· 13 dk okuma

Billy Wilder: Başarının Sırrı Gerçektir

Billy Wilder: Başarının Sırrı Gerçektir

“Üç insana teşekkür etmek istiyorum. Billy Wilder’a teşekkür etmek istiyorum, Billy Wilder’a teşekkür etmek istiyorum ve son olarak Billy Wilder’a teşekkür etmek istiyorum.” demişti Michel Hazanavicius 2012 yılında The Artist ile En İyi Film Oscar’ını alırken.

Sinema tarihine ya da sektörleşerek kültürel emperyalizmi en uç noktaya taşıyan Hollywood’un geçmişine baktığımız zaman birkaç farklı tipte insana rastlarız. Genellikle dönemin getirilerini arzulayan ve ne denirse onu yapan “memur” yönetmenler karşımıza çıkar ya da azınlık olmalarına rağmen çok fazla başarıya sahip olan ve sinema tarihine adlarını altın harflerle yazdıran Amerikalı auteur sinemacıları buluruz karşımızda. Ama öte yandan bu idealist çatışma ortamından evrilerek iki uç noktanın merkezine yakın bir yerlerde konumlanmayı başaran, auteur kimliğinden ödün vermeyerek sektöre istediklerini sunmayı başarabilen çok az sayıda sinemacıdan da bahsedebiliriz. Billy Wilder, bu birleşim noktasının tam ortasında bulunarak sinema tarihinin unutulmaz yazarlarından ve yönetmenlerinden biri olmayı başardı. Başrolünde Marilyn Monroe, Humphrey Bogart ve Audrey Hepburn’in bulunduğu gerçek anlamda stüdyo filmleri de çekti; öte yandan en ölümsüz noir filmlerin arkasındaki isim de oldu. Düzenli olarak Akademi Ödülleri’nde boy gösterdi, kırmızı halıda heykelcikleriyle pozlar verdi. Avrupa Sineması’nın Fransız Yeni Dalgası ile yapacağı sıçrayışın gizli ilham kaynaklarından biri olmayı da başardı aynı zamanda.

Sinema sanatının tabiatını çok iyi kavramıştı ve bu seyirliğin izleyici unsuru olmadan asla kurgulanamayacağını da çok iyi biliyordu. Sinema salonlarının gücünü ortaya çıkarma ve bunu kullanma konusunda da çok başarılıydı. Yazarlığı kariyeri boyunca pek çok zaman ağır basmıştı ve sinemayı, film yapımcılığını tanımlarken hikayenin önemini vurgulaması bu açıdan hiç şaşırtıcı değildi. Hikayeleri görselleştirmek, işin en temel noktasıydı belki ama Wilder için sonuç noktası da tam olarak burası olmuştu.

“Yalnızca iki tür film vardır. Birincisi izleyici için olan, basit bir hikayeye sahip ama süslü ve abartılı bir şekilde anlatılan filmlerdir; ikincisi ise, içerisine basitçe yerleştirilmiş karmaşık hikayelere sahip olan filmlerdir. Eğer hikayeyi çok fazla süslerseniz, izleyici takip edemez hale gelecektir.”

Sinemanın bir görsel bir anlatı olduğunu çok iyi kavramış ve bu çerçevede senaryolarını oluşturmuş olan Wilder, bahsettiği iki türde de yapıtlar ortaya koymuş ve ne demek istediğini uygulamalı da anlatmak ister gibi örnekleriyle önümüze koymuş adeta. Bununla birlikte, izleyici unsurunu da sinema salonlarının yarattığı güçlü etkiyle birlikte ele alması, filmlerini tasarlarken ve kurgularken düşünce yapısını da belli ölçüde etkilemiş olmalı. Keza, Billy Wilder için bir izleyici en basit şekilde aptalken, bir bütün ve topluluk olarak izleyici ise tam anlamıyla dahidir. Başarısının arkasında ise -yine kendi tabiriyle- gerçekçilik yatıyor. Filmlerinde olabildiğince gerçek hikayeler anlatmaya çalışan Wilder, bu şekilde izleyicilerinin en kolay şekilde filme dahil olmasını ve gündelik hayatlarında film için yer açmalarını sağlamak istemiş. “Yazan ve yöneten Billy Wilder” etiketine sahip olan 25 filmiyle bunu pek çok defa başaran Oscarlı yönetmenin kariyerindeki en iyi filmlerini Billy Wilder: Başarının Sırrı Gerçektir dosyamızda derledik.

Double Indemnity (1944)

double-indemnity-filmloverss

Billy Wilder’ın erken dönem filmlerinden olması rağmen gerçek bir ilham kaynağı olan Double Indemnity, bir detektiflik hikayesine dayanan gerçek bir noir film klasiğidir. Görüntü yönetimi açısından Alman Dışavurumculuğu’dan etkilendiği açık olan Double Indemnity, güçlü hikayesiyle de ön plana çıkıyor. Konusunu kısaca anlatmak gerekirse; oldukça çekici bir kadın olan Phyllis Dietrichson (Barbara Stanwyck), sigortacı olan Walter Neff’i (Fred MacMurray) kandırarak kocasına karşı bir komplo kurmaya hazırlanır. Walter’ın kocası adına bir hayat sigortası poliçesi hazırlamasını sağlar ve ardından kocasının ölümünü planlar. Wilder’ın kaleminden çıkmış bir femme fatale örneği olarak Phyllis, gerçekten durdurulması çok zor bir kadın olduğundan Walter’ı kolayca avcunun içine alabiliyor.

Double Indemnity’nin her bir karesi ciddi bir titizlik örneği olarak karşımıza çıkıyor. Diyaloglardan başlayarak karakterlerin motivasyonlarına yön verecek, dışavuracak olan jestlere kadar pek çok noktada Wilder’ın incelikli bakış açısının farkına varabilmek fazlasıyla mümkün. Alman Dışavurumculuğu’nun etkisinde kalan Wilder’ın tercihleri kadrajın açılarını ve derinliğini etkilediği gibi, filmin gizemli atmosferini de farklı şekillerde destekliyor ve sonunda ortaya soğuk kanlı bir dedektif öyküsüyle bezenmiş bir film-noir klasiği çıkıyor.

The Lost Weekend (1945)

the-lost-weekend-filmloverss

Billy Wilder’ın ilk üst düzey başarıya ulaştığı filmi The Lost Weekend, yönetmene hem En İyi Yönetmen ve En İyi Senarist Oscar’larını getirirken En İyi Film Oscar’ı da kazanmayı ihmal etmedi. Ayırca o yıl ilk defa düzenlenen Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye’ye layık görülen iki filmden biri olarak ödülü paylaştı. The Lost Weekend, Don Birnam (Ray Milland) adlı bir alkoliğin umutsuz hayatındaki dört gününü konu alıyor. Wilder’ın çizdiği karakter portresiyle oldukça etkileyici bir performans sergileme imkanı bulan Ray Milland bu fırsatı olabildiğince değerlendirmekten geri kalmıyor. Etkileyiciliğinin altında yatan ve film boyunca hissedilen hüznünü de derinden yaşamaya devam ediyor. Bağımlılığa dair yapılan atıflar çerçevesinde, Don’ın gittikçe daha da dibi görmesini izleyen olaylar zinciri yakın çevresinin davranışlarıyla şekilleniyor.

The Lost Weekend, Wilder’ın bahsettiği film tiplerinden ilkine örnek olarak gösterilebilir. Dramatik ve basit bir hikayeye sahip olan film, ayrıca yönetmene kariyerinin ilk üst düzey başarılarını da yaşattı. Belli bir estetik anlayışıyla süslediği bu filmde kendisine özgü dokunuşlar yaparak bazı sahnelerin film içerisindeki ikonik halini inşa etmekten geri kalmayan Wilder, hikayeyi görselleştirme konusunda gerçekten üst düzey örnekler veriyor. Basit bir hikayeyi anlatmak için basit süslemeler ve basit dokunuşlar kullanan Billy Wilder, Oscarlı yönetmen sıfatını da haklı bir şekilde elde etmiş oluyor.

