· 7 dk okuma

Coen Kardeşler: Absürt, Karanlık, Kendine Özgü

Coen Kardeşler: Absürt, Karanlık, Kendine Özgü

Klasik Hollywood sinemasının içinden sinemanın yüzyılı boyunca onlarca auteur, başarılı yönetmen, onlarca başyapıt çıktı. Bu yönetmenlerin ve eserlerin birçoğu ise bugünkü önemlerine Avrupalı eleştirmen ve sinemacıların övgülerine mazhar olarak kavuşabildiler. Özellikle, Andre Bazin’in Cahiers du Cinema ekibi etrafında toplanan Yeni Dalga akımı Hitchcock’tan Nicholas Ray’e kadar birçok önemli ismi Amerikan stüdyo sisteminde kaybolmaktan kurtardı ya da onları dünya sinemasında hak ettikleri yere yerleştirdi. Daha güncel dönemlerde ise, kendine has kült izleyici kitlelere sahip olsalar ya da Oscarlar gibi kemikleşmiş ödüllere aday olsalar bile stüdyo sisteminin favorilerinden olmayan ancak Avrupa’dan aldıkları büyük övgüler ve özellikle Cannes’dan aldıkları ödüller ile kendine özgü tarzlarını korumayı başarmış birkaç ABD’li yönetmen bulunuyor: David Lynch gibi ya da Paul Thomas Anderson gibi…

Coen Kardeşler olarak bilinen Joel ve Ethan Coen de böyle bir ikili desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. 30 yılı aşkın süredir sinema yapan, bütün filmleri büyük bir heyecanla beklenen, Cannes’da yarışmayan ya da bir şekilde yer almayan filmi pek çıkmayan Coen Kardeşler, temelde “Amerikan” bir sinema yapıyorlar. Amerikan klasiklerine, westerne, komediye, kara-filme ve bunun gibi birçok farklı türe yaptıkları göndermeler, ara-tür filmlerinde özümsenmiş bir Amerikan sinemasına işaret ediyor.

Musevi bir akademisyen aileden gelen Coen Kardeşler Super 8 kameraları ile çocukken film çekmeye başlarlar. Joel New York Üniversitesi’nde sinema okur, Ethan ise Princeton’da felsefe. Çok başarılı ve etkileyici bir eğitimin ardından. Coen Kardeşler 1984’te ilk filmlerini yaparlar.

Coen Kardeşler’in sineması hakkında genel bir yorum yapmak pek kolay olmasa da, kendilerine özgü, orijinal bir sinema olduğunu söylemek gerekir. Tarantino tarzı kolaj bir sinemadan ziyade, yukarıda da belirttiğim gibi hikaye kurgularına yedirdikleri senaryo tricklerinden, kamera açılarına ve mizansene kadar binlerce fark edilen veya fark edilemeyecek saygı duruşu ile Amerikan sinemasının baştan ayağa yeniden can bulduğu bir tarza sahipler. Coen Kardeşler’in başarısı, derinlikli bir film kültürünü, detaycı bir bakışı bir potada eriterek kendilerine özgü bir sinema üretebilme kapasitesinden geliyor. Koyu, karanlık, insanlığın en acımasız yönlerinde dolanan filmlerden tüm karakterlerin beceriksiz, sakar ve yeteneksiz olduğu filmlere uzanan filmografilerindeki en çarpıcı şey aslında en karanlık filmleri ile en komik filmlerinin aynı insanları anlatıyor oluşudur. Tam olarak, kara-komedi olarak niteleyebileceğimiz birçok filminde Coen Kardeşler kameralarını aynı beceriksiz ve kötü adamlara çevirir; bazen gererek, bazen güldürerek.

Coen Kardeşler filmografisi gerçekten bir yolculuk gibidir. 50’ler Hollywood sinemasından Soğuk Savaş sonları Teksas’ına, kırsal ABD’den New York’un göbeğine, 70’ler porno endüstrisinden, Büyük Buhran yıllarına kadar…  Gelin bu filmografiye on temel film ile bir göz atalım.

Coen Kardeşler: Absürt, Karanlık, Kendine Özgü

Blood Simple (1984)

Blood Simple, Coen Kardeşler’in ilk filmi olarak, ileride gelecek filmlerine dair ipuçları içerse de, bu ilk filmden Coen Kardeşler’in harika bir film-noir etüdü yapmış genç sinemacılar olduğu kanaatine de varılabilirdi. Zengin bir adamın kendisini aldatan karısını ve aşığını öldürmesi için bir özel dedektif ile anlaşmasından sonra gelişen olayları, dört kişilik bir kedi-fare oyunu şeklinde anlatan Blood Simple, Postacı Kapıyı İki Kere Çalar gibi kara-film türünün önemli örneklerine ve Dashiell Hammett gibi polisiye yazarlarının eserlerine dair ciddi bir inceleme ve çok başarılı bir ilk film.

Miller’s Crossing (1990)

Coen Kardeşlerin üçüncü filmi ve yine bir film-noir. Miller’s Crossing, Albert Finney’nin canlandırdığı O’Bannon ve onun sağ kolu Tom Reagan’ın (Gabriel Byrne) karşılıklı döktürdüğü, Reagan’ın alkol yasakları dönemi ABD’sinde hem İtalyan hem de İrlanda mafyası ile ikili oynayarak kendisine çıkar sağlama mücadelesini anlatan bir film. Filmin açılış sahnesinin The Godfather’ın açılış sahnesine benzerliği, mafya “babasının” sağ kolunun adının Tom Reagan olması (The Godfather’ın sağ kolu Tom Hagen’dı) gibi birçok ince işlenmiş ayrıntı ile Miller’s Crossing en başarılı Coen filmleri arasında yerini halen koruyor.

Barton Fink (1991)

Coen Kardeşler’in ilk büyük başarısı diyebileceğimiz Barton Fink, kendi tarzlarını tam anlamıyla oturttukları, absürtlük ile kara-komedi sınırlarında savruldukları bir başyapıt, sanatçının yaratım krizi üzerine yapılmış – belki de 8 ½’tan beri –  en iyi filmlerden biri… Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’nin yanı sıra, en iyi yönetmen ve erkek oyuncu ödüllerini de alan Barton Fink, Broadway’de başarıya ulaşan toplumcu gerçekçi bir oyun yazarı olan Fink’in Hollywood’daki üretememe, yazamama, tutunamama macerasını olabilecek en tartışmalı karşılaşmalar ve ilişkiler üzerinden irdeliyor. Fink’in karşılaştığı zorlukları gerçek birer yaratım süreci engeli metaforu gibi okuyabileceğimiz film, kısa süresi içerisinde seyirciyi çok farklı ve şoke edici bir yolculuğun içine sürüklüyor.

Fargo (1996)

Neo-noir’ın kitabını yazan film Fargo’dur desek abartı olmaz. Kendi içinde tutarlı senaryosu, minimal kamerası, yine küçük ama güçlü oyunculukları: Frances McDormand, Peter Stormare, Steve Buscemi, William H. Macy… Bir karakter oyuncuları şöleni, büyük filmlerin küçük hikayelerden çıkabileceğinin en büyük kanıtı; öyle ki, Akademi Ödülleri’nin bile ilgisiz kalamadığı bir başarıydı Fargo. Zengin ama cimri kayınpederinden para koparmak için karısını iki adama kaçırtan talihsiz araba satıcısını ve kuş uçmaz kervan geçmez yollarda devriye görevinde bulunan hamile polis memurunun korkunç bir şekilde kesişen hikayesini anlatan Fargo, Coen Kardeşler’i Barton Fink ile birlikte ustalar kuşağına sokmayı başaran filmlerden biriydi.

The Big Lebowski (1998)

Benim, Coen Kardeşler filmografisindeki kişisel favorim olan The Big Lebowski, yapı olarak neredeyse birebir Howard Hawks’un The Big Sleep filmini takip eder. Ancak bu sefer, Philip Marlowe yerine hayatı tamamıyla oluruna bırakmış, White Russian ve bowling dışında keyfi olmayana Dude Lebowski vardır. Bütün filmde elbette bu şekilde biçimlenir. Krautrock’tan 70’ler Alman porno endüstrisine, nihilistlerden mafyaya, çağdaş sanat camiasından sürreel rüyalara kadar bir dolu unutulmaz sahne ve kişilik ile dolu The Big Lebowski Coen Kardeşler filmografisinin en nadide ve en başarılı komedilerinden biridir.

O Brother, Where Art Thou? (2000)

George Clooney, John Turturro ve Tim Blake Nelson’ın muazzam başarılı performansları ile dikkat çeken O Brother, Homeros’un Odysseia’sının serbest bir uyarlamasıdır. Robert Johnson ile karşılaşabilir, ruhun şeytana satıldığı o dört yol ağzından geçebilir ve Cool Hand Luke’taki devriye şefinin şeytanın ta kendisi olduğunu keşfedebilirsiniz. O Brother, muhteşem bir komedi olmanın yanı sıra, 20’ler Amerikasında siyaset, ırkçı politikalar, müzik, radyo ve kitle iletişimin gücü hakkında da göstere göstere değil ancak hikayesini tüm bunların içinden geçirerek önemli şeyler söyleyen de bir film.

The Man Who Wasn’t There (2001)

The Man Who Wasn’t There, değil Coen Kardeşler filmografisinin, 2000’lerin hatta sinema tarihinin en kendine özgü, en orijinal ve en kusursuz filmlerinden biridir demek az bile gelir. Muhteşem bir kara film yapısındaki senaryosuna varoluşçuluk temalarından UFO’lara kadar birçok tartışmalı ve filmin geçtiği 50’ler atmosferini yansıtan ufak ayrıntıyı ustaca yediren Coen’ler, Roger Deakins’in kendine özgü sepia renkleri ile unutulmaz bir görsellik ve hikayeyi bir araya getirirler. Albert Camus’nün yabancılaşma teması ile McCarthy dönemi öncesi, Soğuk Savaş başlangıcı gerginliğini başarılı bir şekilde harmanlayan The Man Who Wasn’t There, ayrıksı ama bir o kadar da yalnızlığı hissedenleri yakalayacak bir film, bir başyapıt.

No Country for Old Men (2007)

Coen Kardeşler için altın çağı açan film olan No Country for Old Men, çoğu kişi tarafından Javier Bardem’in üstün performansı ile akıllarda kalsa da, klasik film yapısını böylesine bozan bir filmin Oscar heykelciğine uzanmış olması da Akademi tarihinin anomalilerinden biri olarak uzun süre konuşulacak. Yazarlar Sendikası’nın grevinden dolayı kaliteli filmleri Oscar için yarışırken gördüğümüz 2007 yılı, No Country for Old Men ile Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood’ı ile yarıştığı yıl olarak da akla kazındı (kişisel görüşüm Anderson’ın filminin daha iyi olduğu yönündeydi, ancak bu iki filmin de birer başyapıt olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta underrated The Assasination of Jesse James filmini de eklersek 2007 İngilizce konuşulan dünya sineması için çok başarılı bir yıldı diyebiliriz).

Kurbanlarının yaşama hakkını basit bir yazı tura oyununa dönüştüren, İyi, Kötü, Çirkin’in Kötü’sü gibi başladığı işi asla yarım bırakmayan psikopat katil Anton Chigurh ve Josh Brolin’in Nuri Bilge Ceylan sever kovboy karakterinin bir çanta dolusu para sebebiyle kedi-fare oyununa dönen ilişkisini anlatan bu çarpıcı ve sert film,  Coen Kardeşlerin The Ladykillers gibi kötü bir remake (orijinalinin başarısına çok uzak ve kişisel fikrimce filmografilerinin en kötüsü) ve Intolerable Cruelty gibi başarısız bir filmden sonra yeniden doğuşlarını simgeliyordu.

A Serious Man (2009)

İşte Coen Kardeşler filmografisi içinde bile “nev’i şahsına münhasır” kaçacak biraz gözden kaçmış olduğunu hissettiğim bir başyapıt. Musevi geçmişlerine ve çocukluklarının geçtikleri yılların kültürne profesör Larry Gopnik ve ailesi üzerinden bir bakış attıkları bu filmde, Santana ve Jefferson Airplane müzikleri, hahamlar, uzakta yükselen fırtına gibi beliren kanser, ölüm, ayrılık ama yine de kapkara olmayan bir komedi mevcut. Açılış sahnesinden itibaren insanı düşünmeye sevk eden bu oldukça kişisel ama bir kere içine girildi mi insanı alıp götüren film, filmografilerinin en başarılı filmlerinden biri olmayı çoktandır hak ediyor.

Inside Llewyn Davis (2013)

60’lar country ve folk müzik dünyasına etkileyici bir bakış atan, Llewyn Davis’in müzik dünyasında duvara toslamasını – tam da Bob Dylan efsanesinin doğuşu esnasında – Davis’in kişisel hayatındaki karmaşalar ile paralel bir biçimde anlatan Inside Llewyn Davis, filme adını veren karakteri canlandıran Oscar Isaac, Carey Mulligan, F. Murray Abraham ve Justin Timberlake’in sakin oyunculukları ile de göz kamaştırıyor. Llewyn Davis’in kaybettiği şeylerin peşinden – örneğin, kedi – koştuğu bu filmde her şeyin olacağına vardığını sürpriz bir şekilde öğreniyor ve Davis hayatına dair bilmediği birçok şey olduğunu fark ediyor.


Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →