Bir Oyuncunun Aynı Anda Birden Fazla Karakteri Canlandırdığı 15 Başarılı Film
Bir filmde bazen birden çok karaktere hayat veren oyuncularla karşılaşırız. Onlar farklı karakterleri tek bir vücutta birleştirir, bir hikaye yaratırlar. Filmin hikayesi oyuncu etrafında şekillenir, yol alır ve hafızalara o bedenle kazınır. Oyunculuklarıyla izleyiciyi büyüleyen Charles Chaplin’den Peter Sellers’a, Marion Cotillard’dan Cate Blanchett’e, Nicholas Cage’den Edward Norton’a birçok ismin yer aldığı filmler, yarattıkları hikayenin ötesinde bu oyuncuların yarattıkları çoklu karakterlerle unutulmazların arasına girdiler. Bu oyuncular filmler içerisinde kendi bedenlerinin ötesine geçtiler. Bazen ikiz kardeşleri canlandıran bir oyuncu bazen bir yabancısını, başka bir bireyi canlandırdı ve bazen ise karakterine büründüğü kişinin alter egosu olarak karşımıza çıktı o oyuncu. Filmlerde oyuncular genellikle bir bedeni temsil etti fakat listedeki bu muazzam oyuncular filmlerde bir bedeni temsil etmekle yetinmeyip başka bir performans daha sergilediler aynı film içerisinde ve bu sergiledikleri performans ile bir oyuncu filmde birçok beden – ruh temsilini dile getirdi. Biz de sizin için çoklu karakter oyunculuklarıyla hafızalara kazınan, performanslarıyl
Bir Oyuncunun Aynı Anda Birden Fazla Karakteri Canlandırdığı 15 Başarılı Film
The Great Dictator (1940)

Charles Chaplin: Adenoid Hynkel / Yahudi Berber
Charles Chaplin’in yönettiği, senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynadığı The Great Dictator, Chaplin’in ilk sesli filmidir. Politik komedi türünde olan bu yapım, Nazizmi ve Adolf Hitler’i sert bir şekilde eleştirmiş, hatta film gösterime girdiği yıllarda Almanya’da yasaklanmıştır. Sert eleştiriler, zekice espriler, akıllara kazınan Chaplin’in son tiradıyla unutulmazlar arasına girer The Great Dictator. Dünya şeklindeki balonu tekmeleyen bir diktatör figürü harika bir metafordur mesela. Chaplin dışında kimsenin aklına Hitler gibi bir diktatörü bir canavar gibi değil de bir palyaço gibi göstermek gelmezdi herhalde. Ne de olsa eğlence ile siyaseti harmanlayan ender insanlardan biridir Chaplin.
Derin ironisiyle faşizmi ve o toplum yapısını eleştiren başarılı isim Chaplin, bu filmde aslında iki karakteri canlandırır. Faşist bir diktatör olan Adenoid Hynkel ile Yahudi bir berberin karıştırılması sonucu ortaya çıkan durumu anlatan film, Chaplin’in muhteşem bir deha olduğunun en güzel kanıtıdır.
“Umutsuzluğa kapılmayın. Mutsuzluğun sebebi hırslı kişilerin insanlığın gelişmesinden korkmasının sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçer, diktatörler ölür. Halktan zorla aldıkları iktidar yine halka geri döner. İnsanlar ölür, özgürlük asla yok olmaz.”
Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

Peter Sellers: Lionel Mandrake / Merkin Muffley / Dr. Strangelove
Ünlü yönetmen Stanley Kubrick’in politik hiciv türündeki filmi Dr. Strangelove, Peter George’un ‘Kırmızı Alarm’ adlı romanından uyarlanmıştır. Kubrick’in ironilerle dolu bu filminde Peter Sellers’ı üç farklı rolde izleriz. Amerikan haber alma ve genelkurmay noktalarında bulunan önemli kişilerin içine düştükleri bir yanlışlıklar zincirinin sonucunda dünyanın nükleer savaşa nasıl sürüklendiğini anlatan filmde modern insanın günlük hayatı içinde düştüğü korkular ve endişeler de dile getirilir. Kubrick yorumuyla soğuk savaşa alternatif bir bakış açısı sunan film, SSCB’ye saldırmak isteyen general Jack D. Ripper’ın karakterine odaklanır. Peter Sellers’ın oyunculuğuyla büyülediği Dr. Strangelove, savaş paranoyasının anlatıldığı bir kara komedi örneği.
1963’te gösterime girmesi planlanan ama Kennedy suikastı yüzünden ertelenerek 1964 yılında izleyiciyle buluşan Dr. Strangelove, diğer filmlerinin aksine daha çok diyaloğa yer verilen, klasik bir Kubrick filmi. Film, karakterlerin saplantılarından isimlerine varıncaya kadar birçok imgeyle donatılmıştır.
Senaryo yazımında Kübrick’le birlikte çalışan Terry Southern, eşsiz bir oyunculuk örneği sergileyen Peter Sellers için şunları söylemiştir; “Onunla çalışmak iki kişiyle çalışmak gibiydi. O inanılmaz yetenekli bir oyuncu.”
Dead Ringers (1988)

Jeremy Irons: Beverly Mantle / Elliot Mantle
Son yıllarda A Dangeorus Method, Cosmopolis, Maps to the Stars filmleriyle adından bahsettiren ünlü yönetmen David Cronenberg’in 80li yılların sonunda izleyiciyle buluşan başarılı filmi Dead Ringers; tüm hayatlarını birlikte geçirmiş, aynı hayatı paylaşmayı tercih etmiş çift yumurta ikizlerin hayatlarını hikayesini merkezine alıyor. Ünlü oyuncu Jeremy Irons’un Beverly ve Elliot adlı ikizlerin ikisini de canlandırdığı film, Bari Wood ve Jack Geasland tarafından kaleme alınan ‘Twins: Dead Ringers’ kitabından uyarlanmıştır.
Cronenberg filmografisinin en rahatsız edici senaryosuna sahip filmi Dead Ringers, birbirinden farklı karakterlerine rağmen aynı hayatı yaşayan, aynı mesleği tercih eden ikizler Beverly ile Elliot, birlikte oldukları kadınları bile paylaştıkları bir hayat sürerler. Biri kadınlarla ilişki konusunda daha utangaçken, diğeri bu konuda daha rahat bir tavır sergiler. Gözle görülen tek ayırt edici noktalarının bu olduğu ikizler aslında korkutucu bir şekilde sanki aynı ruhu taşıyorcasına birbirine benzemektedirler. Birinin bir kadına aşık olmasıyla bozulan bu ortak hikaye, psikolojik gerilimin fazlasıyla hissedildiği atmosferiyle dikkat çeker. Dead Ringers, yönetmenin en önemli filmlerinden biridir.
Coming to America (1988)

Eddie Murphy: Prince Akeem / Clarence / Randy Watson / Saul
Arsenio Hall: Semmi / Extremely Ugly Girl / Morris / Reverend Brown
Emmy ödülü sahibi John Landis’in yönetmenliğini yaptığı Coming to America, ünlü komedyen Eddie Murphy’nin aynı adlı kısa öyküsünden yola çıkılarak David Sheffield ve Barry W. Blaustein tarafından senaryolaştırıldı. Eddie Murphy ile Arsenio Hall’in birden çok karakteri canlandırdıkları film, 1989 yılında En İyi Kostüm ve En İyi Makyaj dalında Oscar ödülüne aday oldu. Filmde yan rollerde, bugünün tanınmış isimlerinden Louie Anderson ile Samuel l. Jackson’ı da görürüz.
1980’lerin Amerika’sına panaromik bir bakış sunan Coming to America, bir dönem Türkiye’yi de etkisi altına alan, tüm dünyada yansımalarının göründüğü ‘American Dream / Amerika Rüyası’ kavramanın ne denli balon bir ifade olduğunu, esprili bir dille anlatır. Murphy’nin en başarılı filmlerinden biri olan Coming to America’da zengin bir Afrikalı prensin, güzel bir eş bulmak için Amerika’ya gelmesiyle başına gelen olaylar konu edinir.
The Double Life of Veronique (1991)

Irene Jacob: Veronique / Weronika
Fransa-Polonya ortak yapımı psikolojik dram türünde bir film olan The Double Life of Veronique, filmin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen, Üç Renk üçlemesiyle tanıdığımız Krzysztof Kieslowski’nin Polonya dışında çektiği ilk filmdir. Renk üçlemesinden önce çektiği bu filmde Kieslowski bize şiirsel bir anlatımla karşılar. Yönetmenin ve renk üçlemesinin son filmi olan Kırmızı ile bazı benzerlikleri olan filmin başrolünde, Kırmızı’da da gördüğümüz, Irene Jacob yer alır. Fransa’da yaşayan Veronique ile Polonya’da yaşayan Weronika’nın öyküsünü anlatan filmde Jacob’u hem Veronique hem de Weronika olarak izliyoruz.
Farklı ülkelerde yaşayan, isimlerine kadar her şeyleri birbirine fazlasıyla benzeyen ama hiçbir şekilde tanışmamış ve benzerliklerin dışında hiç bir bağlantıları olmayan iki kadının gizemli bir şekilde birbirlerinden etkilenmelerinin anlatıldığı film, yarattığı Veronique / Weronika karakteriyle kadının kusursuzluğunu simgelemek isteyen Kieslowski’nin kadına bir övgüsüdür aslında. Olağanüstü müzikler, insanı en derininden etkileyen sessiz sahnelerin yanında filmden arda bize kalan şey; kuklacıyla Veronique diyaloğundan yaptığımız çıkarımdır. Yıpranmasın diye aynı kukladan iki tane yapılması gibi, Tanrı da iki tane Veronique yaratmıştır.
Lost Highway (1997)

Patricia Arquette: Renee Madison / Alice Wakefield
Anlaşılması zor hikayeleriyle, karanlık sinemanın kışkırtıcı yönetmeni David Lynch’in, diğer filmlerinde karşılaştığımız gibi rüya ve gerçek arasında sürrealist bir öykü sunan Lost Highway, Lynch sinemasının önemli örneklerinden biridir. Filmin kadrosunda Bill Pullman, Robert Blake, Michael Massee gibi başarılı oyuncuların yanı sıra iki karaktere hayat veren Patricia Arquette yer alır. Lynch; karanlık sahneleri, etkileyici geçişleriyle izleyiciyi adeta ucu açık bir düzlemde serbest bırakır. Müzikleriyle filmin karanlık havasını muhafaza eden Lost Heighway, birbiriyle paralel evrende bağlantılı olan iki hikayeyi iki farklı bölümde anlatır.
İzlemesi ve anlaması bir hayli zor olan bir Lynch klasiği Lost Heighway’in konusunu cümlelerle anlatmaya çalışmak ise pek kolay değil. Ne de olsa Lynch filmlerinde gerçekliğe farklı bir boyut katarak, kendi bilinçaltının sinematik yansımasını gösterir. Lost Heighway’de o bilindik rahatsız edici tavrını konuşturan yönetmen, vizyona girdiği dönem eleştirmenlerden farklı tepkiler aldı.
“Olup biteni kendimce hatırlamayı severim. Nasıl olduğunun önemi yok.”
Face/Off (1997)

Nicholas Cage: Castor Troy / Sean Archer
John Travolta: Sean Archer / Castor Troy
Hong Kong’lu yönetmen John Woo’nun yönettiği, senaristliğini Mike Verb ile Michael Colleary’nin paylaştığı Face/Off’un başrollerinde Nicholas Cage ile John Travolta yer alıyor. Orijinal senaryosuyla izleyicinin beğenisini kazanan filmde her iki başarılı oyuncu da en önemli performanslarından birini sergilediler. Face/Off, heyecan uyandıran senaryosunun yanında her iki karaktere de bürünen, hem iyi hem de kötü karakteri canlandıran iki ismin muhteşem oyunculuğu ile de hafızalara kazındı.
FBI ajanı Sean Archer, oğlunun ölümüne sebep olan tehlikeli bir suçlu Castor Troy’un uzun zamandır peşindedir. Troy yakalanır fakat yakalanma sırasında gerçekleşen olaylardan dolayı komaya girmiştir. Troy’un biyolojik bir silahı sakladığını bilen Archer, o silahın yerini öğrenmek için akıl almaz bir yöntem izler ve yüz nakli ile Troy’un yüzünü kendisine naklettirir. Artık Troy gibi görünen Archer, çetenin diğer üyesi olan Troy’un kardeşinin yanına hapishaneye gider. Ancak o sırada komadan uyanan Troy, Archer’ın yüzünü kendine naklettirir. Bu durumu bilenleri de öldüren Troy, Archer hapishanedeyken onun hayatına sızmıştır bile.
Les Jolies Choses (2001)

Marion Cotillard: Marie / Lucie
Her rolün üstesinden başarıyla gelen, birçok karaktere hayat veren yetenekli oyuncu Marion Cotillard’ı Les Jolies Choses’ta Marie ve Lucie olarak izliyoruz. Birbirinden taban tabana zıt iki karakter olan bu ikiz kardeşlerden Lucie hayatını şöhret uğruna adamış, çizdiği bu hayat tarzında seks, uyuşturucu, modellik ekseninde tehlikeli bir hayat sürmektedir. İsteği doğrultusunda adeta sürüklenen Lucie, fazlasıyla dışa dönük bir karakterdir. İkiz kardeşi Marie ise tam aksine, sessiz, sakin, kendi halinde yalın bir hayat sürmektedir. Çocukluktan gelen bir dürtüyle sürekli birbirleriyle bir rekabet halinde olan kardeşlerin hayatı Lucie’nin karşısına çıkan önemli bir fırsat için kardeşi Marie’nin kendisi yerine geçmesini teklif etmesiyle karışır. Bir çok şey gibi şöhret de artık iki kardeş arasında paylaşılmayacak bir faktör oluvermiştir.
Yönetmenliğini Gilles Paquet-Brenner’ın üstlendiği, Virginie Despentes’in 1998 yılında yayımladığı aynı adlı romanından uyarlanan Les Jolies Choses filmindeki performansıyla 2002 yılında Marion Cotillard, Cesar Ödül Törenin’de Gelecek Vaat Eden Kadın Oyuncu ödülüne aday oldu.
Adaptation (2002)

Nicholas Cage: Charlie Kaufman / Donald Kaufman
Son filmi ‘Her’ ile Oscar ödülünü evine götüren yönetmen Spike Jonze’un yönetmenliğini yaptığı, Susan Orleon’un ‘The Orchid Thief’ adlı romanından uyarlanan, senaryosunun Charlie Kaufman tarafından kaleme alındığı Adaptation’un başrollerinde iki önemli isimle karşılaşırız. Charlie-Donald Kaufman olarak izlediğimiz Nicholas Cage ile Susan Orleon olarak karşımıza çıkan Meryl Streep.
Bir türlü sonlandıramadığı senaryosunu yazmaya çalışan Charlie Kaufman’ın yazamama sebeplerinin başında gelen kişi ikiz kardeşi/alter egosu Donald Kaufman’dır. Film boyunca uzun monologlarla ve Nicholas Cage’in kendisiyle yaptığı diyaloglarıyla bir senaristin, bir sanatçının iç dünyasına yolculuk yaparız. Muhteşem bir kurguyla izleyenlerin karşısına çıkan Adaptation, bir adam hakkında kitap yazan bir kadının hikayesini senaryolaştıran bir adamın karmaşık hikayesini anlatır bize. Kelimelerle bile anlatması güç, iç içe geçen bir hikayeye sahip bu filmi anlamak için izlemek en akıllıca yol gibi gözüküyor.
“Hayatımı, insanların hakkımda neler düşündüklerini düşünerek mahvettim.”
Coffee and Cigarettes (2003)

Cate Blanchett: Cate / Shelly
Bağımsız Amerikan sinemasının özgün isimlerinden biri olan Jim Jarmusch’un yönetmenliğini yaptığı, birbirinden farklı 11 kısa hikayeden oluşan Coffee and Cigarettes, ortak noktasının kahve sigara alışkanlıkları olan dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz yaşayan insanları anlatır. Kahve ve sigara sembolleri kullanılarak insan psikolojisi ve davranış türleri üzerinde gözlem yapmamızı sağlayan filmde, Roberto Benigni, Steve Buscemi, Tom Waits, Bill Murray ve Cate Blanchett gibi başarılı isimler yer alıyor.
Her bölümde farklı karakterlerin ve hikayelerin yer aldığı filmde karakterleriyle dikkat çeken filmin en başarılı hikayelerinden biri olarak son hikayesi ‘Champagne’ gösterilse de Cate Blanchett’in performansıyla dikkat çeken ‘Cousin’ adlı bölümü de es geçmemek gerekir. Bu bölümde, Cate Blanchett, karşılıklı kahve ve sigara içip sohbet eden Cate ve Shelly adlı kuzenleri canlandırır. İki farklı hayattan gelen, çok sık görüşemediklerini anladığımız iki kuzen kahve sigara paydasında bir otel lobisinde buluşurlar. Bize de Blanchett’in muhteşem oyunculuğuna hayran kalmak düşer.
Leaves of Grass (2009)

Edward Norton: Bill Kincaid / Brady Kincaid
Çok başarılı bir felsefe profesörü olan Bill ile hippi bir hayat sünen, ot yetiştiricisi Brady birbirinden çok farklı tek yumurta ikizleridir. Tim Blake Nelson’un yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Leaves of Grass, durağan başlayan ve sonuna doğru hızlanan hikayesiyle ve Edward Norton’un Bill-Brady kardeşlerini canlandırdığı başarılı performansıyla dikkat çekiyor.
Bill, ikiz kardeşinin ölüm haberini almasıyla, uzun zamandır gitmediği hatta hayatından silmek istediği doğup büyüdüğü yer olan Oklohoma’ya gider. Ancak oraya vardığında onu bir sürpriz beklemektedir, uyuşturucu işini artık fabrikasyona dönüştüren kardeşi Brady ölmemiştir. Başı belada olan Brady’nin Bill’e ihtiyacı vardır. Aile bağları ile kendi hayatı arasında kararsız kalan Bill, sonunda Brady’i beladan kurtaracak planın parçası olur. Biri şehir hayatının içinde kapitalist düzenin bir parçasıyken diğeri ise anarşist bir yaşam sürmekte olan ideolojik olarak da birbirinden farklı olan kardeşleri canlandıran Norton’un, hippi annesiyle arasında geçen bir diyalogda anarşizme getirdiği eleştiri ise dikkat çekicidir.
“Sorun şu ki her şeyi yıktınız ama bunların yerine geçecek alternatif bir şey üretmeyecek kadar tembeldiniz.”
Cloud Atlas (2012)

Tom Hanks: Isaac Sachs / Dermot Hoggins / Dr. Henry Goose / Zachary
Hugh Grant: Llyod Hooks / Kona Chief
Halle Berry: Luisa Rey / Meronym / Jocasta Ayrs
Hugo Weaving: Hemşire Noakes / Bill Smoke / Old Georgie
Ünlü oyuncuların farklı karakterleri canlandırdıkları filmlerden bahsederken, bu konuda bize güzel bir seyir sunan Cloud Atlas’a yer vermeden geçmek olmazdı. Sadece bir oyuncuyu değil, birçok oyuncuyu farklı karakterlerde izlediğimiz filmde, Tom Hanks, Hugh Grant, Halle Berry, Hugo Weaving bunların başında gelen isimler. Karakter çeşitliliği ve karakterlere uygulanan makyajla dikkatleri çeken film, farklı zaman dilimlerinde geçen altı hikayeyi aynı anda izleyiciye aktarıyor. Eleştirmenleri farklı kutuplara çeken, hem en iyi film hem de en kötü film listelerinde aynı anda yer alan Cloud Atlas, alt başlığında da söylediği gibi geçmişin, şimdinin ve geleceğin birbiriyle bağlantılı olduğunu, zamanın göreceli bir kavram olduğunu anlatıyor.
Lana ve Lilly Wachowski kardeşlerin Alman yönetmen Tom Tykwer’le birlikte senaryosunu yazdıkları ve yönettikleri Cloud Atlas, David Mitchell’in aynı adlı romanından uyarlandı. Yayınlandığı dönem merakla beklenilen, prömiyerini Toronto’da yaptığı sırada ayakta alkışlanan ama sonrasında birçok eleştirinin odağı haline gelen Cloud Atlas’ın en çok eleştirildiği nokta, oyuncuları birçok karaktere hayat vermesi ve bunun da inandırıcılığı ortadan kaldırması yönünde oldu. Film, hakkındaki çeşitli görüşlere rağmen akıllarda farklı karakterlere bürünmüş oyuncularıyla kalmayı başardı.
Enemy (2013)

Jake Gyllenhaal: Adam / Anthony
Jose Saramago’nun The Double isimli romanından uyarlanan, Javier Gullon’un senaryolaştırdığı, yönetmenliğini Denis Villeneuve’un üstlendiği Enemy’de, tarih profesörü olan Adam Bell ile ona çok benzeyen Anthony Clair isimli aktörün hayatlarının geri dönülemeyecek şekilde birbirinin içine geçmesi anlatılır. Jake Gyllenhaal tarafından canlandırılan bu iki karakterin kesişimini izlediğimiz filmin hikayesi, “Kaos henüz anlaşılmamış bir düzendir.” cümlesiyle başlıyor. ‘Kaos Kuramı’ ile ‘Paralel Evren’i birlikte ele alan film, izleyiciyi merak duygusuyla sarıp sarmalarken içinden çıkamayacağı bir hikayenin ortasına bırakıveriyor.
İzleyiciye gizemli bir gerilim hikayesi sunan Enemy, Saramago’nun eserinin serbest bir uyarlaması. Seyircinin dikkatini sonuna kadar ayakta tutmayı başaran, bol simgesel anlatımlı ucu açık hikayesi ve daha önceki performanslarının kat be kat üzerine çıkan, her iki karakteri de başarıyla canlandıran Jake Gyllenhaal’in varlığıyla Enemy, Villeneuve’un önemli eserlerinden biri haline geliyor.
The Double (2013)

Jesse Eisenberg: Simon / James
Kanada yapımı The Double, izleyiciyle ilk kez 2013 yılında Toronto Film Festivali’nde izleyiciyle buluşmuştu. Birçok film festivalinin gözdesi haline gelen The Double, yazıldığı yıllarda sert eleştirilere maruz bırakılan Dostoyevski’nin Öteki (orijinal adıyla Dvojnik) adlı kitabının harika bir uyarlaması. Yönetmenliğini Richard Ayaode’in yaptığı film, Dostoyevski’nin o karanlık dünyasını o kadar güzel ele alıyor ki izleyici film boyunca adeta o karanlığın içine çekiliyor, Dostoyevski ruhunu iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz.
The Social Network’te Mark Zuckerberg olarak izlediğimiz Jesse Eisenberg ile Mia Wasikowska’nın başrollerini paylaştığı film, zamanını anlamadığımız bir dönemde iki farklı karakter tek bir adam ve güzel bir kadın etrafında dönüyor. Eisenberg, kendisi ve ötekisiyle girdiği mücadeleyi izleyiciye öyle güzel yansıtıyor ki, sanki iki farklı insan varmış gibi hissettiriyor. Olduğun ve olmak istediğin iki karakteri bir bedende buluşturan Eisenberg, her iki karakterinde üstesinden başarıyla geliyor.
“İplerle kontrol edilen bir çocuk olmak istemiyorum.”
Legend (2015)

Tom Hardy: Ronald Kray / Reginald Kray
1997 yapımı L.A.Confidential’la Oscar ödülüne layık görülen, yetenekli yönetmen Brian Helgelend’ın John Pearson’un ‘The Profession of Violence’ adlı kitabından senaryolaştırdığı Legend’ta Inception, Locke, The Drop filmlerindeki performansıyla dikkat çeken başarılı oyuncu Tom Hardy ile birlikte çalışıyor. 1950 ve 60’lı yılların Londra’sında geçen film, dünya suç tarihine isimlerini yazdırmış Ronald ve Reginald Kray adlı ikiz kardeşlerin hikayesini ele alıyor. Görünüşleri aynı ama karakterleri tamamen farklı olan efsanevi kardeşler, Ron ve Reggie’yi ise Tom Hardy canlandırıyor.
Film, bir gangster hikayesi gibi görünse de türevlerinin aksine, daha çok kardeşler üzerinde duran bir özel hayat hikayesi aslında. Bu sebeple, alışılmışın verdiği aksiyon bekleme isteği, izleyici bu filmde hayal kırıklığına uğratabilir. İki kardeş arasındaki ilişkileri dönemin yer altı ve suç dünyasının gölgesinde ele alan biyografik tadında bir film olan Legend, rol aldığı tüm filmlerde performansıyla adından övgüyle söz ettiren Tom Hardy’nin etkileyici performansı için bile izlenmeyi hak ediyor.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →