· 6 dk okuma

Deliliğin Sınırları: 5 Film ile Werner Herzog Sineması

Deliliğin Sınırları: 5 Film ile Werner Herzog Sineması

Sinema ve delilik dendiğinde çok değil birazcık düşünürsek aklımıza Werner Herzog, dolayısıyla Klaus Kinski ve dolayısıyla filmlerinin dışında, ilişkilerinin çılgınlığının gelir. Bu anlaşması, anlaması ve geçinilmesi zor iki adamın nasıl olup da bir araya geldiğini ve bir “dostluğu” sürdürdükleri de en az bu adamlar kadar anlaşılmazdır. Ancak bunu da yine en iyi Herzog’un aralarındaki ilişkiyi anlattığı “My Best Fiend (En İyi Düşmanım)” isimli belgesel ile bir nebze hissetmek mümkün sanıyorum ki.

60’lar ile sinemada genel olarak başlayan dalgalanma, John Cassavetes’in stüdyodan çıkıp sokağa kamerayı indirmesi, 68 ile başlayan protest sinema ve Amerikan bağımsız sinemasının yükselişi Almanya’da da karşılığını bulmuş ve bugün sevgi ve saygı ile andığımız bir grup Alman sinemacıyı sanata kazandıran Yeni Alman Sineması ortaya çıkmıştı. Rainer Werner Fassbinder, Wim Wenders, Volker Schlöndorff, Margarethe von Trotha gibi yönetmenlerin dahil olduğu bu ekolün bir üyesi de şüphesiz Werner Herzog idi.

1942 doğumlu yönetmenin sineması, zor kişiliğinin ve Kinski ile inanılmaz birlikteliğinin dışında, büyük hayalleri olan, olağandışı durumlarda kendini bulan, zor koşulların üstesinden gelmeye çalışan karakterler ile dolu, minör birer tarih çalışması gibi karşımızda duruyor. Herzog’un yaşamı da olağandışı durumlara olağandışı tepkiler ile, uçlarda yaşanmış bir hayat. Geçtiğimiz günlerde Türkçe’de de çıkan Buzda Yürüyüş kitabında anlattığı hikaye bunlardan sadece biri. Ünlü eleştirmen Alman sinemasının Gertrude Stein’ı Lotte Eisner’in öleceği haberini alan Herzog, bu gerçeği kaldıramaz ve bunun gerçek olmamasını ümit ederek sırt çantasını alıp Münih’ten yola koyulur. Paris’e kadar yürüyerek gidecek ve Eisner ölmeden ona yetişecektir; bir şekilde Eisner’in ölümünü erteleme çabasına girişmiştir. Herzog, deliliğinin yanı sıra, herkesi şaşırtacak hamleler de yapan, açık görüşlü bir yönetmen. Tom Cruise’un başrolünde oynadığı vasat aksiyon Jack Reacher’da karşımıza çıktığı gibi, son iki yılda dünyayı kasıp kavuran çizgi film Rick and Morty’nin ikinci sezonunda bir bölümdeki karakterlerden birine sesini de vermişti.

Karakter odaklı, mücadeleci hatta kavgacı bir sinema deneyimi sunan Werner Herzog’un deliliğin sınırlarında dolaşan sinemasını da 5 film ile özetlemeye çalışalım.

Aguirre, der Zorn Gottes (Aguirre, Tanrı’nın Gazabı) – 1972

aguirre

Aguirre, der Zorn Gottes, adından da anlaşılacağı üzere Aguirre isimli bir conquistador’u ve onun Tanrı’nın gazabı ile karşılaşışını anlatıyor. Kendisine El Loco yani çılgın denen ama kendini “Tanrı’nın Gazabı” takma adı ile tanıtan bu deli adam, Lope de Aguirre 16. yüzyılda yaşamış gerçek bir istilacı. Güney Amerika’da bir isyan başlatarak kendi ekibi ile efsane altın kent El Dorado’yu aramaya çıkan ve kendisine benzer yüzlerce adam gibi Tanrı’nın gazabı ile karşılaşan Aguirre’nin hikayesi, Kinski’nin minimal ama inişli-çıkışlı portresi ile can buluyor. Herzog’un kendini geriye çekerek, az diyalog ve az hareket ile deliliği ortaya çıkarma işini Amazon cangılına bıraktığı bu başyapıt, Werner Herzog’un en çok takdir edilen filmlerinden biri olma özelliğini sürdürüyor.

Aguirre, aynı zamanda Herzog-Kinski birlikteliğinin (mücadelesinin) başlangıç filmi. Werner Herzog ve Klaus Kinski’nin tanışması da enteresan. Kinski henüz genç bir aktörken, Herzog’un aile apartmanında bir daire tutuyor. İki genç sinema tutkunu orada tanışıyorlar. Yıllar sonra, Herzog Aguirre rolünün altından kalkacak kişinin Kinski olduğuna kanaat getiriyor. Kinski senaryoyu beğeniyor ancak filmin çekimi boyunca anlaşmazlık sürüyor. Herzog daha sessiz ve tehditkar bir karakter isterken Kinski çılgın ve vahşi bir portre çizmek istiyor. Çekimler sırasındaki bir tartışmadan -ki bunlardan bolca oluyor- sonra Kinski seti terk etmek isteyince, Herzog önce onu sonra kendisini vurmakla tehdit ederek Kinski’nin kalmasını sağlıyor. Bu arada filmin atmosferini muazzam bir şekilde yansıtan müziklerin Alman krautrock grubu Popol Vuh tarafından yapıldığını da belirtmeden geçmeyelim.

The Enigma of Kaspar Hauser (Kaspar Hauser Efsanesi) – 1974

kaspar-hauser

1820’li yılların sonunda genç ve akli olarak dengesiz bir adam, Kaspar Hauser, Nürnberg sokaklarında belirir. Tüm hayatını karanlık bir hücrede geçirdiğini iddia eden bu genç halkın ilgisini çeker ve halk tarafından bakılır. Ta ki trajik bir biçimde hayatını kaybedene dek.

Werner Herzog’un filmi The Enigma of Kaspar Hauser, bu hikayeyi kısaltarak ve “Herkes tek başına, Tanrı herkese karşı” alt ismi ile sinemaya taşımış. Hauser, 17 yaşını doldurana kadar tek bir adam tarafından beslenmiş ve karanlık bir hücrede tutulmuştur. Ona yürümesini ve birkaç kelime konuşmasını öğreten bu gizemli adam onu Nürnberg’e bırakır ve gider. Halkın ilgisini çeken Hauser önce bir sirkte “freak show” olarak sergilenir; sonrasında da, Profesör Daumer tarafından kurtarılır. Daumer onu topluma kazandırmak için elinden geleni yapacaktır.

Herzog bu film için yine Kinski kadar enteresan, çocukluğunu akıl hastenelerinde geçirmiş Bruno S. isimli bir oyuncu bulur. Bruno S., Kaspar Hauser kadar olmasa da oldukça kötü bir çocukluk geçirmiştir. 2010’da hayatını kaybeden Bruno S.’in ardından Herzog, “tüm filmlerimde çalıştığım oyuncular arasında en iyisi oydu; onun insancıllığına ve derinliğine yaklaşan biri olduğunu sanmıyorum.” demiştir.

Nosferatu: Phantom der Nacht (Vampir Nosferatu) – 1979

nosferatu-kinski

Werner Herzog, bu sefer bir uyarlama yapmaya girişmişti. Alman Dışavurumculuğunun ve korku sinemasının zirvelerinden, ilk Dracula uyarlaması olan Murnau başyapıtı Nosferatu, Herzog’un (ve vampiri oynayan Kinski’nin tabii ki) elinde bambaşka bir havaya bürünüyor. Jonathan ve Lucy Harker’ı canlandıran büyük usta Bruno Ganz ve Isabelle Adjani’nin de katkılarıyla elbette.

Klaus Kinski, en az Max Schreck kadar başka dünyadan gelmiş ve tedirgin edici bir hissiyat veriyor izleyiciye. Herzog’un Almanya sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak gördüğü Nosferatu’ya olan bir saygı duruşu niteliğindeki film, büyüleyici ve korkutucu sahneleri, karanlık renk paleti ve yine Popol Vuh’un başdöndürücü başyapıtı ile çekilmiş en iyi “remakelerden” biri. Filmin bir İngilizce bir de Almanca konuşulan iki versiyonu olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Fitzcarraldo – 1982

fitzcarraldo

İnsanın doğa karşısındaki çaresizliği, imkansızı gerçekleşmekte isteği ve hatta deliliği…  Amazon havzasındaki zengin kauçuk arazilerine erişmek için buharlı bir gemiyi yüksek ve dik bir tepeye taşımaya çalışan Fitzcarraldo’nun hikayesinde, filme de adını veren bu “uçuk” karakteri tabii ki yine Klaus Kinski canlandırıyor. Bir umumhane işleten metresi Molly (Claudia Cardinale) sayesinde aldığı buharlı gemi ile kauçuk işine girmek için hiçbir eksiği kalmayan Fitzcarraldo, tehlikeli yerlilerin bulunduğu araziye yolculuk ederken planını öğrenen ekibi tarafından yalnız bırakılıyor. Yerli ekibin yardımı ile kauçuğun olduğu bölgeye geçmek için iki nehir arasındaki tepeyi aşması gerekiyor.

Klaus Kinski’nin Aguirre ya da Nosferatu’ya göre, görece normal bir rol ile karşımıza çıktığı bu film, Fitzcarraldo’nun fikirleri ve emelleri ortaya çıktıkça daha da derinleşiyor. Amazon’da doğaya ve doğanın yıllar boyunca batıl inançlarını oluşturduğu farklı yerli gruplarına karşı bir “batılının” mücadelesini anlattığı filmde Kinski performansı, Herzog ise anlatımı ile devleşerek filmografilerinde önemli bir zirveye erişiyorlar.

Grizzly Man – 2005

grizzly-man

Werner Herzog çok iyi bir sinemacı. Ancak onu birçok yönetmenden ayıran önemli bir özelliği de var. Ayrıca, çok iyi ve orijinal bir belgeselci. Aslına bakarsak, belgeselleri ve kurgu filmlerinin konuları arasında büyük paralellikler var. Doğaya, insanlara, hayata karşı mücadele veren, kavga eden, onunla iç içe yaşayan deli, farklı, uç, çılgın ama gerçek insanların hikayelerine çeviriyor kamerasını yine Herzog.

2005 yapımı Grizzly Man’de de yine, belgeselci, doğa dostu bir çevreci olan ve ayılara karşı özel bir ilgi duyan Timothy Treadwell’in hikayesini anlatıyor. 2003 yılında kız arkadaşı ile birlikte bir boz ayı (grizzly bear) tarafından öldürülerek yenilen Treadwell’in hayatının son beş yılından görüntüleri, vahşi ayılarla ilişkisini ve onu tanıyanların Treadwell hakkındaki yorumları ile anlatıyor. Ayıları avcılardan koruyan ve bazı ayıların güvenini kazandığını söyleyen Treadwell’in mücadelesi birbirinden çok uzakta kalmış ama birbirine ait iki şeyi, doğa ve insanı yeniden bir araya getirme mücadelesi de aynı zamanda. Herzog, Treadwell’in duygusal yaklaşımını kendi yorumları ile filmine yansıtarak, doğa ve insan ilişkisine dair önemli bir not düşüyor tarihe.

Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →