Dardenne Kardeşler’in Gözünden Avrupa’nın Arka Bahçesi
Jean Pierre ve Luc, Belçika’nin Liege kentinde sırasıyla 1951-54 tarihlerinde doğmuşlar. Orta sınıf bir işçi ailenin çocuğu olmakta mütevellit çocuklukları ve gençliklerinin geçtiği dönemde birçok grev ve protestoya şahit olmuşlar. Bir anlamda dışarıdan bakıldığında refah seviyesi yüksek gibi gözüken Avrupa’nın merkezi bir yerinde kaynamakta olan kazanı bizzat yaşamışlar.
Jean Pierre, 17 yaşında drama okuluna giderek sinema ve televizyon eğitimi almış. Luc ise felsefe eğitimi görmeye karar verip farklı bir üniversiteye gitmiş. İki kardeş özellikle okuldan mezun oldukları dönemden sonra ciddi bir ekonomik sıkıntı yaşamışlar. Öyle ki bu dönemde üzerine okuduğu mesleği yapmak isteyen Jean Pierre bu amaçla para biriktirmek için bir fabrikada işçi olarak dahi çalışmış.
Ardından belirli bir para kazanıp istedikleri ekipmanları satın almaya başardıklarında ilk iş olarak siyasi belgeseller çekmeye başlamışlar. Çevrelerinde yaşanan huzursuzlukları ve insanların sefaleti gözler önüne seren birçok kısa ve uzun belgesel çekmişler. 1978’de başladıkları belgesel kariyerlerinde ilk kurgusal çalışmaları 1982’deki 55 dakikalık Leçons d’une université volante isimli bir filmi olmuş. Fakat ismi dışında bugün bu filmle ilgili her hangi bir bilgiye sahip değiliz. Bir sene sonra yani 1983’te bir tane daha belgesel çeken Dardenne kardeşler bundan sonra kariyerlerine yeni bir yol çizmeye karar verirler.
Dört yıl boyunca herhangi bir projeye imza atmayan ikili 1987’de on dakikalık Il court, il court, le monde isminde bir kısa film çekerler. Her ne kadar başarısız bulunsa da bu yönetmenleri yıldırmaz. 1987’de Falsch, beş yıl sonraysa Je pense à vous filmini çekerler. Sonuç yine oldukça kötüdür. Kurgusal arenada istediklerini aktarabilme konusunda ciddi sıkıntı yaşamaktadırlar. Bunun ardında dört yıllık bir sessizliğe bürünürler fakat bu sefer geri döndüklerinde ellerinde tüm dünyada çok ses getirecek bir yapım vardır, La promesse. Film onlarca festivalden ödül alır ve yönetmenlerin isimleri, yarattıkları kendilerine has tarzlarıyla bir anda büyük bir üne kavuşur.
Ardından çektikleri Rosetta, Le Fils, L’enfant, Le silence de Lorna ve Le gamin au vélo ile aralarında ufak dalgalanmalar olsa da oldukça stabil bir filmografi yaratırlar. Son olarak 2014’te çektikleri ve yine birçok festivalden ödülle dönen son filmleri Deux jours, une nuit kendilerine has tarz ve kalitelerini aynen devam ettirdiklerini bir kez daha gösterdi. Deux jours, une nuit’nin eleştirisini okumak için tıklayınız.

La Promesse (1996)
Dardenne kardeşlerin aslında dördüncü uzun metrajlı filmleri olan La Promesse, yönetmenlerin uluslararası arenada adlarını ilk duyurdukları yapım olarak dikkat çeker. Senaryosunu da birlikte yazdıkları eserin birçok ilki vardır belki ama en önemlilerinden biri, sonraki üç filmlerinde önemli rolleri istisnasız üstlenecek olan Olivier Gourmet’nin yönetmenlerle ilk işi olmasıdır.
Kaçak göçmenleri Belçika’ya yerleştirerek onları kendi inşaatında çalıştıran Roger ve oğlu Igor’un hikayesini anlatan film, ilk başlarda bir göçmen sorunu gibi başlasa da sonunda her zaman olduğu gibi yine varoluşla ilgili bir meseleye doğru evrilir. Distopik, Avrupa’nın arka bahçesi atmosferinde yaşam savaşı veren göçmenler ve oradaki Belçikalılar arasında oldukça garip benzerlikler vardır. Ama içinde bulundukları sistem tamamen farklıyı ötekileştirme üzerine kurulu olduğundan kurumsal olanda bir birlerinden çok farklıdırlar. Bu açıdan Igor ile Assita arasındaki ilişki her türlü kalıp ve kurumsallığın ötesinde hümanizm temeliyle gerçekleşir. Ötekileştirilmeyi kabullenmiş olan Roger için gerçeği söylemek pek bir şey ifade etmemesine karşın Igor için durum bu bahsettiğimiz temelden dolayı çok daha farklıdır.