Sunset Boulevard (1950)

sunset-boulevard-filmloverss

Sunset Boulevard, sinema tarihi açısından mihenk taşı olabilecek nitelikte bir filmdir kuşkusuz. Wilder’ın ortaya koyduğu başyapıtlardan en özel ve kusursuz olanı demek de fazla abartı sayılmaz sanıyorum. Dürüst ve en iyi anlatılmış Hollywood hikayelerinin başında gelen Sunset Boulevard, Wilder’ın bahsettiği film tiplerinin ikincisine tekabül ediyor. Açılış sahnesi ve takiben gelişen çok karakterli ve karmaşık olay örgüsü, Wilder tarafından oldukça sade ve basit bir şekilde kurgulanıyor. Halihazırda geri dönüşlerle ve anlatıcıyla anlatımı destekleyen Wilder, hikayenin karmaşık yapısını olabilecek en sade şekilde anlatmanın yolunu arıyor. Mükemmele yakın kadrajlar ve planlar bu konudaki en önemli yardımcılar oluyor. Görselliği basit tutmak, izleyicinin filmi takip etmesi açısında en önemli unsur haline geliyor. Işık kullanımı yine çok önemli bir rol üstleniyor. Gloria Swanson’ın oyunculuğunun karakteriyle bütünleşmesi ve Norma Desmond’ın gelmiş geçmiş en büyük “sessiz sinema” yıldızı olduğuna inanmamız da görsellerin abartılı basitliğinde gizleniyor. Buster Keaton’ın ve Cecil B. DeMille’in film içerisindeki küçük varlıkları da bu açıdan ele alındığında da daha fazla anlam kazanıyordur eminim.

Gloria Swanson ile Norma karakterini inşa eden Billy Wilder, Swanson’ın rol yapış tarzına göre çekimlere devam ediyor ve olabilecek en ideal şekilde sessiz kısımları çekiyorlar. Filmdeki sessiz kısımların kilit noktalar olduğunu göz önünde bulundurursak, Swanson’ın filmle beraber devleşmesinin de başlıca sebebini bulmuş oluruz. Sunset Boulevard, sinemayı bir bütün olarak görürken parça parça anlamlandıran ve bu parçalar arasındaki ilişkiyi kurmak için farklı denemeler yapmaktan çekinmeyen oldukça yenilikçi bir yönetmenle; filmin ihtiyacını kendi yetenekleriyle en iyi şekilde karşılamayı başarabilen oyunculularla sinema tarihinin en özel filmlerinden bir tanesi haline gelebilirdi. Gerek konusu, gerekse anlatısıyla Billy Wilder’ın ölümsüz bir başka eseri olarak sonsuza kadar yaşamaya devam edecek.

Stalag 17 (1953)

stalag-17-filmloverss

Stalag 17, Billy Wilder’ın yapmış olduğu bütün projelerden farklıydı. İkinci Dünya Savaşı sırasına geçen film bir Alman esir kampını konu ediniyor. Kamptan kaçmaya çalışan Amerikan askerleri, keşfedilen bir casus ve bunları takip eden ihanetler… Stalag 17 savaşın tam ortasına konuşlanmış bir savaş filmi, ancak Billy Wilder’ın kaleminden çıkan bir hikaye bu kadar tahmin edilmesi kolay olmayacaktır elbette. Wilder savaş dönemi dramasıyla, kendi komedi algısını bir araya getirmeyi başararak filme oldukça farklı ve alışılmadık bir atmosfer kazandırıyor. Hatta bazen absürt denebilecek seviyeye ulaşıyor, yine de buna rağmen savaş gerçekliğinden uzaklaşmamayı da başarıyor. İkinci Dünya Savaşı sona ereli henüz sekiz yıl olmuşken, böylesi bir üslup oturtmanın hayali dahi zor. Otto Preminger’ın cameosu da filmin üslubuna bir küçük katkı daha yapıyor.

Billy Wilder izleyicinin zihnine bir hain kalıbı oturtuyor ve hiçbir kanıt sunmadan bu kalıbın şekillenmesini sağlıyor, haini adeta hedef gösteriyor. Mükemmele yakın yönetilen algı yönetimiyle baş karakter Sefton’ın (William Holden) korkak, asosyal ve çıkarcı yönlerini fazlasıyla vurguluyor; Holden ise üstüne giydirilen bu gömleği oldukça başarılı taşıyor ve algının şekillenmesini kolaylaştırıyor. Billy Wilder, herkesin görmeye alıştığı savaş hikayelerinden birini anlatmaktan ziyade, belki de en iyi resmedilmiş anti-kahramanlardan birini yaratarak alışılmadık bir kahramanlık hikayesi anlatmayı amaçlıyor. Savaşın tam ortasında savaştan izole olmuş bir şekilde ve izleyicisinin zekasını zorlayarak yapıyor bunu. Stalag 17, yönetmenin kendi sınırlarını zorladığı filmlerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

Sabrina (1954)

sabrina-audrey-hepburn-william-holden-filmloverss

Hollywood içerisinde kabul edilme sıkıntısı olmayan ama bunun yanında kendi arzuladığı sinemaya da uzak kalmayan Billy Wilder, zaman zaman çerez filmler de çekmedi değil. Sabrina ve sonrasında Marilyn Monroe ile çalıştığı filmler bu konunun en güzel örnekleri oluyor elbette. William Holden ile yeniden çalıştığı Sabrina’da bu defa başrolde Audrey Hepburn bulunuyordu. Filmin kalabalık oyuncu kadrosunda ayrıca Humphrey Bogart de yer alıyordu. Audrey Hepburn’in canlandırdığı Sabrina ile, sanayici Larrabee ailesinin iki oğlu arasında orta çıkan aşk üçgenini konu alan Sabrina, oyuncuların karakterlere kattığı enerji ve yer yer karmaşa ile sürükleyici bir Külkedisi hikayesi anlatıyor.

Oyuncu kadrosuyla oldukça iddialı bir yapım olan Sabrina için Wilder’ın aklında başka planlar olduğu ve özellikle Bogart yerine Cary Grant ile çalışmak istediği biliniyor. Her ne kadar Grant’in filme katacakları az olmamakla birlikte, filmin gidişatını değiştirebilecek etkilere sebep olabileceği bir yana, bu durumda mizah unsurları da filmin üstüne çıkabilirdi. Wilder’ın kamera arkasında sınırlı şekilde müdahil olabildiği Sabrina, yine de romantik filmler arasında kült olarak yerini almasını bildi.

The Seven Year Itch (1955)

the-seven-year-itch-filmloverss

Sabrina’dan sonra en az dahil olabildiği ve kendi standartlarını ortaya koyabildiği filmi olan The Seven Year Itch, Billy Wilder’ın Marilyn Monroe ile beraber çalıştığı ilk filmi. Sansür komitesinin baskıcı otoritesinin gölgesinde çekilen filmde, Wilder sansüre yakalanmamak için zekice diyaloglar yazarak çözüm üretiyor. Eşini ve çocuğunu yazın şehir dışına gönderen Richard (Tom Ewell)’in yaz boyunca üst katta yaşayacak olan seksi ama saf oyuncu adayı ile arasında geçen birkaç günü anlatan The Seven Year Itch, bir yetişkin komedisi olarak planlanmışken sansür endişesi sebebiyle oldukça naif bir anlatıma sahip oluyor. Bu üstü kapalı ve naif anlatımın gereklerinden olarak senaryoya yerleştirilmiş metaforlar ve göndermeler filme renk katıyor. Bu göndermelerin en dikkat çekeni ve filmin kurgusuna en uygun olanı ise Marilyn Monroe’ya direkt yapılan atıf olacaktır elbette. Wilder’ın basit hikayesindeki güzel süslerden biri olan bu tarz atıflar ve göndermeler The Seven Year Itch’in seyrini kolaylaştıran ama diğer taraftan derinlik katma çabası içeren uygulamalar olarak göze çarpıyor.

Yönetmen Billy Wilder’ın sinemaya kazandırdığı en ikonik sahnelerden birini barındıran The Seven Year Itch, Marilyn Monroe’nun oynadığı çerez roller arasında belki de en ünlüsü olabilir. Wilder’ın senaryoya eklediği ekstra şakaların ve kinayelerin filmin dinamiğini arttırmasının pek çok artısı var. Tabii ki bu sahne ve film yanıltmamalı, bu filmden çok uzun olmayan bir süre sonra Wilder ve Monroe ikilisi muhteşem bir komediye imza atacaklardır.

Some Like It Hot (1959)

some-like-it-hot-filmloverss

Yönetmenin en bilinen ve en sevilen filmlerinden olan Some Like It Hot, özellikle Tony Curtis ve Jack Lemmon’ın performanslarıyla büyüdükçe büyüyen bir film ama Wilder açısından bakarsak hiçbir yenilik barındırmayan ve küçük televizyon dizisi hileleriyle ilerleyen bir hikayeye sahip. Bu durumda Wilder yine çatallı dilini senaryoya yansıtmayı uygun görüyor ve kinaye dolu bol şakalı, mizah dozu oldukça yüksek bir aile ile yetişkin komedisi arasındaki çizgide seyreden bir film karşımıza çıkıyor. Marilyn Monroe’nun varlığı somut anlamda film için bir kazanç olarak görünmese de, onun varlığı filmin atmosferine anında etki ederek filmin gidişatına daha edilgen bir müdahalede bulunuyor. Lemmon ve Curtis gerekli abartılı oyunculukları Monroe’yu arka planda bırakmaya yetiyor. Filmin konusunu kısaca özetleyecek olursak; iki kafadar müzisyen Joe (Tony Curtis) ve Jerry (Jack Lemmon) borçlarından kaçmak için bir kadınlar orkestrasına katılmaya karar veriyorlar ve bu şekilde Florida’ya gidiyorlar. Marilyn Monroe, The Seven Year Itch’den çok ders çıkarmış ve Wilder’ın isteklerini daha iyi özümsemiş olacak ki, Some Like It Hot onun kariyerinin en  iyi işlerinden bir tanesi oldu denilebilir.

Tony Curtis ve Jack Lemmon’a da biraz paragraf açmam gerekirse, özellikle Jack Lemmon’ın birçok boşluğu dinamizmiyle doldurduğunu söylemek yanlış olmaz. Tony Curtis ile ortaya koydukları ikili unutulmaz bir performansla perdede boy gösteriyorlar. Marilyn Monroe, kendisiyle özdeşleşen ve sonunda mükemmele yakın bir sonuç ortaya çıkan Sugar karakteriyle kimsenin yapamayacağını yapmayı başarıyor. Some Like It Hot’ın ölümsüz bir eser olmasının en geçerli sebepleri, Billy Wilder’ın üç oyuncusunun potansiyelini en iyi şekilde ortaya çıkarmanın yolunu bulmasından kaynaklanıyor.

The Apartment (1960)

the-apartment-filmloverss

Billy Wilder ve Jack Lemmon ortaklığının en özel örneklerinden biri olan ve tüm zamanların en başarılı romantik komedilerinden sayabileceğimiz The Apartment, Wilder’ın Oscar koleksiyonu zenginleştirmekle beraber, romantik komedilerin kalıplarını da değiştirmeyi başarmış bir film. Wilder’ın yerleştirmeyi sevdiği karanlık tonlar filmin atmosferini belirgin bir şekilde etkiliyor. Ayrıca, teknik açıdan ele aldığımızda kamera açılarının titizliği filmin derinliğine doğrudan etki ediyor ve baş karakterimiz Baxter’ın özellikle ofis ortamındaki halini net bir biçimde gözlemleyebiliyoruz. The Apartment, bir sigortacı olan C.C Baxter’ı (Jack Lemmon) konu alıyor. Patronlarına ihtiyaçları olduğu zaman sevgilileriyle vakit geçirmeleri için kendi dairesinin anahtarını veren Baxter, bazen bütün bir haftayı böyle geçirmek zorunda kalıyor. Fakat aşık olmasıyla birlikte planlar değişiyor ve Baxter, Bayan Kubelik’in (Shirley MacLaine) dikkatini çekmek için çabalamaya başlıyor.

Billy Wilder’ın gerçeklik anlayışına en iyi uyan filmlerinin başında The Apartment’ı sayabiliriz. İş dünyasına bulunduğu atıflarını, sosyal hayatta yaşanan sıkıntılarla kesiştirerek ve oldukça sıradan iki karakter üzerine filmini inşa ederek basit bir hikayeyi anlatmaya koyuluyor. Jack Lemmon’ın etkileyici ama sade performansıyla bu hikaye tam olması gereken ayarda, abartısız ama bir o kadar da sürükleyici bir hal alıyor. Wilder’ın yazdığı en naif finallerden birisine sahip olması da The Apartment’ı özel ve unutulmaz kılan anlardan bir başkası olarak akıllarda kalıyor.

Irma la Douce (1963)

irma-la-douce-filmloverss

The Apartment’tan üç yıl sonra tekrar Jack Lemmon ve Shirley MacLaine ile birlikte çalışan Billy Wilder, bu defa Tony ödüllü bir müzikalden ilham alıyor ve Paris sokaklarında dans ve şarkı sahneleri çekmeye koyuluyor. Müzikal çekmek Wilder için oldukça yeni bir deneyim olmakla beraber, yönetmenimiz birçok kısmı yeniden yazarak kendisine has bir romantik komedi örneği yaratıyor. Yine de filmin müziklerini yabana atmamak gerekiyor, zira Wilder müzikalin aslına yakın bir çizgide kalmayı da önemsemiş gözüküyor. Irma la Douce’un konusuna gelecek olursak; Paris’te çalışan bir seks işçisi olan Irma La Douce’in (Shirley MacLaine) yolu polis memuru Nestor Patou (Jack Lemmon) ile kesişir ve Patou, Irma’yı bu hayattan çekip çıkarmak ister. Bu uğurda işinden olur ama yine de vazgeçmeye niyeti yoktur.

Tam olarak Billy Wilder için biçilmiş kaftan olan bu minimalist hikaye, kendisinin kariyerindeki en önemli başarılardan birini de temsil ediyor. Kariyerinin en çok hasılat getiren filmlerinden biri olarak stüdyolarla arasındaki bağını güçlendirmiş oluyor. Shirley MacLaine’ın sağlam performansı ve Jack Lemmon ile olan uyumu, oyuncuların birbirlerine olan güveninden kaynaklansa da, Billy Wilder’a duydukları güven daha ön plana çıkıyor. Wilder’ın nitelik olarak ortaya çıkardığı en iyi filmi olmasa da, onun karakterlerine yerleştirdiği duygusal yükü en iyi temsil eden filmlerin başında geliyor. Paris atmosferinde duygu yükünü daha ön plana çıkarabilen bir senaryo ile karakterler arası gerilimi ve ön yargıları daha belirgin bir şekilde görmek mümkün oluyor.

Avanti! (1972)

avanti-billy-wilder-filmloverss

Billy Wilder’ın geç dönem filmlerinden biri olan Avanti!, başrolünde yine Jack Lemmon’ın yer aldığı ve hak ettiğini bulamamış bir klasik. Wilder’ın hikaye anlatımında olay örgüsünü karmaşıklaştırmayı tercih ettiği son dönemlerinde, hikaye derinleştikçe anlatım sadeleşiyor. Jack Lemmon’ın hayat verdiği Wendell Armbruster Jr, babasının geçirdiği trafik kazası sonrasında İtalya’ya gitmek durumunda kalır ve vardığında babasının İngiliz sevgilisiyle görüşmek için orada olduğunu anlar. Wendell ile babasının sevgilisinin kızı olan Pamela (Juliet Mills) bir şekilde yakınlaşmaya başlarlar.

Wilder’ın stereotipler ekseninde yarattığı bu absürt komedi örneği, Jack Lemmon’la birlikte çalıştıkları diğer filmlerinin kalitesine yer yer ulaşmakta güçlük çekiyor. Fakat, Wilder senaryosu bir yerden eksik gibi görünse de, bir başka kısımdan açığını kapatmayı ihmal etmiyor. Çok kültürlülük filmin mizah seviyesine etkili bir katkı yapıyor ve kullanılan stereotipler o kadar da baskın bir şekilde yer almıyor. Wilder’ın filmlerinde yer vermekten hiç çekinmediği duygusal alt metinler, Avanti’de de bulunuyor ve özellikle Jack Lemmon’ın performansına olumlu etki ediyor. Biraz uzun süresine rağmen Avanti!, Billy Wilder’in filmografisindeki kesinlikle en özel ve en arka planda kalmış filmlerinden biri diyebiliriz.


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →