Deux Jours, Une Nuit – İki Gün Bir Gece
Sinema dünyasının en popüler ve başarılı kardeşlerinden Dardenne Biraderler, yeni filmleri İki Gün Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit) ile kendi filmografilerine ve sinemaya bir kilometre taşı eklemiyorlar belki ama kendi stilleri içinde yine tutarlı bir projeye imza atmayı başarıyorlar.
Sandra, çalıştığı yerde işten çıkartılmak üzere olan bir kadındır. Çalıştığı kurum, içinde olduğu ekonomik sıkıntılardan ötürü ya Sandra’yı işten çıkartacaktır ya da çalışanlarına ikramiyelerini ödeyemeyecektir. Yaşadığı bir depresyon sonrasında ara verdiği işine tam dönme arifesinde gelen bu haberin ardından, patron; kararı çalışanlara bırakmıştır ve 16 kişiden 14’ü ikramiyelerini tercih etmiştir. Patronundan yeni bir oylama için iki gün daha süre alan Sandra, iş arkadaşlarının fikirlerini değiştirmek için yoğun bir çaba içine girecektir.
Marion Cotillard’ın bugüne kadar hayat verdiği en acınası karakterlerden olan Sandra, anlık duygusal değişimler yaşayan ve bir an pes edip sonraki saniye yeniden gaza gelebilen bir yapıda. Kocasının desteği ile teker teker iş arkadaşlarına gidip oylamada kendisi lehinde oy kullanmaları istiyor ve biz de bu noktada çeşitli insan manzaralarıyla ve onların aldıkları kararı veriş süreçleriyle karşılaşıyoruz. Dardenneler bu film ile Cannnes’da yarışıp festivalden ödül alamadan ayrıldılar. Özellikle oldukça spesifik işlerin yarıştığı bu sene bu filmle ödül almaları süpriz olabilirdi çünkü çok yüksek vaatleri bulunmuyor filmin. Sade ve yalın tarzıyla kişisel bir öyküyü aktarıyor. Filmin en düzgün ve takdir edilesi yönü ise finali. Başlangıçtan itibaren dikkati bir dakika bile kaybettirmeden kendisini izleten film, sonu açık bırakarak politik davranan filmlerin aksine çok net ve doğru bir final yapıyor.
Marion Cotillard gibi bir dünya güzelini, bu kadar yıpranmış ve çaresiz görmek üzücü olsa da, usta işi ellerden çıkan ve her saniyesiyle sinema dolu bir film olarak önem arz ediyor İki Gün Bir Gece.
Nuri Şimşek
138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.
Yazarın diğer yazılarını gör →