· 11 dk okuma

Beyazperdede En İyi 10 LGBTİ Temsili

Beyazperdede En İyi 10 LGBTİ Temsili

LGBTİ kimliklerin sinema filmlerindeki temsil edilme biçimi uzun yıllardır büyük bir tartışma konusu. Özellikle Hollywood Sineması’nın eşcinsel kimliklere yönelik tutunduğu muhafazakar ve ötekileştirici tavrın bir yansıması olarak 1980’li yılların sonuna kadar beyazperdede resmedilen LGBTİ karakterlerin sapkın, patolojik vaka, katil, psikolojik rahatsızlık kurbanı, sosyopat gibi çeşitli olumsuz özelliklere sahip bireyler olarak temsil edildiğini açık bir biçimde söyleyebiliriz. Kısacası; 1980’li yılların sonuna dek sinemada temsil edilen homoseksüel karakterler büyük oranda belli stereotipler etrafında şekillenmiştir. Bu tip karakterler sadece Hollywood sinemasında değil ama ağırlıklı olarak anaakım sinemada aşağılık ve çirkin tiplemeler olarak yansıtılmış ve hatta eşcinsellik gülünecek, korkulacak ve ağlanacak bir durum olarak lanse edilmiştir.

Günümüzde, ülkemizdeki birçok TV dizisinde tipleme olarak yer alan eşcinsel karakterlerin, tam da bu bahsi geçen durumda olduğu gibi, bir tür güldürü malzemesi olarak yansıtılması oldukça çirkin ve alaycı bir tutumun göstergesidir. Özellikle bu tür film ya da dizilerdeki eşcinsel karakterler; gelenekselleşmiş cinsiyet rollerini korumak, devletin en küçük birimi işlevi gören geleneksel ailenin bekasını sağlamak, ataerkil düzeni sağlamlaştırmak ve daha sayabileceğimiz birçok kalıplaşmış yapıyı koruyabilmek adına heteronormatif düzeni sekteye uğratmayacak şekilde tek tipleştirilmiştir. Yani Hollywood’un ve anaakım sinemanın yansıttığı LGBTİ karakterlerin daha geniş bir LGBTİ topluluğundan yalıtılarak normalize edilmeye çalışıldığını söylemek mümkündür. Bu bir nevi LGBTİ kimliklerin asimile edilerek deformasyona uğraması ve hatta daha açık bir ifadeyle heteroseksüelleştirilmesi ve metalaştırılması demektir. Bugün anaakım sinemada açık bir şekilde sunulan LGBTİ imgesinin sadece şekil değiştirdiğini, ‘çirkin eşcinsel’den ‘normal eşcinsel’e dönüştüğünü görebilmek mümkündür. Bu ‘normalleştirilmiş’ eşcinsel karakterler; geleneksel cinsiyetçi bakış açılarına sahip, aile değerlerini savunan, aşkı ve seksi evlilik kurumu olmaksızın düşünmeyen, ulusal değerlere önem veren bireyler olarak ifade edilmiştir.

Özellikle, 1980’li yılların sonu 1990’lı yılların başından itibaren LGBTİ mücadelesinin görünürlük kazanmasıyla birlikte LGBTİ kimliklerin sinemadaki temsiliyeti de değişmeye başlamış ve bu filmlerdeki LGBTİ karakterler çok daha gerçekçi ve dinamik perspektiflerden resmedilmiştir. Hazır Queer Sinema’nın dahiyane çocuğu Todd Haynes’in iki kadının birbirine olan aşkını muhteşem biçimde resmettiği Carol filmi vizyona girecekken, Hollywood’un ve anaakım sinemanın LGBTİ kimlikleri normalize etme çabasına karşı bir cevap olarak, akışkan ve dinamik bir biçimde sunulan ve gönüllerimizde tahtlar kuran LGBTİ karakterlere doğru bir yolculuğa çıkalım.

Beyazperdede En İyi 10 LGBTİ Temsili

My Own Private Idaho – Gus Van Sant (1991)

my-own-private-idaho-filmloverss

Karakterler: Mike (River Phoenix) ve Scott (Keanu Reeves)

Gay kimliğiyle de dikkatleri çeken yönetmen Gus Van Sant’ın Shakespeare’in 4. Henry oyunundan serbest bir uyarlama olarak çektiği My Own Private Idaho; hayatlarını zengin erkek ve kadınlarla birlikte olarak kazanan iki erkek fahişenin Portland’dan Roma’ya kadar süren arayış ve kendini bulma serüvenini anlatıyor. Klasik kalıpların dışında eşcinsellik ve dostluk temalı bir yol filmi olan My Own Private Idaho’nun; bugün, Queer Sinema’nın en kült eserlerinden biri olduğunu söylemek gerek.

River Phoenix’in kısacık hayatında canlandırdığı en iyi karakterlerden biri olan Mike; Portland’lı bir sokak çocuğudur. Küçük yaşlardayken kaybettiği annesini bulmak için oradan oraya sürüklenen Mike, sık sık narkolepsi krizleri geçiren, yaşamak için bedenini satan, dışarıya karşı oldukça savunmasız ve naif bir erkek fahişedir. Mike’ın en yakın arkadaşı ve aralarında duygusal anlamda çok yoğun bir bağ olan Scott ise Mike’ın aksine oldukça zengin bir ailenin çocuğudur. Fakat Scott sırf babasına karşı koymak için Mike’la beraber sokaklarda ve yollarda geçen bir dünyayı seçmiştir.

My Own Private Idaho filminde, Hollywood’un kalıplaşmış pozitif-imaj yaratma düşüncesini tersine çeviren Gus Van Sant’ın yaratıcı ve akışkan bir sezgisellikle queer kimliğin keşfini yaptığını; ve bu şekilde, özellikle anaakım sinemada, ‘düz ve normalize edilmiş’ biçimde sunulan homoseksüel kimliklere de meydan okuduğunu gözlemleyebiliriz.

Lola + Bilidikid – Kutluğ Ataman (1999)

lola-and-bilidikid---filmloverss

Karakterler: Lola (Gandi Mukli) ve Bilidikid (Erdal Yıldız)

Yönetmen koltuğunda Kutluğ Ataman’ın oturduğu Türk-Alman ortak yapımı Lola + Bilidikid; eşcinsel kimliğini henüz keşfetmiş bir gurbetçi Türk genci olan Murat’ın aile içi şiddet baskısı yüzünden evden kaçıp kendisi gibi gurbetçi olan travesti Lola ve onun aşığı Bili ile tanışmasını ve akabinde yaşanacak çarpıcı olayları konu alıyor. Özellikle Türk toplumunda LGBTİ bireylere yönelik baskı ve ayrımcılığı oldukça gerçekçi bir perspektif üzerinden anlatmayı başaran Ataman; bu bireylerin yaşadığı homofobiyi Türk toplumunun yanı sıra Alman toplumu tarafından da ekstra dışlanma ekseninde kurmuştur.

Lola ve Bilidikid birbirine aşıktır aşık olmasına fakat maço bir delikanlı olan Bilidikid Lola’nın içinde bulunduğu eşcinsel ortama karşı içten içe bir homofobi beslemektedir. Bu sebeple Lola’dan cinsel organını kestirmesini ve kadın olmasını ister. Çünkü Lola bir kadın olursa evlenip herkes gibi ‘normal’ bir hayat sürebileceklerdir. Lola Bili ile birlikte olabilmek için Bili’nin istediklerini yapacaktır ama Bili’nin kendisiyle yüzleşmesi gereken, bastırdığı bir gerçek vardır.

Kutluğ Ataman yaratmış olduğu karakterlerle Türk toplumundaki ataerkillik, erkeklik, maçoluk vb. kavramların taşıdığı ikiyüzlülüğü ifşa ederken bu toplumun içerisinde yaşayan her bir bireyin kendisiyle yüzleşmesi gerektiği gerçeğini haykırır gibidir.

Boys Don’t Cry – Kimberly Peirce (1999)

boys-dont-cry-filmloverss

Karakter: Brandon Teena (Hilary Swank)

Bazı filmleri izlemesi de anlatması da oldukça zordur nitekim Boys Don’t Cry bu tür filmlerden biri. Yaşanmış bir olaydan yola çıkan film, Brandon Teena isimli erkek kıyafetleri içinde dolaşan bir travestinin trajik hayat hikayesine odaklanıyor. Kimberly Peirce’ın harika bir yönetmenlik deneyimi sergilediği ve Hillary Swank’in, Brandon Teena rolünde parlayıp, En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ıyla da bu parıltıyı ölümsüzleştirdiği Boys Don’t Cry, özellikle LGBTİ mücadelesinin neden bu kadar önemli olduğunun somut bir ifadesi olarak da dikkatleri çekiyor.

Hangi ülkeden ya da toplumdan olursanız olun cinsel kimliğinizi ya da yöneliminizi açık açık yaşayamamanın baskısını her daim ensenizde hissedersiniz; çünkü daha en başta ötekileştirilmiş ve ‘mükemmel’ düzeni bozan ucubeler olarak görülmüşsünüzdür. Teena Brandon kadın bedeninde doğmuş olmasına karşın cinsel kimliği erkektir. Erkek kıyafetleri içindeyken kendisini mutlu hisseder ve vajinası yerine penisi olmasını ister. Ama bu durumu fark eden toplum ve hatta en yakın arkadaşları tarafından dışlanacak ve akabinde oldukça trajik bir sona doğru sürüklenecektir. Cinsel kimlik meselesini en iyi şekilde temsil eden filmlerden biri olan Boys Don’t Cry’ı mutlaka ama mutlaka izleyiniz.

Brokeback Mountain – Ang Lee (2005)

brokeback - mountain - filmloverss

Karakterler: Ennis Del Mar (Heath Ledger) ve Jack Twist (Jake Gyllenhaal)

Yönetmenliğini Ang Lee’nin üstlendiği ve başrollerinde oldukça genç bir yaşta kaybettiğimiz Heath Ledger ve Jake Gyllenhaal’u buluşturan Brokeback Mountain; 1963 yılında Wyoming’deki Brokeback Dağı’nda kovboyluk yaparken birbirlerine aşık olan Ennis Del Mar ve Jack Twist’in 20 yıllık süre zarfında gitgeller yaşayan ilişkisine odaklanıyor. Hollywood Sineması’nın eşcinselliğe yaklaşımında önemli bir kırılma noktası yaşatan Brokeback Mountain’da Ang Lee, Amerikan sinemasının en değer verdiği ve kutsal saydığı Western türünü queerleştirmeyi başarmıştır.

Ennis Del Mar ve Jack Twist aynı anda kovboyluk işine başvurur ve ikisi de işe alınarak kampa gönderilir. Gün boyunca koyunları gütmeye başlayan ikili akşamları birbirleriyle vakit geçirmeye ve arkadaşlık etmeye başlar. Zamanla aralarındaki bu arkadaşlık aşka dönüşmeye başlayacak; fakat iki aşık eşcinselliğin oldukça homofobik karşılandığı bir dönemde ve muhafazakar bir toplumda aşklarından ödün verecektir. Kamp dönüşü birbirlerinde ayrı düşen iki kovboy da evlenir ve çocuk sahibi olur. Aradan geçen dört yıl sonunda Jack Ennis’e bir kart göndererek onu ziyaret etmek istediğini dile getirir. Ennis Jack’in teklifini sevinçle kabul eder ve bir iki haftalığına baş başa kampa giderler. Farklı karakterlerine rağmen birbirlerinden kopamayan ikilinin aşkları ne kadar ileriye gidecektir sorusunun cevabını almak için sadece 134 dakikaya ihtiyacınız var.

XXY – Lucia Puenzo (2007)

xxy - filmloverss

Karakter: Alex (Inés Efron)

Yönetmenliğini Arjantinli yönetmen Lucia Puenzo’nun yaptığı XXY filminde, 15 yaşındaki Alex isimli klinefelter sendromu (Hermafrodit – çift cinsiyetli – interseks) bulunan Arjantinli bir genç kız ve ailesinin, bu sendromun psikolojik etkilerinden ve çevrenin dış baskılarından korunmak için Uruguay’a taşınması ve genç kızın kendi hayatıyla ilgili önemli bir karar alma süreci konu ediliyor. XXY’nin, 2008 yılında gerçekleştirilen 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterildiğini ve Uluslararası Yarışma’da Altın Lale’yi kazandığını da hatırlatmak gerek.

İnterseks bir birey olan Alex’e ailesi tarafından biçilmiş olan rol kadın cinsiyeti üzerinden şekillenmiştir. 15 yaşına kadar bir kız çocuğu olarak yetiştirilmiştir. Fakat Alex testosteron hormonlarını bastıran ilaçları almayı reddederek hem kendi bastırılmışlığından sıyrılmaya hem de bu durumu ailesine kabul ettirmeye çalışacaktır. İnterseks bir bireyin cinsel kimliğini keşfetmesini anlatan XXY’nin en büyük başarısı da Alex’in yaşadığı tüm çatışmaları gösterip, toplumsal cinsiyet rolünün üzerimizdeki etkisini tek tek suratlarımıza çarpmayı başarabilmesinde.

Strella – Panos H. Koutras (2009)

strella - filmloverss

Karakter: Strella (Mina Orfanou)

Oldukça üretici bir Yunan yönetmen olan Panos H. Koutras’ın Strella filmi ile oldukça başarılı ve göze çarpan bir çıkış yaptığı şüphesizdir. Atina’nın tam kalbinde geçen bir hikayeyi konu alan Strella; Yunanistan’daki transgender ve LGBTİ topluluklarına karşı uygulanan sosyal düzenlemelere ve geleneksel bakışa yöneltilmiş güçlü bir eleştirel söylemi ortaya koyuyor. Strella, aile kavramı üzerine yeniden düşünmemizi sağlarken; baskı altında yaşayan toplulukların mutluluk arayışlarından vazgeçmemesi adına pozitif bir perspektif de sağlıyor.

Atina’da yaşayan Strella, şehrin tarihi transgender mekanlarından birinde sahne alan bir performans sanatçısıdır ve geçimini çoğu zaman seks işçiliği yaparak kazanmaktadır. Transgender bir kadının pozitif manifestosu olarak okuyabileceğimiz Strella’nın hikayesi oldukça çığır açıcı ve sosyal normları altüst edici olsa da; birçok trangender kadının kapalı ve muhafazakar bir toplum içinde yaşadığı günlük problemlerini ekrana yansıtabilmesiyle de dikkatleri çekiyor. 

Weekend – Andrew Haigh (2011)

weekend - andrew haigh - filmloverss

Karakterler: Russell (Tom Cullen) ve Glen (Chris New)

İngiliz yönetmen Andrew Haigh imzalı romantik dram türündeki Weekend eşcinsellik temalı hikayesini cinsel yönelimlere ve LGBTİ bireylere yönelik homofobiye de dikkat çekecek şekilde kurarak gönüllerimizde kendine has bir yer edindi. Aşkın cinsiyetsizliğinin ve kısacık süre zarfında bile ne denli yoğun yaşanabileceğinin en açık kanıtı olarak görebileceğimiz Weekend; tek gecelik bir ilişki sonrasında birbirlerinden oldukça etkilenen iki eşcinsel erkeğin kısacık ama nefes kesici hikayelerine odaklanıyor.

Russell 20’li yaşlarında yeterince mutlu görünen bir gaydir. Onu ilk olarak straight arkadaşlarının verdiği bir partide görürüz. Yorgun olduğunu düşünerek partiden erken ayrılır ama eve gidecekken fikrinin değiştirir, yolunun üzerindeki bir gay bara girer ve burada Glen ile tanışır. Glen yerel bir sanat galerisinde çalışmaktadır. Mekandan birlikte ayrılır ve eve giderler. Yaşadıkları her ne kadar tek gecelik bir ilişki gibi görünse de sabah her ikisi de birlikte bir gelecekleri olsa nasıl olurdu diye merak eder ve birbirlerine sorular sormaya başlarlar. Ama ilk yanıtlamaları gereken şey; tek eşlilik konusundaki düşüncelerinin ne olduğu ve hayattan neler bekledikleri ile ilgilidir.

Karakterleri arasında muhteşem bir kimya yaratan Andrew Haigh’in bu oldukça doğal ve minimalist tonlardaki hikayesi LGBTİ kültürünü, ilişkileri, aşkı son derece gerçekçi biçimde aktarıyor.

Laurence Anyways – Xavier Dolan (2012)

laurence anyways - filmloverss

Karakter: Laurence Alia (Melvil Poupaud)

Laurence Anyways; I Killed My Mother ve Heartbeats filmlerinden sonra kendine has bir izleyici kitlesi yaratan ve hem çok sevilen hem de çok kıskanılan Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan’ın cinsel kimlik ve transgender meselesini enine boyuna işlediği yürek burkan bir aşk hikayesi. Başrole aşkın cinsiyetsizliği meselesini koyan Dolan 168 dakikalık süre zarfında bizlere; yıllardır erkek bedeni içerisine hapsolmuş Laurence’ın içindeki kadın olma arzusunu, sevgilisi Fred’e bu durumu açıklamasını ve akabinde her ikisinin de toplumda var olabilmek için verdikleri savaşı oldukça queer bir perspektiften anlatıyor.

Laurence 30’lu yaşlarında, bir üniversitede hocalık yapan oldukça başarılı bir erkektir. Fakat yıllardır içinde sakladığı bir sırrı vardır: Laurence esasında erkek bedenine hapsolmuş bir kadındır. Laurence, yıllardır birlikte olduğu ve aşık olduğu kadına, Fred’e, bu durumu açıklamaya karar verir ve ondan cinsiyet değiştirme sürecinde kendisine destek olmasını ister. Fred’in bu açıklamadan sonraki tepkisini, 10 yıla yayılacak süre zarfında ilişkilerinin iniş ve çıkışlarını; ama her şeye rağmen gram eksilmeyen aşklarını izledikçe en ufak problemde vazgeçilen günümüz aşklarını da sorgulayacaksınız. Bu arada filmin Cannes Film Festivali’nde Queer Palm Ödülü’ne layık görüldüğünü de ekleyelim.

Blue Is the Warmest Color – Abdellatif Kechiche (2013)

blue-is-the-warmest-color-filmloverss

Karakterler: Adele (Adele Exarchopoulos) ve Emma (Lea Seydoux)

Prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılan ve hem Altın Palmiye hem de FIPRESCI ödülleriyle taçlandırılan Abdellatif Kechiche imzalı Blue Is the Warmest Color eşcinsel olduğunu keşfeden bir genç kızın aşkı keşfini ve varoluş mücadelesini ekranlara taşıyor. Ülkemizde de büyük bir ilgiyle karşılanan ve özellikle kimi sahneleriyle büyük tartışmalar yaratan Blue Is the Warmest Color’ın şimdiden bir Queer Sinema klasiği olduğunu ve özellikle LGBTİ bireyler için oldukça özel bir konuma sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Anlatım biçimiyle de bizleri Adele’in hayatına tanık eden ve bu tanıklığı son derece gerçekçi ve doğal bir şekilde aktarmayı başaran Kechiche film boyunca hiçbir şekilde tanrıcılığa girişmiyor; ki Blue Is the Warmest Color’ın en büyük başarısı da yönetmenin bu seçimlerinden kaynaklanıyor.

15 yaşındaki Adele homofobik çevresinden dolayı cinselliğin ve aşkın sadece kadın ve erkek arasında yaşanabileceğine inanmıştır ta ki bir gün karşıdan karşıya geçerken mavi saçları olan Emma’ya rastlayana kadar. Emma’nın yaşı ve hayat deneyimi Adele’e oranla çok daha fazladır ve ikili arasında su yüzüne çıkmaya başlayan kültürel ve sınıfsal farklılıklar da vardır. Tüm bu farklılıklara rağmen Adele, Emma’yla yaşadığı büyük aşk ile birlikte cinselliği ve kendini keşfetmeye başlar. Peki bu iki kadının aşkı aralarındaki tüm çatışmalara ve varoluş mücadelelerine karşı galip gelebilecek midir? Henüz izlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir.

Appropriate Behavior – Desiree Akhavan (2014)

appropriate behavior - filmloverss

Karakter: Shirin (Desiree Akhavan)

İran asıllı yönetmen Desiree Akhavan’ın kendi hayatından otobiyografik izler taşıyan Appropriate Behavior, biseksüel bir kadın olan Shirin’in hem kültürel hem de duygusal ilişkiler üzerinden yaşadığı ikilemleri anlatan bir Brooklyn komedisi. Biseksüel bir kadın karakter üzerinden varoluşsal bir sorgulama sürecine girişen Akhavan, Appropriate Behavior’ın hikayesini sağlamlaştırmak adına sık sık geriye dönüşlere başvurarak, Shirin’in hem özel hayatında yaşadığı hem de ailesiyle yaşadığı  kültürel çatışmaları ekranlara taşıyor.

Shirin kız arkadaşı Maxine’den henüz ayrılmıştır ve aşk acısı çekmektedir. Çünkü Maxine’i halen sevmektedir; fakat Shirin’in hayatında Maxine dışında çözmeye çalıştığı başka krizler de vardır: Erkek kardeşi tıp kariyerinde emin adımlarla ilerlerken; Shirin bir işten başka bir işe atlamakta, gazetecilik eğitimini yarım bırakmakta ve İranlı muhafazakar ailesine yaşadığı zorluklarla ilgili yalanlar söylemektedir. Bir yandan doğup büyüdüğü kültür ile etnik kültürü arasında yaşadığı ikilemler bir yandan hayatını idame ettirme adına attığı adımlar, Shirin’i büyük bir sınavın içine sokacaktır.


Gizem Çalışır

Gizem Çalışır

333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →