· 11 dk okuma

Cannes’da Altın Palmiye Kazanıp Dünya Çapında En Çok Hasılat Yapan 10 Film

Cannes’da Altın Palmiye Kazanıp Dünya Çapında En Çok Hasılat Yapan 10 Film

Hazır bugün 69. Cannes Film Festivali başlamışken gelin Cannes’da Altın Palmiye kazanıp dünya çapında en çok hasılat yapmış 10 filme göz atalım.

Cannes’da Altın Palmiye Kazanıp Dünya Çapında En Çok Hasılat Yapan 10 Film

Fahrenheit 9/11 (2004)

 

 

Gişe Hasılatı : $ 222.000.000

Çektiği belgelselerle ABD’ye karşı muhalif bir duruş sergileyen Michael  Moore’un yönetmenliğini üstlendiği 2004 yapımı Fahrenheit 9/11, ele aldığı konuyla ve olaya karşı bakış açısıyla herkesin izlemesi gereken bir belgesel olarak kendini tanıtıyor. İnsanı derinden sarsan bu sağlam belgeselde Michael Moore kendi bakış açısıyla 11 Eylül sonrası Amerika’nın neler yaşadığına ve nasıl bir süreçten geçtiğine  George W. Bush.’u odak noktasına alarak değerlendiriyor. İlk başlarında Bush ile ilgili genel bilgilerin verildiği belgeselde, 11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesini ardından George Bush’un bu olayın arkasındaki gerçeğe ulaşmak yerine Irak’a nasıl savaş açmayı planladığını ilginç  bir üslupla gösteriliyor. Sadece ABD halkının üzerinde oynanan oyunları değil aynı zaman dünya üzerinde çevrilen karanlık işleri de anlatan bu belgesel, birçok eleştirmen ve izleyiciye göre sinema tarihinde  11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı gibi konuları  korkusuzca dile getiren en iyi belgesel olarak yorumlanıyor. Bu belgeseli izledikten sonra dünya üzerinde yaşanan siyasi olaylara farklı bir pencereden bakacağınız ve sizi sorgulamaya iten  ve düşünmeye sevk eden bir yapım  Fahrenheit 9/11. Cannes Film Festivali’nde ki gösteriminden sonra festival tarihinin en uzun ayakta alkışlanan yapım unvanını alan belgesel aynı zamanda  tüm zamanların en fazla hasılat yapan belgeseli olarak sinema tarihinin unutulmayan yapımları arasında yer alıyor.

Pulp Fiction (1994)

pulp-fiction-quentin-tarantino-john-travolta-uma-thurman-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 210.000.000

Reservoir Dogs filmiyle  kendisini tanıtan sinemanın altın çocuğu Quentin Tarantino’nun adını geniş kitlelere duyurmasını sağlayan 1994 yapımı  Pulp Fiction; muazzam senaryosu, kaliteli oyunculukları ve muhteşem müzikleriyle sinema tarihinin en iyi bağımsız filmlerinden biri olarak adını altın harflerle yazmıştır. 7 dalda Oscar’a aday gösterilen ve En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ını kazanan aynı zamanda Cannes’de Altın Palmiye Ödülü’nün sahibi olan Pulp Fiction, yarattığı etki sayesinde kısa zamanda kült film mertebesine ulaştı. Gişede de inanılmaz bir başarı elde eden Pulp Fiction, bağımsız filmlerin de gişede başarı kazanabileceğini göstermiş oldu. John Travolta, Bruce Willis, Harvey Keitel, Samuel L. Jackson, Uma Thurman, Tim Roth gibi birbirinden başarılı oyuncuları kadrosunda barındıran film; soyguncu bir  çift olan Ringo ve Yolanda, patronları Marsellus Wallace’ı dolandırmaya çalışan adamları vurmak isteyen iki ganster Jules ve Vincent, Marsellus’un  şike yapması için teklif götürdüğü boksör Butch, Vincent’ın  patronunun eşi  Mia gibi karakterlerin yaşadıkları olayları konu alıyor. Filmdeki karakterlerin planladıkları şeylerin ters gitmesiyle ve çok ilginç bir şekilde karşılaşmalarıyla akışını sürdüren Pulp Fiction her şeyiyle efsane ve detaycı bakış açısıyla harikalar yaratan bir filmdir. Vincent Vega karakteri üzerinden Reservoir Dogs filmindeki Vic Vega ile kardeşlik bağlantısı kuran aynı zamanda Psycho, Kiss me Dadly, Shaft gibi yapımlara gönderme yapan film kesinlikle her sinemaseverin film  arşivinde olması gereken bir yapımdır.

 Apocalypse Now (1979)

the-apocalypse-now-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 150.000.000

The Godfather filminde mükemmel bir uyum yakalayan yönetmen Francis Ford Coppola ve başarılı oyuncu Marlon Brando’yu ikinci kez bir araya getiren Apocalypse Now, Joseph Conrad’ın Heart of Darkness isimli romanından sinemaya uyarlanmıştır. Gerek hikayesiyle gerek de yapım aşamasıyla savaş filmi dediğimizde aklımıza gelen ilk yapımlardan biri olan Apocalypse Now, özellikle atmosferi ve yarattığı dramatik tonun birleşiminde ortaya çıkan harikulade bir filmdir. Apocalypse Now Romanda Kongo’da geçen olayları filmde Vietnam Savaşı’na uyarlayarak  dönemin insanları üzerindeki psikolojik baskıyı çok iyi yansıtmış, aynı zamanda evrenselliği de yakalayarak günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Ülkelerin yürüttüğü şiddete yönelik politikaların  insanlar üzerindeki etkisini açığa çıkaran film, Yüzbaşı Willard ve ekibinin Amerikan ordusuna isyan eden ve vahşi bir şekilde bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz’ü öldürme görevinde yaşadıklarına odaklanıyor.  Savaşın acımasızlığının altında Yüzbaşı Willard’ın bir süre sonra Albay Walter Kurtz’a benzemeye çalışması  insanoğlunun içinde yer aldığı sert koşullarda neler yapabileceğini gözler önüne seriyor. Olaylar geliştikçe giderek  artan bir derinliğe sahip olan Apocalypse Now , her izlediğinizde farklı yorumlar yapabileceğiniz ve yeni bir şeyler yakalayabileceğiniz nadir filmlerden biridir. Sert mesajları olduğu kadar psikolojik analizlere de yer veren film Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall, Dennis Hopper gibi oyuncuların performanslarında feyz alarak inandırıcı bir hava yakalıyor. Bunun yanında müzik kullanımıyla da adından söz ettiğimiz film, En İyi Sinematografi Oscar’ını, Cannes’da Altın Palmiye ve FIPRESCI ödüllerini de kazanıp gişede de müthiş bir başarı yakalamasıyla ününe ün katıyor.

 The Piano (1993)

the-piano-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 140.000.000

Erkeklerin hakimiyetinin egemen olduğu sinemada kadınların dünyasına ışık tuttuğu filmlerle adından söz ettiren, zamanımızın en başarılı kadın yönetmenlerinden biri olan Jane Campion’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği The Piano; Michael Nyman’ın muhteşem müzikleriyle, inanılmaz oyunculuk performanslarıyla ve duygusal öğelerin vurucu bir şekilde anlatması bakımından muazzam bir film. Akılda kalıcı birçok sahne barındıran The Piano, masalsı anlatıma varan sinematografisiyle harika bir atmosferi izleyici ile buluştuyor. Jane Campion’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk ve tek kadın yönetmen olmasını sağlayan film, 19.yüzyılın ortalarında Yeni Zelanda’da  dilsiz bir piyanist olan Ada McGrath ve kızının yaşam öyküsüne odaklanıyor. Altı yaşından beri suskunluğunu piyano ile gidermeye çalışan Ada’nın yaşamı babası tarafından tanımadığı biriyle evlendirilmesiyle farklı bir hal alır. Yani kocasının çok sevdiği piyanosunu satması ve piyanoyu satın alan komşusuyla sıra dışı ilişkisi Ada’nın kendi kimliğini bulma ve özgürlüğünü arama çabasına olanak sağlıyor. Piyano Ada’nın sessizliğini temsil etmesinin ve kendini erke egemen dünyada var etme çabasının bir metaforu olarak filmde önemli bir yer kaplıyor. Piyanoya nesne gözüyle bakmayan, onu hayatta kalması için bir  aracı olarak gören Ada’nın film ilerledikçe, kendisini değiştirmeye çalışan şeylere karşı mücadelesini de müthiş bir anlatımla Jane Campion’ın gözünden izliyoruz. Çıktığı dönemden günümüze birçok kadının hislerine tercüman olan The Piano Oscar ödülü almış, gişede de büyük bir başarı elde ederek ününü tüm dünyaya yaymıştır.

 All That Jazz (1979)

all-that-jazz-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 127.000.000

Müzikal tiyatro yönetmeni, koreograf ve film yönetmeni olan, 1972 yılında Cabaret filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanan Bob Fosse’nin hayatından sinemaya uyarlanan biyografik yapım All That Jazz. Bob Fosse’nin aynı zamanda yönetmenlik koltuğuna oturduğu film, gösteri dünyasıda yaşanan olaylara içeriden, daha yakından bakmamıza olanak sağlıyor. Meslek hayatının zirvesinde olan ünlü yönetmen ve koreograf Joe Gideon’un yaşamını anlatan film, şov dünyasında şan ve şöhretin insanı nasıl derinden etkilediğini, yaşamına nasıl yön verdiğini gözler önüne seriyor. Başarılı kariyerine ragmen tüm zamanını işine vermesinden dolayı eşi ve çocuklarını ihmal eden Joe’nun giderek ilaçlara bağlı yaşamasına ve bunun sonucunda kaybettiği sağlığını  geri kazanmaya çalışmasına şahit oluyoruz. Olayların iyice kontrolden çıktığı bir dönemde sanat hayatı ve özel hayatı arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Joe’nun yaşadığı ikilemi müzikal bir tonda izleyiciye aktarıyor Bob Fosse.  Gösteri dünyasındaki tecrübelerini filme çok iyi aktaran Bob Fosse, gösteri dünyasını eleştirmekten geri kalmıyor. Bunu yanında  ölüm korkusunu çok fazla dramatize etmeden  vermek istediği mesajı izleyiciye eğlenceli bir üslupta anlatıyor. Bol bol müziğin ve dansın bir arada olduğu film, kapanışı Bye Bye Happiness şarkısı ile yaparak izleyiciye harika film izletmenin mutluluğunu yaşatıyor. Cannes’da Altın Palmiye ödülünü kucaklayan filmin gişede yaptığı yüksek hasılat müzikal filmlerin sinemadaki geleceğine ışık tutarak bu türün önünü açıyor.

 The Pianist ( 2002)

the-pianist-filmloverss-

Gişe Hasılatı : $ 120.000.000

Repulsion,Rosemary’s Baby,Macbeth, Tess, Chinatown gibi muhteşem filmlerin yönetmeni Roman Polanski’nin yönetmenlik koltuğuna oturduğu  The Pianist bugüne kadar soykırım üzerine yapılan filmlerden farklı bir anlatım tarzı tercih etmesi bakımından son yılların en başarılı filmleri arasında kendine yer buluyor. Senaryosunu Being Julia, The Diving Bell and the Butterfly filmlerinin senaristi Ronald Harwood’un kaleme aldığı film, Polonya’lı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın anılarını anlattığı aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlandı. Esir kampına düşmekten son anda kurtulan ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın Varşova sokaklarında hayatta kalma mücadelesine odaklanan film, Nazi işgali altında olan Polonya’da ki yaşamı çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Ayrıca kıtlığa ve aşağılanmalara maruz kalan piyanistin bir gün oradan kaçma şansı bulmasıyla kaybettiği umudunu yeniden kazanmasına şahit oluyoruz. Bu filmdeki rolüyle Oscar ödülü kazanan Adrien Brody, piyanistin eski hayatından kopup bilmediği bir hayatta varlık göstermeye başlaması ile birlikte yaşadığı kültür şokunu izleyiciye harika bir şekilde  yansıtıyor.İzleyicinin hiç beklemediği karelerin içine sürükleyen Roman Polanski, bunu yaparken yarattı atmosferden, detaycı bir bakış açısıyla yarattığı sinematografisinden sonuna kadar yaralanıyor. Müzikleriyle de adından söz ettiren film, tarihte yaşanan gerçekçilikten  bir an için ödün vermemesiyle izleyicinin kanına girmeyi başarıyor. Akıllardan çıkmayan sahneler barındıran film, her şeyiyle sinemaseverlerin izlemesi tekrar ve tekrar gereken filmlerin başında geliyor. Gösterildiği yılda Oscar kazanan ve Cannes’da Altın Palmiye Ödülü’nü almasının etkisiyle gişede inanılmaz bir başarı sergileyen film kelimelerin tarif edilemeyen unutulmaz bir yapım.

 The Tree Of Life (2001)

the-tree-of-life-filmloverss

Gişe Hasılatı: $ 54.000.000

Sinema dünyasında var olduğu günden beri kendine has tarzıyla film çeken Terrence Malick’in senaryosunu yazdığı ve yönetmenlik koltuğuna oturduğu The Tree Of Life; yönetmenin tüm benliğiyle sinemasının tüm özelliklerini sonuna kadar yansıttığı bir yönetmenlik harikasıdır. Bugüne kadar izlediğiniz hiçbir filme benzemeyen ve yıllar sonra dönüp baktığınızda asla unutamayacağınız türden bir film olan The Tree Of Life, derin bir felsefeyle altyapısını oluşturan bunu da deneysel bir bakış açısıyla izleyiciye aktaran eşi benzeri olmayan bir başyapıttır. 1950’li yıllarda yaşayan bir aileyi odak noktasına alan film, bu ailenin en büyük oğlu Jack’in çocukluğundan başlayarak yetişkinlik dönemine kadar olan süreyi, aynı zamanda Jack’in babası ile olan ilişkisini içerisinde barındırdığı metaforik sahneler eşliğinde anlatan film, bunu yaparken de otorite, inanç, aşk gibi kavramları sorgulamamıza yol açan bir yapıtı ekranlara getiriyor. Emmanuel Lubezki’nin muazzam görüntü yönetmenliği sayesinde görsel yapısını oluşturan film, ani zaman atlamalarıyla kendine özgü bir kurgu oluşturuyor. Bu kurgunun alışılmamış bir yapıda olması izleyicinin filmi hazmetmesini zorlaştırabiliyor. Bu özelliklerinden dolayı  Cannes Film Festivali’nde eleştirmenleri ikiye bölmesine rağmen Altın Palmiye kazanan farklı aynı zamanda faklı tarzına rağmen gişede sürpriz yaparak iyi bir sonuç elde eden The Tree Of Life her izlediğinizde başka anlamlar çıkarabileceğiniz, size bambaşka bir sinema deneyimi sunan çok ama çok özel bir film.

 Sex, Lies, and Videotape (1989)

sex-lies-and-videotape-filmloverss

Gişe Hasılatı: $ 50.000.000

Filmografisine baktığımızda farklı tarzda filmler çeken ve üretken olmasıyla bilinen Steven Soderbergh’ün 1989 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Sex, Lies, and Videotape, düşük bütçesine rağmen gişede büyük bir başarı elde eden Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ve FIPRESCI ödüllerini kucaklayan bir bağımsız filmdir. Yönetmen Steven Soderbergh’ün ilk uzun metraj çalışması olma özelliği taşıyan ve bağımsız sinemanın öncü filmlerinden biri olan Sex, Lies, and Videotape, müthiş bir ustalıkla yazılmış diyalogları ile adından söz ettirmişti.  Evlilik, cinsellik, kardeşlik gibi temaları işleyen film, cinsel doyuma ulaşamayan ve düzenli olarak psikoloğa giden bir kadın olan Ann, onun avukat kocası John, Ann’in kız kardeşi Cynthia ve John’un eski okul arkadaşı Graham arasındaki karşık ilişkilere odaklanıyor. Cynthia ve John arasında bir yasak ilişkinin başlamasıyla gelişen olaylar Graham’ın onların hayatına girmesiyle değişik bir hal alır. Ann’in Graham ile tanıştıktan sonra  evliliğini düşünmeye başlaması, evlilik kurumunun ne kadar güvenli bir kavram olduğunu aynı zamanda cinselliğin evliliği ayakta tutan önemli bir şey olup olmadığını izleyiciye sorgulatıyor. Soderbergh’ün her karesinde etkisini gösterdiği film, erotizmden fazlasıyla yararlanarak bunu da Andie MacDowell, Peter Gallagher, James Spader ve Laura San Giacomo’nun oyunculuklarıyla birleştirerek  varlık gösteriyor. Sürükleyici ve alışılmadık konusuyla dikkat çeken film farklı film türlerinden yararlanarak hikayesini güzel bir şekilde işleyen bir yapımdır.

 Dancer in The Dark (2000)

dancer-in-the-dark-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 40.000.000

Antichrist, Melankoli, Nymphomaniac filmleriyle  kendine özgü bir tarz yaratan Lars von Trier’in yönetmenliğini üstlendiği Dancer in The Dark, yönetmenin kurucusu olduğu Dogma 95 akımının bütün özelliklerini hissettiren yönetmenin filmografisinde masalsı bir anlatım  benimsemesinden dolayı farklı bir yerde duran bir filmdir. Bir karavanda 10 yaşındaki oğluyla beraber  hayatını sürdürmeye çalışan Selma Jezkova isimli bir kadının yaşam öyküsünü anlatan film, Selma’nın yavaş yavaş görme yetisini tamamen kaybetmesiyle ve oğlunun da aynı şeyi yaşamaması için verdiği mücadeleyle altyapısını oluşturur. Dancer in The Dark. Oğlunun daha iyi bir hayat yaşaması için kazandığı tüm geliri oğlunu ameliyat ettirmek üzere biriktiren Selma’nın işten çıkarılmasıyla akabinde gelişen olaylar güvendiği insanlardan arkadaş kazığı yemesiyle devam eder. Selma’nın şarkılar söyleyerek bir nevi hayatta kalma çabasını ve onun saflığını her karesinde görebildiğimiz film bir yandan bu yönüyle masalsı bir anlatım biçimini benimserken diğer bir yandan yaşadığı yerdeki sistemin kötü yönlerine maruz kalmasıyla karanlık bir atmosferin varlığından da söz etmemize olanak sağlıyor. Zaten Selma’nın görme yetisini yavaştan kaybedip bilinmeyen bir dünyaya daha doğrusu karanlığa adım atması bunu destekler nitelikte. Yaşadığı tüm şeylere rağmen umudunu kaybetmeyen ve hayattan bir şekilde kopmamaya çalışan Selma karakterine harika bir oyunculuk performansıyla hayat veren Björk’ün oyunculuğu filmin en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Eleştirmenler tarafından oldukça beğenilen film,  Altın Palmiye Ödülü’nü kazanarak sinema dünyasında varlık göstermiştir.

The  Mission (1986)

the-mission-filmloverss

Gişe Hasılatı : $ 37.000.000

The Killing Fields, The Scarlet Letter, Vatel gibi unutulmaz filmlerini izleyici ile buluşturan Roland Joffé’nin  yönetmenliğini üstlendiği, başrollerinde Robert De Niro ve Jeremy Irons’ın yer aldığı, sinematografi dalında Oscar kazanan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülünü kucaklayan The  Mission gösterime girdiği yıl yaptığı gişe hasılatıyla adından söz ettirmiş ve izleyicinin sevdiği yapımlar arasında yer aldığı filmlerden bir olma özelliğini taşımıştır. 1750’lerde geçen film, Guarani isimli bir yerli kabile arasında Hristiyanlığı yayması için görevlendirilen İspanyol bir din adamı Peder Gabriel ile benzer amaçlar doğrultusunda yola çıkan Mendoza ile yaşadıklarını odak noktasına alıyor. Bu sene Oscar kazanan İtalyan besteci Ennio Morricone’un bestlelediği harika müzikleriyle etkileyici bir ton yakalayan film, yavaş temposuna rağmen anlattığı şeyler bakımından ilgiyi hak eden bir yapım. Bir dinin milli çıkar uğruna nasıl yozlaşabileceğini tüm çıplaklığı ile anlatan film dinin nasıl istismar edildiğini çok iyi bir şekilde işlemiştir. Robert Bolt’un senaryosunu yazdığı film, aynı zamanda sömürgeci Avrupalı devletlerin para uğruna ne kadar ileri gidebilecekleri gerçeğini de tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Vermek istediği mesajı muazzam doğa görüntüleriyle sunan film izleyiciyi filmin içine sokarak o dönemde insanların kendisine dayatılan sistem karşısında hangi koşullarda hayatta kaldığını düşündürmeye sevk ediyor. Sistem eleştirisi yapan ve oyunculukların üst düzeyde olduğu bir film olan The Mission türün meraklıları tarafından mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.


Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →