· 6 dk okuma

Bilimkurgu Sinemasında Bir Altın Çağ Klasiği: Terminator Filmleri

Bilimkurgu Sinemasında Bir Altın Çağ Klasiği: Terminator Filmleri

James Cameron’ın yarattığı Terminator serisi, 30 yılı aşkın bir süredir post apokaliptik bilimkurgu alt türünün göz bebeklerinden biri konumunda. Peki bu seriyi özel kılan neydi? Başarısını hangi formüllere borçluydu Terminator? Öncelikle Cameron’ın vizyonuna borçlu olduğunu ve yönetmenin alt türü çok iyi etüt ettiğini söyleyelim. Cameron, tematik açıdan oldukça zengin bir kıyamet sonrası bilimkurgusu yaratırken birçok filmden faydalanmış, 1968 sonrasındaki süreci iyi değerlendirmiş. Terminator filmleri, kıyamet sonrasına zaman yolculuğu aracılığıyla ulaşan Planet of the Apes’in formülünü tersten uygulayarak alt türe zenginlik ve bir farklılık kattı denilebilir. Film, 2001:  A Space Odyssey’in bireysel olarak yaklaştığı makine – insan mücadelesini de alenen bir savaşa çevirmiş, insanoğlunu yok oluşa sürükleyecek bir hikayede işlemiştir. Westworld’ün insan suretindeki makineleriyle, Blade Runner’ın karanlık atmosferi Cameron’a ilham vermiş. Şüphesiz ki, Terminator filmleri post apokaliptik bilimkurgu alt türüne pek çok yenilik getirmiş olsa da, türün diğer örnekleri gibi nükleer felaket paranoyasından beslenmiştir. Mad Max serisi ve Escape from New York’ta olduğu gibi kıyamet sonrasında aksiyon düşüncesini hikâyenin günümüzde geçen ayağında hayata geçirmiştir Cameron. İlk üç film, Mad Max gibi kaçmalı-kovalamacalı yapıya bel bağlamış ve bu, Terminator filmlerinin klasik bir ögesine dönüşmüştür.

Serinin efsaneleşmesinde yönetmen Cameron’ın ardından en büyük pay Arnold Schwarzenegger’indir diyebiliriz. Kendisine ilk olarak Kyle Reese rolü teklif edilen, ancak sibernetik makine T-800’ü tercih eden Arnold, özellikle ikinci film sonrasında karakteriyle ikonlaşmış, “I’ll be back” (Geri döneceğim) repliğini haklı çıkarırcasına hep geri dönmüştür. İşte bu ay Schwarzenegger’li yeni üçlemenin ilk filmi Terminator Genisys ile bir kez daha geri dönüyor. Cameron sonrasında düşüşe geçen seriyi diriltmek için yola çıkan ekip, zaman yolculuğunu hiç olmadığı kadar aktif kullanan, oldukça komplike bir senaryoyu hayata geçirdiler. Yayınlanan fragmanların ardından serinin hayranlarını heyecandan çok endişeli bir bekleyiş sarmış durumda. Terminator’ı özüne döndürme çabası umarız olumlu sonuç verir diyerek filmlere geçelim.

The Terminator (1984)

the-terminator-1984-filmloverss

Seyircisine oldukça zengin bir dünya sunan Terminator, distopyasında umuda da yer açan kıyamet sonrası bilimkurgularından. Yapay zeka ile insanoğlunun gelecekte vuku bulan çetin savaşıyla ilk buluşmamız, düşük bütçe faktörüne rağmen muazzam bir deneyime dönüşmüştü. 2029 yılının karanlık dünyasında açılan film, makinelerle insanlığın dengelerin sürekli değiştiği savaşından günümüze uzanıyor. Yapay zeka Skynet’in şeytani bir planı var: Direnişin lideri John Connor’ı henüz doğmadan yok etmek… Bunun için görevlendirilen T-800 model sibernetik makinenin görevini tamamlayana kadar durmayacağını biliyoruz. Biraz düşündüğünüzde hikâyenin İncil’den beslendiğini fark edeceksiniz. John Connor, insanlığın kurtuluş umudu, mesihidir. Onu doğuran Sarah Connor’da Meryem Ana olarak düşünülebilir. Zira, mesele sadece kurtarıcıyı doğurması değil, henüz teorik olarak doğmamış\var olmamış biri tarafından hamile bırakılması söz konusudur. John Connor’ı özel yapan da belki bu ince detaydır.

The Terminator, serinin en karanlık filmi olmakla birlikte gerilim yaratma hususunda da devam filmlerinin önündedir. Bunun sebebi de karakterlerimiz arasındaki güç eşitsizliğinin diğer filmlere göre daha dengesiz olmasıdır. Kısıtlı bütçe de Cameron’ı aksiyondan ziyade gerilime yöneltmiştir. İlk filme bakarak insanoğlunu yok oluşa sürükleyen makine-insan savaşında tüm suçu zaman yolculuğu teknolojisi üzerine atabiliriz. Çünkü gelecekten gelen Cyborg yok edilse bile, sağlam kalan bir kolu ve işlemcisi Skynet’in doğuşunu olanaklı kılacaktır. Bu noktada oluşan paradoksun ise filme bir derinlik kattığı söylenebilir.

Terminator 2: Judgement Day (1991)

terminator-2-the-judgment day-filmloverss

The Terminator’ın ticari başarısı sonrasında Aliens ve The Abbys gibi iki bilimkurgu başyapıtı daha çekerek bir anda hem türün hem de döneminin en önemli yönetmenlerinden birine dönüşen James Cameron, stüdyodan 100 milyon dolar gibi yüksek bir bütçe kopararak hayalini kurduğu filmi yapmak için kolları sıvamıştı. Aradan geçen 7 yılda efekt teknolojisinin geldiği nokta da kuşkusuz bu hayali, hayata geçirmesine olanak tanıdı denilebilir. İlk filmin hikâye kurgusunu tekrarlayan Cameron’ın, Arnold Schwarzenegger’in seyircinin belleğinde taze kalmayı başaran Cyborg karakterini koruyucu bir meleğe dönüştürmesi film adına küçük ancak çok etkili bir hamleydi. Hikâyeyi 10 yıl sonrasına taşıyan Cameron, T-800’ü babasız büyüyen John Connor için bir baba figürü gibi konumlandırdı. Böylece durmak bilmeyen aksiyon içine duygusallık da katarak inanılmaz bir kimya oluşturdu.

Judgement Day, bir devam filmi olsa da öncülünün çok ötesine geçti. Efektlerin, görselliğin ve doyumsuz aksiyonun bunda büyük payı olsa da, Judgement Day’in tematik açıdan daha zengin bir film olması, Terminator’ın dünyasını genişletmesinde ve klasikleşmesinde etkili oldu. Makine-insan savaşının kendi içinde makine-makineye karşı, makinenin insanlaşması gibi alt başlıklar açılarak genişletilmesi iyi bir örnektir. İlk filmde zorunlu olarak öne çıkan gerilimin, bu filmde yerini tam anlamıyla gerçek bir aksiyona bırakması, bilimkurgu\aksiyon melezleşmesinin Terminator filmlerine daha uygun olmasıyla ikinci film parladı. Karakterlerin kendini bulması da atlanmaması gereken bir detaydır. Sarah Connor’ın sinema tarihinin en güçlü kadın karakterine bürünüşü, John Connor’ın ortaya çıkışı, T-800’ün insanoğlunun tarafına geçişi ve cıva alaşımlı T-1000’in varlığı Judgement Day’e çok şey kattı. Sayısız unutulmaz sahnesiyle hafızalarımıza kazınan bu film; görsel dokusu, aksiyonu ve kusursuzluğuyla 90’lı yıllar bilimkurgu sinemasının zirvesine oturdu.

Terminator 3: Rise of the Machines (2003)

James Cameron, Terminator serisine daha fazlasını veremeyeceğini düşündüğünden ve kendini de tekrar etmekten kaçındığı için üçüncü filmin kamera arkasına geçmeyi kabul etmedi. Çok da tecrübeli bir isim olmayan Jonathan Mostow’un yönettiği Terminator 3: Rise of the Machines, formüllerin dışına çıkmayan klasik bir devam filmiydi. İkinci filmin 10 yıl sonrasına taşınan hikayede yetişkin ve bir nevi derbeder bir John Connor çıktı karşımıza. Skynet’in onu yok etmek için bir kez daha şansını denediği filmde, Judgement Day’de olduğu gibi makine-makineye karşı durumu söz konusuydu. Artık klasikleşen otobanda takip sahneleriyle yine büyük keyif verse de, serinin hayranları aksiyon ve görsellikten çok daha fazlasını beklediğinden Rise of the Machines kısmen de olsa hayal kırıklığı yarattı. Kaderimizi değiştirip değiştiremeyeceğimiz meselesi üzerine kafa yoran filmde kaçınılmaz olanın gerçekleşeceğini vurguladı yönetmen Mostow. Zaten Rise of the Machines’in seri içindeki önemi geçmiş ve geleceği birleştirmesiydi. Ortada seriyi ileri taşıyacak bir hikaye olmaması, Cameron’ın vizyonuna ihtiyaç duyulması ve tekrara düşülmesi gibi sebeplerle beklentileri karşılayamayan üçüncü bölüm, her şeye rağmen Terminator filmleri açısından başarılı bir işti.

Terminator Salvation (2009)

terminator-salvation-filmloverss

Serinin yaratıcısı James Cameron olmadan da iyi bir Terminator filmi çekilebildiğini görmüştük. Peki ya Arnold Schwarzenegger olmadan bunu başarmak mümkün müydü? Serinin dördüncü bölümü Terminator Salvation bu soruya olumlu bir cevap niteliğindeydi. Hem de bunu kamera arkasında pek de yetenekli bir yönetmen (McG) olmadan başarması takdire şayandı. Terminator Salvation ile ilgili en önemli nokta artık sonunda hikâyenin kıyamet sonrasına taşınmasıydı. Serinin önceki bölümlerinde gelecekten direnişe dair kısa anlar izlemiş ama neler yaşanacağına ilişkin detaylı bir veri elde edememiştik. Yönetmenin karanlık dönemi anlatıyoruz dediği Salvation’da babası Kyle Reese’i arayan, onu korumaya çalışan ve insanlara umut aşılama çabasında bir John Connor görüyoruz. Bununla birlikle Marcus Wright -özel üretim bir makine-insan- adlı ana hikâyeye hizmet eden bir yan karakterin varlığının da filme zenginlik kattığını söyleyebiliriz. Serinin dördüncü bölümü ile bir anlamda klasik bir post apokaliptik bilimkurguya evriliyor Terminator. Seri; alt türün klasik bir örneğine dönüşürken, elbette ilk üç filmin hikâye kurgusunun da değişmesi kaçınılmazdı. Ancak aynı yorumu filmin kıyamet sonrası dünyasının görsel karşılığı için söyleyemeyiz. Çünkü Cameron’ın mavimtrak geleceğine ihanet edildiği bir gerçek. Bu durumu görmezden gelebilmenin tek yolu Salvation’ı Judgement Day’den bağımsız olarak düşünebilmek bana kalırsa. McG’nin filmi serinin en zayıf halkası olsa da Terminator efsanesine halel getirmedi.


Serdar Durdu

Serdar Durdu

131 yazı · Kendisini yazarak bulan bir sanat tutkunu, sinemaya yönetmen, janr ve sinema tarihinden bakmayı seven bir yazar. Biraz mükemmeliyetçi, azılı Kubrickçi.

Yazarın diğer yazılarını gör →