizmedeki başarısı haliyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını da beraberinde getirir.

12:08 East of Bucharest (2006)

east-of-bucharest-filmloverss

Takvimler 22 Aralık’ı gösterdiğinde, Romanya’da devrimin gerekleşmesi ve diktatör Nikolay Çavuşesku’nun bir helikoptere binip kaçmaya çalışmasının ardından tam 16 sene geçmiştir. Yerel bir televizyon kanalının sahibi Jderescu, yaklaşan Noel tatilinden pek hoşnut değildir ve bunu bir fırsata dönüştürmek adına tarihle yüzleşme zamanının geldiğine inanır. Yola çıkmak için geriye yalnızca şu soruyu sormak kalır: “Bu küçük kasabada devrim oldu mu?” Canlı yayının başlamasıyla ritmini yakalayan film, devrimin o ihtişamını tekrar yaşatmak yerine daha büyük bir sorunu ortaya çıkarır: Devrim Bükreş’in devrimidir; çünkü devrim önce metropollerde başlayıp sonra kenar mahallere yayılır. Gerçekten öyle midir? Tarihin yalnızca bir takvim yaprağından ibaret olmadığını, harekete geçmek için el-ayak koordinasyonundan ziyade ruhun ön planda olduğunu vurgulayan, öz eleştiriyi bir durum komedisiyle anlatan ve mutlaka izlenmesi gereken bir film Bükreş’in Doğusu. Bu noktada yönetmen koltuğunda gördüğümüz ve dokunuşlarıyla ince bir zeka ürününe imza atan Corneliu Porumboiu’nun, Cannes Film Festivali’nden Altın Kamera ödülü ile döndüğünü de hatırlatalım.

Katyn (2007)

katyn-filmloverss

Andrzej Wajda’nın yönetmenliğini üstlendiği Polonya yapımı Katyn, isminin arkasında durarak SSCB lideri Josef Stalin’in emriyle 1940’ta gerçekleştirilen Katyn katliamını konu alır. Andrzej Mularczyk’in kaleme aldığı Post Mortem: The Story of Katyn adlı kitaptan uyarlanan film, Katolik Polonya ile Ortodoks Rusya arasında süregelen yüksek gerilimin izlerini taşır. 1918’de Lenin tarafından bağımsızlığı kabul edilen Polonya geri adım atmaz, dahası Rusya’nın iç savaşını kendi lehine çevirmek için girişimlerde bulunur ve bu girişimler Katyn Ormanında 22.000 Polonyalı asker ve sivilin başlarına sıkılan tek kurşunla katledilmesine sebep olur. Filmde olay örgüsü, Stalin’in emriyle infaz edilen kurbanların anneleri, eşleri ve kızlarının -yani kadınların- gözünden anlatılır. Almanya-Rusya ittifakından dolayı bir süre Hitler ve Stalin arasında kalan Polonyalıların etrafında dönen Katyn, 17 Eylül 2007’de, Sovyet Rusya’nın 1939’da Polonya’yı işgal etmesinin yıl dönümünde prömiyerini gerçekleştirir ve 80. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film Oscar’ına aday gösterilir.


Damla Durmaz

Damla Durmaz

166 yazı · 1989 yılında Denizli’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapmakta. Güne müzikle başlar, günü müzikle kapatır. Gece yaşamayı, gündüz uyumayı sever. Sinema ile dünyayı unutur haliyle. Tüm bunlardan artakalan vaktinde ise küreselleşmeye inat azimle akademisyen olmaya çalışır.

Yazarın diğer yazılarını gör →