“La Promesse’te özellikle, farklı yaklaşımlara açık ve bizim fikirlerimizi can kulağıyla dinleyen profesyonel arkadaş gruplarıyla çalışmak istedik. Ses kayıt ve kostüm dışındaki tüm ekip bizim yakından tanıdığımız dostlarımızdı ve bu film hepsinin ilk deneyimiydi. Ama biz onlara tamamen güvenmiştik ve onlar da bu güvenin verdiği rahatlıkla oldukça iyi bir iş çıkardılar. En nihayetinde La Promesse, tam anlamıyla kendi filmimiz olarak betimleyebileceğimiz ilk yapımımızdı. Her konuda inanılmaz özgürdük ve bu da ortaya çıkan şeyin eksiksiz bir şekilde bize ait olması anlamına geliyordu. Özellikle baba oğlun kadınlarla birlikte barda şarkı söyledikleri sahne çoğu kişiyi şaşkına çevirmişti çünkü bu müthiş bir bağımsızlığın çığlığı gibiydi, istediğimiz her şeyi yapabilirdik.”
Rosetta (1999)
La Promesse’le birlikte yükselişe geçen kariyerlerinde, yine senaryosunu Dardenne kardeşlerin kendilerinin yazdıkları bir sonraki film, Rosetta, özellikle başroldeki Émilie Dequenne’in herkesin ağzını açık bırakan performansıyla öne çıkan bir yapım. Üstelik genç oyuncunun henüz ilk profesyonel işi olmasına karşın. Elbette bu filmdeki inanılmaz performansından sonra Dequenne’in birçok geniş çaplı projede rol almaya başlaması kaçınılmaz oldu.
Film, alkolik annesiyle birlikte bir kamp bölgesindeki karavanda yaşayan genç Rosetta’nın iş bulma çabasını anlatıyor diyebiliriz kısaca. Tabii mevzu aslında bu kadar değil. Çünkü Rosetta’nın derdi aslında para kazanmak değil. O, bir iş bulup tıpkı diğer insanlar gibi normal bir hayat sürmek istiyor. Fakat içinde yaşadığı toplum ve sistem öylesine dışlamacı ve acımasız ki aslında yaşamak için alınan her nefes bir lüks hatta ve hatta aslında ölebilmek de bir lüks. Avrupa’nın merkezindeki Belçika’da böyle bir distopya yaratıyor işte yönetmenler.
“Filmi çektiğimiz zaman ilk amacımız mücadeleci, savaşçı bir kadın portresi yaratmaktı. Öyle biri ki eğer bir iş bulup topluluğun bireylerinden biri haline gelemezse öleceğine inanıyor. Haliyle bunu aktarabilmek için kamerayı onun kafasının içine kurabilmek zorundasınızdır. Burada en başta önemli olan öldürmek ya da öldürmemek, intihar etmek ya da etmemek arasındaki o ahlaki ikilemi yakalayabilmekti. Ve elbette ki topluma ve işsizliğe dair de bazı düşüncelerde kendine bu açıdan yer bulacaktır ama biz çekerken özellikle buna da değinmeliyiz gibi bir yaklaşım gütmedik. Yani evet filmin ana hikayesi işsizlikle alakalı bir konu ama bu, anlatmayı seçtiğimiz şey açısından olmak zorunda olmayan bir şeydi. Önemli olan kadındı.”
Le Fils (2002)
Dardenne kardeşlerin senaryosunu yine birlikte yazdıkları film, Olivier Gourmet’yle birlikte çektikleri üç filmin son halkası. Ve bu efsane sona yakışır şekilde, oyuncu, Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü filme kazandırmış. Ayrıca filmden bağımsız olarak yazar Michel Rostain’ın 2011’de basılan aynı adlı ödüllü bir romanı vardır. Bunun söylememin sebebi filmle doğrudan bir bağlantısı olmamasına karşın içerdiği alt metin olarak bazı organik benzerlikler taşıması.
Kendini, ötekileştirilerek dışlanmış ve cezalandırılmış çocukların topluma geri kazandırılması için meslek öğretme işine adamış Olivier’nin geçmişindeki çok büyük bir kırılma noktasıyla bir ilişkisi olan Francis’le karşılaşması üzerine kurulu olan yapım, her zamanki gibi yine yarattığı oldukça sıra dışı bu olay örgüsünü belirli çatışmalar ve hümanist alt metin yoluyla birlikte işliyor. Olivier’nin Francis’e karşı tutumundaki girift olay örgüsü ve Olivier’nin kendi hayatına dair yaptıkları üzerinden her iki tabloyu da bir kaybetmişlikle süsleyen yönetmenler distopik atmosferlerini yaratmayı da ihmal etmiyorlar.
“Le Fils aslında yaratım aşamasındaki en farklı filmlerimizden biriydi.Filmin birçok sahnesini belgesel mantığıyla değerlendirebilirisiniz (tıpkı diğer filmlerimiz gibi) diğer sahneleri de mevcut alt metinle ele alıp filmin genel bir okumasını yaparsınız. Fakat bu filmde şöyle bir farklılık vardı, Olivier ve Francis arasındaki ilişkiyi anlatırken bazı bölümlerde şimdi Olivier şunu yapsın diyorduk. Bu elbette ki belgeselde yapamayacağınız bir şey. Ama neden onu yapması gerektiğine dair bir fikir ya da seyirci açısından okuma yapabileceği bir alt metin de yoktu. Diğer filmlerden en büyük farkı buydu Le Fils’in. İçerisinde birçok belgeseldeki tahmin edilemezlikle kurulmuş kurgusal sahne vardı ve bu sahneler için kurgu ya da gerçek diyemiyordunuz. Bu kesinlikle başka bir şeydi.”
L’enfant (2005)
L’enfant özellikle oyuncu kadrosu olarak her halde Dardenne kardeşlerin filmografisindeki en bütüncül filmlerden biri. Öyle ki La Promesse’deki küçük bir çocuk olan Jérémie Renier burada orta yaşlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Rosetta’daki Fabrizio Rongione ve yönetmenlerin gedikli oyuncusu sıfatını artk iyice hak eden Olivier Gourmet’de filmde kendilerine yer bulmuşlar.
Sofia ve çocukları üzerinden aslında Bruno’nun hikayesini anlatıyor film. Çocuğa sahip olmakla birlikte bir baba figürü olması beklenen Bruno bu anlayışın neredeyse tam zıttı olacak şekilde çocukça davranmakta ve haliyle aldığı kararlar da bu yönde olmaktadır. Öyle ki sonunda kendi çocuğuyla alakalı oldukça çarpıcı bir karara kadar evrilir bu durum. Bu açıdan aslında hayata karşı tutunamamış bir serserinin hikayesi gibi duran film aslında özellikle finaliyle birlikte Bruno’nun olgunlaşması ve değişmesi üzerine kurulu. Bir anlamda onu baba yapan şey dünyaya gelen çocuğu değil kendi hayatına dair yaşadıklarıdır.
“Bu filmi yaparken özellikle daha öncekine göre çok daha güçlü bir şekilde takıntı haline getirdiğimiz konu, filmin bir sosyal gerçekçilik bakışı içinde kategori edilmesiydi. Yani insanlar filmi gördüğünde “Ah evet, işte bir sosyal gerçekçilik filmi!” diyebilirlerdi, işte biz bunu kırmak istedik. Bu yüzden de bu filmde özellikle ikili ilişkiler ve karakterlerin kendi doğalarına dair düşünceler önceki yapımlara göre daha ağır basıyor. Tabii burda şöyle bir sıkıntı vardı. Bugüne kadar hiç Bruno gibi biriyle karşılaşmamıştık. Elbette, özellikle Rosetta ve Le Fils’i çekerken bize ilham verecek, farklı bir bakış açısı sunabilecek insanlarla tanışmıştık ama arada belirgin bir fark vardı. Bunu hikayeyi sanayi dışındaki hayata odaklanarak, bir anlamda bildiğimiz alana çekerek çözmeye çalıştık ve işe yaradığını düşünüyorum.”
Le silence de Lorna (2008)
Dardenne’lerin yine birçok gedikli oyuncularına yer verdikleri bu sekizinci uzun metrajlı filmleri temelde artık onlara has bir hale gelmiş kurgusal tarzlarında ufak değişiklikler yaptıkları yapım olarak dikkat çekiyor. Bunlardan en belirgin olanı filmin bir bölümünde gayet belirgin bir şekilde müzik kullanılması ve genelde sık kesmelerin olduğu dinamik kurgularının aksine oldukça uzun bir plan sekans kullanılmasının olarak söylenebilir.
Arnavut bir göçmen olan Lorna, Belçika vatandaşı olabilmek için esrarkeş olan Claudy Moreau’yla göstermelik bir evlilik yapmıştır. Esas amacıysa sevdiği adamla birlikte olup bir kafe açmak ve hayatını düzene koymaktır. Fakat resmi kocası varlığı itibari ile hali hazırda buna engeldir. Böylesine esrarkeş ve kendine hayrı olmayan bir adamın böylesine keskin bir kırılma noktasını oluşturuyor olması üzerinden hem Lorna’nın kararları çetrefilli bir hale gelecektir, hem de Lorna’nın uğruna bir sürü uğraş verdiği Belçika vatandaşlığına dair düşünceleri sarsılacaktır. Tüm bunların yanında film, birçok eleştirmen tarafından finali sebebiyle eleştirilmekten kurtulamamıştır.
“Filmin ana fikri sanıyorum 2002 civarlarında aslında oluşmaya başlamıştı. Daha o zamanlar arzuları peşinden koşan bir kadın hikayesi üzerine kafa patlatıyorduk. Ayrıca tanıştığımız birinin anlattığı inanılmaz çarpıcı bir hikayeyle birlikte karşımıza cam gibi net bir senaryo çıkmıştı. Esrarkeş kardeşiyle evlenmiş bir fahişeyle ilgili dinlediğim bu öykü elbette esrarkeş kardeşin ablası tarafından bakılan bir şekildeydi. Biz bu mevcut gerçekliği alıp daha en başından anlatmak istediğimiz kadının hikayesiyle birleştirdik ve tabii ki film tamamen kadının ağırlıklı bakışı üzerine inşa edilmişti. Bize göçmen bir fahişe olarak tanımlayıp ağırlıklı olarak kardeşinin acınası durumunu anlatan kadının aksine biz, o göçmen kadına gerçek anlamda derinlemesine yaklaşarak “esas acınası kişi o” imajı yaratmaya doğru evrildik. Ayrıca bize hikayeyi anlatan kadının da detaylarda bahsettiği gibi bir mafya yan hikayesi de koymak zorunda kaldık bütünlüğü sağlamak için.”
Le gamin au vélo (2011)
Yönetmenlerin son üç filmi boyunca değişmeyen bir şekilde kendilerine filmde yer bulabilmeyi başaran Rongione, Renier ve Gourmet üçlüsünün yanında, başrolü, uzun bir süre aradan sonra yine bir çocuk karakterin üstlendiği Le gamin au vélo artık kardeşlerin filmlerinde müzik kullanımının yaygınlaşmaya başladığı yapım olarak dikkat çeker.
Saplantı derecesinde bir bisiklet tutkusuyla karşımıza çıkan Cyril isimli bir çocuğun hikayesini anlatıyor film. Onun bu bisiklet tutkusu ve yaptığı haylazlıklar filmin temel anlatısını oluşturuyor. Fakat burada esas işlenen Cyril’in bizzat çevresindekilerle olan ilişkisi. Çünkü annesi yok ve babası bizzat kendi ağzıyla onu istemediğini söylemiştir. Bu karamsar ortamdaysa ona koşulsuz sahip çıkan Samantha vardır. Haliyle film büyük kırılmalar yaratmak yerinde hikayesini derinden, karakterler ve birbirleri arasındaki ilişkiler üzerinden işler.
“2002’de Le Fils’in Japonya’daki gösterimi için oraya gitmiştik. Tam da o dönem bir çocuk mahkemesi hakiminin verdiği kararla ilgili bir tartışma sürüyordu. Yetimhanedeki bir çocuk artık 18 yaşını doldurduğu için salınmak isteniyormuş ama çocuk çıkmak istemiyormuş. Çünkü 12 yıl önce babası onu oraya bırakırken bir gün döneceğine dair bir söz vermiş ama hiç bir zaman da gelmemiş. Yine de çocuk inatla onu beklemek istiyormuş. Daha sonra Belçika’ya döndüğümüzde bu hikaye aklımızın bir köşesinde kalmıştı ama direkt olarak bunun üzerine bir senaryo kuramamıştık. Çok sonraları bir kadın ve doktor hikayesi üzerine çalışmaya başladığımızda aslında esas anlatmamız gereken konunun tam da bu olduğun fark ettik ve senaryoyu o şekilde yazdık.”
Hazırladığımız, birbirinden zengin diğer retrospektiflere buradan ulaşabilirsiniz.
Kerem Duymuş
177 yazı · Bir gün soğuk ve karlı bir akşamda izlediği Kieslowski filmi onu iflah olmaz bir idealiste çevirdi ve kendini şimdiye kadar ona kimsenin bahsetmediği bambaşka bir dünyada buldu. Hem izleyen hem yapan olarak gece yattığında heyecandan uyuyamamasına sebep olacak sinemaya ulaşmaya çalıştı ve hala çalışıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →